GÖRÜNTÜLÜ

Kalkan: Bundan sonra Önder Apo'nun fiziki özgürlüğünün hukuki ve siyasi zemini oluşturulmalı

Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademi Üyesi Duran Kalkan, 2 yıl içinde birçok adım attıklarını ve bundan sonra Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün, hukuki ve siyasi zeminin oluşturulmasının gerektiğini söyledi.

DURAN KALKAN

Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademi Üyesi Duran Kalkan, Medya Haber TV’ye değerlendirmelerde bulundu.

Kalkan, süreçte birçok adım attıklarını ancak devletin buna uygun davranmadığını belirterek, “Söz var, eylem yok, pratik yok. Önder Apo’nun statüsüne ilişkin herhangi bir karar bile alınabilmiş değil” dedi. Kalkan, “Umarız yanlış hesaplar yapmıyorlardır. Bizi böyle başka şey yapamaz, bu işi kendi güçleriyle yürütemez sanmasınlar. Kendileriyle birlikte iş yapmaya çok muhtaçmışız gibi de görmeseler iyidir. Bu tür görüntüler var gibi geliyor bize. İsteklerinden, tutumlarından ne yapmak istediklerini, ne tür plan yaptıklarını, nelerin peşinde olduklarını az çok anlıyoruz. Tehlikeli yaklaşımlar da var. Öyle hiçbir şey göremez değiliz” diye konuştu.

Kalkan, “Bundan öteye bizim bir şeyler yapabilmemiz için belirttiğim koşulların yerine gelmesi şart. Onun ötesinde kendi çalışmalarımızı ve mücadelemizi yürütmenin dışında bir şey yapamayız. Onun da yolu, yöntemi; bir, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü, iki, işte hukuki ve siyasi zeminin oluşturulması” diye kaydetti.

Zindanlardaki uygulamalara karşı daha güçlü tepki gösterilmesi gerektiğini söyleyen Kalkan, “Bir cenaze çıkarsa savaş şehidi sayacağız. Ateşkes yapılmamış, savaş durdurulmamış, savaş zindanda sürdürülmüş ve bu sonuca yol açmış, diyeceğiz. Herkes bunu bilmeli” dedi.

Bêrîtan gerçeği var. Kürdistan’da en çok kullanılan isimlerden biri şu anda. Şehadetinin 34. yıl dönümü. En son sözü “Bijî Serok Apo”ydu. İsterseniz bu büyük savaşçıyla programa başlayalım.

Evet, şehadetinin 34. yıl dönümünde Bêrîtan yoldaşı ve şahsında tüm özgürlük mücadelesi şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Amaçlarını başarma ve anılarını yaşatma sözümüzü yineliyorum.

34 yıl uzun bir zaman. 34 yıl öncesi, Kürdistan’ın durumuyla şimdiki durumda ciddi farklılıklar da var. Fakat hem 34 yıl öncesini doğru anlamak hem de güncelde Bêrîtan gerçeği bize ne öğretiyor, bizden ne istiyor, onları iyi bilmek gerekli.

Öncesi vardı, ‘83’te Mehmet Karasungur yoldaşın çabaları. Bu, Kürtler arası çatışmayı durdurmak için fakat engelleyemedi. Bêrîtan yoldaş da yaklaşık 10 yıl sonra benzer büyük bir çatışmanın sembol militanı, savaşçısı oldu, ‘92 Güney Savaşı Bêrîtan gerçeğiyle anıldı.

Önder Apo ‘Bêrîtan çizgisi’ olarak tanımladı; işbirlikçilik, ihanet karşısındaki direnişi, yine işbirlikçi, sömürgeci, ittifak karşısındaki direnişi, gericiliğe, feodalizme, erkek egemenliğine karşı teslim olmamayı. Bu çok önemliydi, anlamlıydı. Kuşkusuz 34 yıl önce de böyle olmak zorunda değildi.

