‘Almanya’da borçlanma freni ve sosyal kesintiler krizi derinleştirdi’

Almanya’da sağın yükselişinin derinleşen krizin sonucu olduğunu belirten Die Linke Bremen Eyalet Parlamenteri Muhlis Kocaağa, “Almanya’da sağ eğilim zaten vardı. Borçlanma freni ve sosyal kesintiler krizi derinleştirdi” dedi.

MUHLİS KOCAAĞA

Die Linke (Sol Parti) Bremen Eyalet Parlamenteri Muhlis Kocaağa, Almanya’da özellikle doğu eyaletlerinde yükselen aşırı sağ eğilimlerin nedenlerini ve Die Linke’nin bu süreçteki karşıt rolünü değerlendirdi.

Almanya’da eyalet bütçelerindeki daralmaların, “borçlanma freni” (Schuldenbremse) uygulamasının ve sosyal hizmetlerdeki kısıtlamaların toplumsal dengeleri sarstığına dikkat çeken Kocaağa, göçmen politikalarında yaşanan altyapı eksikliklerine de vurgu yaptı.

Almanya’nın küresel jeopolitik krizler, artan enerji maliyetleri, sanayideki dönüşümün yarattığı sorunlar ve derinleşen barınma kriziyle karşı karşıya olduğunu belirten Kocaağa, bu sorunlara karşı kamusal ve sosyal politikaların geliştirilmesinin aciliyet taşıdığını ifade etti.

Son dönemde Almanya’da, özellikle de Doğu ve Kuzeydoğu Almanya’da aşırı sağın ciddi bir yükselişi söz konusu. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Sizce devlet, bir anlamda bunun önünü mü açıyor?

Sanıyorum eyalet seçimlerinden ve sahil eyaletlerinden biri olan Mecklenburg-Vorpommern’deki siyasi tablodan söz ediyorsunuz. Bu durumun iki temel sebebi var. Ben diğer siyasetçilerden biraz daha farklı düşünüyor ve bu görüşlerimi siyasi ortamlarda da dile getiriyorum.

Genellikle bu yükselişin mevcut hükümetin sosyal politikalarından; emeklilik, sağlık ve sosyal yardımlardaki kısıtlama eğilimlerinden kaynaklandığı söyleniyor. Doğru, bunun bir etkisi var fakat belirleyici temel sebep bu değil. Bana göre belirleyici neden, Almanya’da genel ve köklü bir sağ eğilimin bulunmasıdır. Bu eğilim zaman zaman kendini gizler, zaman zaman da fırsat bulduğunda ortaya çıkar.

Nitekim bir protesto imkanı doğduğunda kendi yüzünü açığa çıkarıyor. Almanya’da bu sağ eğilim hep vardı, ancak uygun ortam oluşmadığı için belirginleşmiyordu. Bazıları yaşanan durumu yalnızca mevcut politikalara tepkiye veya protesto eden seçmene bağlıyor. Tepkili seçmeninin varlığı doğru olsa da Almanya’da yaygın olan sağ eğilimin etkisini göz ardı etmemeliyiz; bu durum mevcut gerçeği ortadan kaldırmıyor.

Sol içerisinde bir kesim, örneğin daha önce Die Linke çatısı altında yer alan ancak sonrasında BSV (Bündnis Sahra Wagenknecht) olarak örgütlenen yapı, AfD (Almanya için Alternatif) ile kurulan barikatı (Brandmauer) kırabileceklerini ve hükümet kurulabileceğini ifade etti. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsan karakterinin politika içinde nasıl şekilleneceğini kestirmek her zaman kolay olmuyor. Bu isimler daha önce Die Linke içindeyken de yürütülen tartışmalarda sürekli sorunlu bir pozisyondaydılar ve parti içi merkez tartışmalarını yaratan kesimlerdi.

Onların "duvarı kırabiliriz" veya AfD ile iş birliği yapılabileceği yönündeki yaklaşımını iki nedenden dolayı son derece tehlikeli buluyorum: Birincisi, siyaset uğruna her şeyi feda edebilme yaklaşımı. "Yeter ki ben yönetimde olayım, neyi kurban ettiğimin bir önemi yok" mantığıdır.

İkincisi ise o bölgelerde kendi adlarına fırsatçı bir pozisyon geliştirme çabasıdır. Her iki yaklaşım da sonuç itibarıyla topluma zarar verecek niteliktedir.

Öte yandan, özellikle Berlin seçimlerinde görüldüğü üzere solda da belirgin bir oy artışı söz konusu. 2020’li yılların başında Sol Parti oy kaybederken, sonrasında yükselen bir grafik çizdi. Bu ivmeyi nasıl yorumlamak gerekir?

Bunun birinci sebebi, parti merkezindeki iç tartışmaların ve çelişkili durumların sona ermesidir. Birlikte durma ve kenetlenme pozisyonu seçmende olumlu bir karşılık buldu.

İkinci sebep, Almanya’da yaşam koşullarının gittikçe zorlaşmasıdır. Yaşamı kolaylaştıracak politikaları en somut ve tutarlı şekilde ortaya koyan partilerden biri Die Linke’dir.

Üçüncü olarak da şunu unutmamak gerekir: Sağın yükselişi, doğası gereği antitezini de yükseltir. AfD’nin oy almasını engellemek amacıyla Sol Parti’ye yönelen bilinçli bir seçmen kitlesi bulunmaktadır.

