Kadim kültürümüzün evrensel akışkanlığı

Yaşamın bilgisi olan Jineolojinin teorik bir kavramsallıktan öte, nereli olursa olsun her kadında kök, kimlik arayışını diriltmesi ve bu arayışın kolektif araştırmalara dönüşü, metodun ve amacın birbirini içermesinin esaslı başarımız olduğunu fark ettik.

Kaç gündür yüzü aşkın kadın arkadaşla Jineoloji konferansındaydık. Değişik coğrafyalardan, farklı kültürlerden gelen kadınların Jineoloji zemininde buluşmaları heyecan verici olduğu kadar yaşamın her alanına dair oluşan Jineolojik deneyimlerin paylaşılması açısından da bilinçlendirici, yol gösterici, ufuk açıcıydı.

Farklı coğrafyaların kadınlarını buluşturan bu jinerjik enerji nedir diye kendime sordum. Çoğunun Kürtçe bilmesi, akışkan konuşması da oldukça sevindirici… Konuşmadan öte Kürtçeyi özgür yaşamın dili, ilişkiselliği, bilinci ve duygusu olarak görmeleri de kadim kültürümüzün evrensel akışkanlığı olsa gerek…  Arkaik özün, kökün süzülerek,  farklı bedenler de akışı,  varoluşun iyilik ve güzellik yüzü…

Malum; giderek anlamın, hissin eridiği, aslında erimenin ötesinde değersizleştirildiği bir çağda yaşıyoruz. Yaşamın kalbi, yaşamın yeşilliği, yaşamın suyu, yaşamın nefesi yerine sürekli kaydırma, kaydırarak zaman öldürme obezliği, insanı, toplumu gün be gün robotlaştırmakta;  okumayı, odaklanmayı anlam, değer ve duygu üretmeyi öldürmektedir. Egemen erkekliğin sanal aklı yazmamayı, düşünmemeyi pompalatmakta, sözde tercihlerimizin esaretinin girdabında yok oluşumuzu kendi elimizle yaptırmaktadır. Kaydırma otomasyonundan kurtulma,  odaklanma, okuma, yazma sabrını gösterme ve elbette en önemlisi de mekanik ilişkiselliğin dışına çıkma,  bu tür buluşmaların en güzel yanları… Kavramların, bilginin kökünü kazıma, hakikatine ulaşma metotlarına erişme, eriştikçe farkına varma ve erkek egemenliğinin zihnimiz, tarihçemiz, külliyatımıza sapladığı hançeri çıkarma cesaretini,  her birimizin kendi varlığıyla kolektifleşerek açığa çıkarması kadınca bilmeler, kadınca okumalar ve kadınca yaşamanın en öznel farkı….

İYİ GELDİ BİZLERE...

Çağsal karakterin, yaşamı, varoluşu salt biyolojizme indirgemesi, dirimin yerini metanın alması ve bu döngünün bir fetişe dönmesi an be an yaşamı, doğayı, kadını, toplumu kırmakta, posaya dönüştürmektedir. Posanın kitleselliği ya da kabukların toplamı kapitalizmi ayakta tutmakta, çarkını döndürmekte… Bu ortamda her birimizde, hepimizde hükmünü sürdüren, sürdürmekten öte kılcal damarlarımıza kadar sirayet eden, aklımızı, duygumuzu başkalaştıran sanal dünyanın araçlarından kopup, örselediğimiz ruhumuz ve sezgilerimizin aklına, sesine kulak vermenin kendisi bile ne kadar iyi geldi bizlere… Birbirimizle ilişkilenerek öğrenme, birbirimizin zenginlikleriyle bilişsel ve duygulanımsal fakirliklerimizi giderme, kültürel farklılıklarımızın paylaşımıyla ruhumuzu doyurma, özgürlük ayakta kalsın, ölmesin diye yitirdiklerimizin acısını ve birbirimize verdiğimiz sözlerin kadriyle ne için ve nasıl yaşamamız gerektiğini anlamlandırmanın kendisi, bilginin ruhu ve aklı değil midir?

ANTİ TOPLUMCULUĞA KARŞI KOLEKTİFLERİMİZİ ÇOĞALTMA

Kapitalist sistemin insanın tüm varlıksal gerçekliğini emen sömürü çarkının dışına çıkarak, alternatifler üretmenin iradesine deneyimlerimizi paylaşarak, anti- toplumculuğa karşı, kolektiflerimizi çoklaştırmanın yollarını arama kadar yaşama, örme ve oluşturma sosyalizasyonumuzun, politizasyonu… İyilik, güzellik, özgürlük arayışı, yaşayışı, birbirine içkin olmadıkça, yürüyerek öğrenme, öğrenerek yürüme gelişmedikçe uçuşan güzel sözler buharlaşacak, mistikçiliğin izolasyon sınırlarında kalıyor olacağız… O yüzden tartışmalarımızın özü, hedefi özgür yaşamın bilgisi olan Jineolojinin nasıl toplumsallaşacağı, sadeleşeceği, kadınların yaşamına girdikçe cinsiyetçiliğin ölümcül ilişki döngüsünü nasıl aştıracağı, aşarak kadın ve toplum kırımının nasıl önleneceğiydi. Bilginin, bilmenin gri alan olmaktan çıkarılması, mühendislik üretmemesi, demogojiden çıkarılmasının ölçüsü, toplumsal iyilik, toplumsal yarar, toplumsal savunu değil midir? Bilgi iktidar, güç, hegemonya üretme ilişkisinden çıkarılmazsa toplumu, yaşamı öldürmeye devam edecektir.  Bilginin, bilimin hızı toplumsal yarardan, etikten koparıldığı ve bir avuç tekno-faşistin elinden fütursuzca kullanıldığından gezegenimiz bu hale gelmemiş midir? Parçalanan akıl- duygu, parçalanan birey- toplum, birbirinden koparılan bilim- felsefe ve etiğin yerine bütünselliğin, holistik düşünüşün bilmesini geliştirme, geliştirmenin yanında bu özün ilişkiselliğini, sistemini oluşturmayı tartışmalarımızın esasına oturtarak, ortak çözümler geliştirmeye çalıştık.