Kürtler arası hep çatışma olacak diye bir şey yoktu. Onu doğuran etkenler vardı, hâlâ önemli bir kısmı var. İç etkenler var, dış etkenler var. Özellikle de dış etkenler bu tür çatışmalarda daha fazla yönlendirici de oluyorlar. Ama iç etkenler de hiç az değil. Bu çerçevede günümüzde çatışmaları, iç çatışmaları durdurmanın da ötesinde, Kürtler arası demokratik birlik oluşturma yönünde önemli bir bilinç, duyarlılık, arayış ve çaba söz konusu. Aslında Bêrîtan çizgisinin güncelde hayat bulması açısından da en önemli nokta bu Kürt demokratik birliğinin yaratılmasıdır. Artık herkes şunda hemfikir oluyor: Bu Kürt sorununa bir çözüm bulmak lazım. Çünkü sadece Kürdistan’la sınırlı kalmıyor bu sorunun yol açtığı çelişkili, çatışmalı durum. Bölgeyi hatta dünyayı etkiliyor. Kuşkusuz bundan memnun olanlar da var. Çünkü bu kendiliğinden ortaya çıkmış bir sorun değil, çelişki değil. Bazı güçler, hegemonik çıkar güçleri bunu yarattılar.

Kürdistan’ı parçalayıp Kürtleri inkâr ederek Orta Doğu’yu Kürt çatışmasıyla sömürme temelinde bu sorunu yarattılar. Hâlâ bunda ısrar eden güçler de var. Fakat aşılması yönünde de önemli bir arayış söz konusu.

Daha da önemlisi Kürtler arası, Kürtlerin içinde bu artık sorunun çözülmesine dönük çaba çok. Bunun için de Kürtlerin demokratik birliği en önemli güç olarak görülüyor. Sorunun çözümünün öncelikle Kürtler arasındaki çelişkili, çatışmalı sorunların çözümünden geçtiği, Kürt birliğinden geçtiği değerlendiriliyor. Bunun ilacı da demokrasi tabii. Demokratik zihniyet ve demokratik siyaset geliştiği oranda birlik oluşur. Demokrasisiz birlik olmaz.

Karasungur yoldaşın da, Bêrîtan yoldaşın da uğruna canlarını verme düzeyinde yürüttükleri mücadelenin temel hedefi de Kürdistan’ın demokratik birliğe kavuşmasıydı. Bu yönlü birlik arayışları çok. Başûr’da oldu her ikisi de. Kürtler arası çatışmada Başûr’un bir tarihi var. O hâlde demokratik birliğin oluşmasında da Başûr’un önemli bir yeri, konumu var. O hâlde Başûr’daki durumun, siyasetin demokratikleşmesi, yönetimin demokratikleşmesi, Başûr’un demokratikleşerek hem Kürdistan’daki demokratik gelişmeye hem Irak demokrasisine güç veren, öncülük eden konuma gelmesi çok önemli.

Bunu Önder Apo istiyor. Hareketimiz istiyor. Bu yönlü yoğun bir çaba da var, Kürt demokratik birliğinin yaratılması yönünde. Biz istiyoruz artık şu işte iki yıllık bir Barış ve Demokratik Toplum Süreci de var. Bunun gereği olarak da Başûr’da da artık bu PKK yasağı denen şey bitmeli. PKK çizgisi örgütlenebilmeli, PKK taraftarları örgüt kurabilmeliler, siyaset yapabilmeliler, yönetim olabilmeliler. Her yerde Kürt sorununun çözümünde demokratik entegrasyonu temel strateji olarak geliştirdi Önder Apo. Bu demokratik entegrasyon her yerden önce Başûrê Kurdistan’da da uygulanabilmeli.

Hem siyaset demokratikleşmeli, demokratik yönetim, birlik gelişmeli. Buna evet PKK taraftarları da etkin, aktif katılabilmeli. Bunun önü açılmalı.

Bizim çabamız, olması gerektiğini düşündüğümüz kesinlikle bu. Böyle olursa bu durum işte Başûr’daki toplumsal gelişmeye hizmet eder, Başûr’u daha çok güçlendirir. Bütün akımlar, hareketler yer alır, sahip çıkarlar Başûr’daki sisteme. Böyle bir durum Bakur’da yürütülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne de büyük hizmet eder. Onun da Başûr’dan desteklenmesinin, beslenmesinin en önemli yolu, yöntemi evet işte demokratik entegrasyonun aslında Başûr’da da etkili bir biçimde uygulanmasıdır.

‘DEVLETTE SÖZ VAR, PRATİK YOK’

Ekim ayının son haftasına giriliyor. 2 yıl önce bugünlerde 22 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin çağrısı olmuştu ki Önder Apo bir gün sonra 23 Ekim 2024’te Ömer Öcalan’la yaptığı görüşmede bu çağrıya cevap vermişti. Siz bu 2 yıllık süreci nasıl değerlendirirsiniz?