Eyaletlerdeki ve kentlerdeki bütçe kısıtlamalarına odaklanacak olursak; özellikle Bremen ve Bremerhaven gibi kentlerde federal sistemden kaynaklı bütçe daralmaları, sosyal hizmetlerdeki kısıtlamalar ve altyapı yatırımları ne durumda?

Aslında doğrudan bir "bütçe kısıtlamasından" ziyade ihtiyaçların aşırı artması söz konusudur. Örneğin Bremerhaven bütçe planlaması 2023 yılında 700 milyon civarındayken, 2025-2026 dönemi için önce 900 milyona, en son planlamada ise 1,1 milyar avroya çıkarıldı. Rakamlarda bir artış var; ancak bu artış, artan giderleri karşılamaya yetmiyor. Enflasyon düşük görünse de maliyetler artmış durumda.

Buradaki temel engel, "borçlanma freni" (Schuldenbremse) uygulamasıdır. Biz Sol Parti olarak borçlanma freninin kaldırılmasını savunuyoruz. Çünkü mevcut ihtiyaçlar gelen gelirle karşılanamıyor ve bunun çözümü kredi imkanlarının açılmasıdır. Ancak yasayla bu imkan sınırlandırıldığı için ciddi bir darboğaz yaşanıyor.

Ayrıca CDU’nun Anayasa Mahkemes’ine başvurarak “Korona Fonu” gibi kullanılmayan kaynakların eyaletlere aktarılmasını engellemesi de yerel bütçeleri olumsuz etkiledi.

Gelen para yetmeyince eyaletler ve belediyeler zorunlu kısıtlamalara gidiyor. Berlin hükümeti para gönderirken tasarruf şartı koştuğunda, yönetimin Sol Parti'de olmadığı yerlerde ilk olarak okul veya sağlık yatırımlarını durduramadıkları için göçmen dil kursları, entegrasyon projeleri ve sosyal hizmetler gibi alanlarda kesintiye gidiyorlar. Bizim Bremen’de hükümet ortağı olmamız bu sosyal kesintilerin önüne geçti; ancak diğer yerlerde kısıtlamalar doğrudan bu alanları hedef alıyor.

Son dönemde hem aşırı sağın hem de merkez partilerin göçmen karşıtı söylemlerinde belirgin bir artış var. Göçmen toplumunu yakından gözlemleyen biri olarak, bu durum insanlar üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?

Merkez siyaset büyük bir yanlış yaptı. "Başarabiliriz" diyerek göçmen kabul adımları attılar ancak bunun altyapısını ve potansiyelini oluşturamadılar. Planlama yapılmayınca bu durum zamanla bir yüke dönüştü. Şimdi merkez partiler kısıtlamalarla, sağ partiler ise "hepsini geri gönderelim" söylemiyle hareket ediyor.

Almanya’da göçmen karşıtlığı hep vardı. Örneğin Bremen Parlamentosu’nda güvenlik ve suç tartışmalarının yapıldığı her oturumda konu bir şekilde dönüp dolaşıp yabancılara getiriliyor. Bir konu ne kadar çok gündeme taşınırsa, o kadar meşruiyet kazanıyor.

Öte yandan, İngiltere gibi bazı ülkelerde nüfus oranına göre kamu kurumlarında göçmen istihdamı kotası uygulanırken Almanya bu konuda oldukça geride. Göçmenlerin de toplumda yer edinme, kararlara katılma ve sandığa gidip oy kullanma konusunda çekimser kalmalar,ı kendi pozisyonlarını olumsuz etkiliyor.

Önümüzde federal seçimler var. Orta ve uzun vadede Almanya siyasetini bekleyen temel riskler nelerdir?

Almanya siyaseti, dünyadaki jeopolitik gelişmelerden doğrudan etkileniyor. Ukrayna savaşı nedeniyle ucuz enerji imkanını kaybettik ve sürekli maddi destek sağlamak durumundayız. Yakın Doğu ve Ortadoğu’daki savaşlar da buradaki yaşam maliyetlerine doğrudan yansıyor. Şu an kalıcı planlamalar yapmak yerine geçici çözümler üretilmeye çalışılıyor.

Sanayi tarafında da ciddi krizler var. Almanya geleneksel otomotivde liderken, elektrikli araç dönüşümünde Çin ve ABD’nin gerisinde kaldı. Bu durum, limanlardaki sevkiyatlardan Volkswagen ve Mercedes gibi devlerin üretimine kadar yansıyor.

Toplumsal açıdan ise iki büyük uçurum var: Birincisi, artan milyarder sayısı ile derinleşen yoksulluk. Sol Parti olarak zenginlerin daha yüksek oranla vergilendirilmesi gerektiğini savunuyoruz. İkincisi ise barınma ve kira krizidir. Büyük şehirlerde öğrenciler veya aileler, gelirlerinin büyük kısmını kiraya vermek zorunda kalıyor.

Eğer jeopolitik krizler çözülmez ve kiralardan vergilendirmeye kadar kalıcı adımlar atılmazsa durum daha da zorlaşabilir. Ancak krizler aynı zamanda Sol Parti’nin sunduğu kamusal ve sosyal çözümlere olan ihtiyacı ve seçmen yönelimini de artırıyor.