Total yıkmadan, total yapmadan, total düşünmeden de biraz huylanmak gerektiğini birbirimize anlattık. Aslında içinde bulunduğumuz ilişki ağlarını zihinsel ve yaşamsal olarak dönüştürme, insan ve sosyalist olmayı yaşanılır kıldıkça, mikro da olsa alternatifler oluşturmanın kelebek uçuşu domino etkiler yaratacaktır. Nitelik, öz ve onun kolektif üretiminin, yaşayışa dönüşerek kültürleşmesi, kendimize ve birbirimize ait odaları çoğaltacaktır.

SAĞALTMA-DURMA-DİNGİNLEŞME

Bu analizlerin içinde birbirimizin gözlerindeki ışığı görme, birbirimizle oturma, paylaşma kadın olarak yaşadığımız sorunlara çözümler bulma akıldaşlığı, duygudaşlığı, bunların toplamı ‘’heval’’ti’yi geliştirme ve bunların güzelliğine kapılarak, en güzeli telefona bakmama, acaba hangi mesajlar gelmiş telaşını yaşamama, tekno- habitustan uzaklaşma, dinginleşme, yetişme, ulaşma otomasyonun haresinden çıkma hepimizi sağalttı, durdurdu… İz bırakmayan koşuşturmalarımız, birbirini görmeyen çarpışmalarımız ve bürokratik formları donukluğundan sıyrılma çabası herkeste vardı. Toplumsal özgürlük, kadın özgürlüğü ve toprak özgürlüğü için mücadele edenlerin, yaşamlarını adayanların dogmaların esaretinden, monotonluğundan, ezberlerin ruhsuzluğu ve anlamsızlığından sıyrılması ve özün akışına, ilişkiselliğine dönüşü, yapısal krizlerden çıkışın adımlarından olacaktır.

Bu bağlamda her birimiz biraz durup, kendimize sorular sorduk, dünyamızın haleti ruhiyesi ve aklının nereye gittiğinin korkunçluğu ve acımasızlığı karşısında, iyiliğin, ortak aklın içine sokulduğumuz distopyadan bizleri nasıl çıkaracağını, nasıl baş edeceğimizi birbirimize anlattık, mücadele azmimiz ve irademizi biledik.

KÖK, KİMLİK VE ANNELERİMİZ

Neden analarımızın hikâyelerini bilmediğimizi, bu örtük bilmeme halinin nereden başladığını, ataerkil zihniyet ve kültür kodlarıyla örülü yabancılaşmanın farkına vardıkça birbirimize nasıl yakınlaştığımızı derinden hissettik.  Sözde bilimin, rasyonalitenin merkezi sayılan coğrafyalar da bile kadınların tarihçeleri ile ilgili bilinmezlikleri ve bu öz bilinçten yoksun kalışlarını bu kadınlardan dinledikçe, aslında Kürt kadınlarının mücadelesi ve bilinciyle dokundukları her yerde kadınlarda nasıl bir kök, kimlik arayışı oluşturduğunu gördük… Yaşamın bilgisi olan Jineolojinin teorik bir kavramsallıktan öte aslında nereli olursa olsun her kadında kök, kimlik arayışını diriltmesi ve bu arayışın kolektif araştırmalara dönüşü, metodun ve amacın birbirini içermesinin esaslı başarımız olduğunu fark ettik.

NAGİHAN'IN DUT AĞACI

Tartışmalarımızı yürüttüğümüz salonda Nagihan’ın dut ağacı, kitapları, şiirleri, enternasyonal ‘heval’lerimizin ağaçlara işleyerek çizdikleri resimler,  kadın şehit öncülerimizin resimlerinden işlenen dokular, kadın kolektiflerinin yerellerde yürüttükleri çalışmaların yazılı materyalleri her birimizi duygulandırdığı gibi yeniden okumaya, araştırmaya tüketen bilginin malzemesine inat, kadını, ekolojiyi özgürleştiren bilgi ırmağına teşvik etti. Beni de tekrar odaklanıp yazmaya itti. Biz özgürlükçü medya işleriyle uğraşanların ezberlerini bozmaları, bildik kalıplarını kırmaları konusunda da jineolojik bakış açısının elzemi ortada sanırım… Teşî’mizi döndüreceğiz. Döndüreceğiz bilginin, emeğin taşıyıcıları ve özgür yaşamın inşacıları olarak….