Öncelikle Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin mimarı Önder Apo’yu saygıyla selamlıyorum. Gerçekten de büyük bir irade geliştirdi. Bilinç oluşturdu, çözüm yol ve yöntemleri ortaya koydu. Hiç kimsenin beklemediği, olur demediği bir ortamda herkese yeniden umut aşılayan, heyecan veren bir siyasi sürecin gelişmesini sağladı. Bu bakımdan aslında ne kadar teşekkür edilse azdır. Bazıları çeşitli biçimlerde kendine göre değerlendiriyorlar. Eleştiri yapanlar da var, dahası suçlayanlar da var. Kendini bilmezliğin sınırı yok bu yönde. Oysaki herkes minnettar Önder Apo’ya bu 2 yıldır ortaya koyduğu irade, geliştirdiği çözüm yol ve yöntemleri bakımından. Şimdi, evet, ilk şeyler 22 ve 23 Ekim 2024 tarihinde oldu. Devlet Bahçeli’nin çağrısına 23 Ekim’de Önder Apo da karşılık verdi. 2. yıl dönümü yaşanıyor bu durumun. 2 yıllık bir süreç yaşandı bu temelde. Genel bir değerlendirme yapılması gerekli. Umuyoruz herkes yapar. Bu tür durumlarda hareketimiz, yönetimimiz sürekli değerlendirmeler yapıyor. Kamuoyunu zaten bilgilendiriyor yeterince yaşanan gelişmeler çerçevesinde.

Ne diyebiliriz çok kısa bir özet olarak, geçen 2 yılda ne oldu? Birçok çevre eleştiriler karşısında da kendini savunma açısından şunu söylüyor, işte savaş durdu, silah kullanılmıyor, kan akmıyor, ölümler yok, tartışmalar oluyor. Gerçekten de şunları söylemek lazım. Savaş durdu, basit bir şey değildi. Yaşamayanlar, savaş sürecinde rantçı olarak kalanlar bunun değerini bilemezler. Ama savaşan tarafların, Türkiye toplumunun, Kürtlerin bunun anlamını, değerini çok iyi bildiği kanaatindeyim ben. Diğer yandan Türkiye konuşuyor, tartışıyor. Dünya, çeşitli çevreler Türkiye’deki durumu, Kürt sorununun çözümünü, Türkiye’nin demokratikleşmesini tartışıyorlar. Her alanda toplantılar, konferanslar, kongreler oluyor. Bir arayış var, bir canlanma ortaya çıktı. Savaşın yarattığı kilitlenme, tıkanma aşıldı. Çok yönlü hem mücadele var, hem de büyük bir tartışma var, arayış var. Bunu önemsemek lazım.

Daha ileri gelişmeler olmalı mıydı? Kuşkusuz. Olabilirdi. Olmazdı, kimse diyemez. Olana ancak bu olurdu diyemeyiz. Öyle dersek yanlış yapmış oluruz. Fakat olanı da küçümsemek, azımsamak doğru bir tutum değil. Önemsemek gerekiyor. Varsa yanlışı düzeltmek lazım. Varsa yetersizliği gidermek lazım. Doğru yaklaşım, doğru tutum budur. Katkı sunmak gerekli. Hiçbir şey yapmayıp, hiç katılmayıp da ondan sonra dışarıdan çekiştirmek doğru değildir. Derler ya hariçten gazel okumak doğru bir şey değil. Ona benziyor. Bu tür tutumlar, yaklaşımlar olmamalı. Şimdi bu iki yıl içerisinde bizim aklımızın ucundan geçmediği şeyler yaptık biz hareket olarak. Nasıl? Geçmişte de ateşkesler yapmıştık, çözüm süreçleri gelişmişti. Belli bir birikimimiz vardı aslında. Ama bu düzeyde adımlar atma, kararlar alma zaten Önder Apo olmazsa kimsenin yapamayacağı bir işti. Ancak bu adımları Önderlik düzeyi atabilirdi. Nitekim Önder Apo attı. Ne oldu? İlk olarak 27 Şubat 2025 Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı yayımlandı. Bunu herkes bir manifesto olarak tanımladı. Barış ve Demokratik Çözüm Manifestosu dendi. Zaten bunu manifestoya da dönüştürdü Önder Apo. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’na dönüştürdü. Geniş bir kitap haline de getirdi. Bu her şeyin önünü açtı. Bütün bu gelişmelerin önünü açtı. Hareket olarak, halk olarak bu çağrıyı anlama, dolayısıyla Önder Apo’nun yapmak istediğini anlama ve üzerimize düşeni yapma yönünde de geçen süreçte önemli bir çaba içerisinde olduk. 1 Mart 2025’te ateşkes ilan ettik. Durdurduk savaşı. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin tartışmalarla, siyasi mücadeleyle gelişmesi için ön açıcı olduk. Ardından 12. Kongresini topladık PKK’nin. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın içeriği temelinde Silahlı Mücadele Stratejisinin sonlandırılması, bu temelde PKK’nin örgütsel varlığının feshedilmesi gibi tarihî önemde, benzeri az bulunur düzeyde kararlar aldık. Tabii bunların uygulanmasını Önder Apo’nun yönetimine, özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşmasına bağladık.

Çünkü böyle adımların atılmasını Önder Apo düşünce olarak geliştirdi. Bu kararı Önder Apo verdi, istedi. Uygulamaya da ancak Önder Apo koyabilirdi.

Ancak Önder Apo’nun öncülüğü, çabası, hareketi, kadroları, savaşçıları, toplumu bu kararları pratikte uygulamaya ikna edebilirdi. Dolayısıyla 12. Kongre kararları tarihîydi. Bunu herkes de takdir etti. Sonrasında bu kararları uygulamada kararlı olduğumuzu ortaya koymak üzere 11 Temmuz’da 30 yoldaş silah yakma eylemi gerçekleştirdi. Bu bir tutumdu. Sürecin gelişmesi, 12. Kongre kararlarımızın uygulanması için. Çok önemli bir tutumdu. Daha sonra çatışma riski olan alanlardan o riski azaltıcı tedbirler aldık. Bakur’da çatışma riski olan güçleri geri çektik. Bunların hepsi 2025 yılında gerçekleşti. 2026 yılında da bu pratik adımları sürdürdük ve işte en son Hareket Yönetimimiz de açıklama yaptı. Çeşitli yoldaşlar da basına dönük açıklamalar, değerlendirmeler yaptılar, bilgilendirmede bulundular. Türkiye sınırları içerisindeki silahlı güçlerimizin hepsini çektik. Yine sınır dışında çeşitli biçimlerde çatışma riski olabilecek yerlerdeki güçlerimizi de çektik. Ne sınır boyunda ne Türkiye sınırları içerisinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir silahlı gerilla gücü kalmadı. Bu bakımdan herhangi bir tehdit artık Türkiye için yoktur. Bu düzeye gelinmiştir. Bu adımlar atılmıştır. Sorun bu çerçevede bir çözüme kavuşmuştur. Artık işte birçok arkadaş da dikkat çekti. Bundan öteye adımlar atabilmemiz, kararlarımızı uygulayabilmemiz için bunun uygun koşullarının yaratılması gerekiyor. Nedir bu koşullar? Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü her şeyden önce. Bu sürecin mimarı, yaratıcısı, başarıya götürecek tek gücü. Dolayısıyla fiziki özgürlüğü yönünde adımlar atılmalı. İmralı sistemi artık lağvolmalı, ortadan kalkmalı. Diğer yandan demokratik siyasetin önü açılmalı. Özgürlükleri geliştirecek, demokratik ortamı geliştirecek, hukuki temel oluşturulmalı.

Buna uygun yasalar çıkmalı. Hukuki ve siyasi zemin, PKK’nin aldığı kararları uygulayabilmesi için gerekli hukuki ve siyasi zemin yaratılmalı. Şimdi bu beklentimiz bu adımların atılmasıdır. Fakat atılır mı? Karşı tarafta bütün bu süreçlerde neler oldu? Ona baktığımızda bizim gibi Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni geliştirmede istekli, gayretli bir duruş, tutum göremiyoruz. Devlet Bahçeli’nin olumlu açıklamaları oldu. Bu bir devlet politikasıdır dendi. AKP hükümetinin, Cumhurbaşkanı’nın da buna katıldığı, onay verdiği belirtildi, demokratik siyaset alanında çeşitli görüşmeler yapıldı. En ciddi adım bir Meclis Komisyonunun oluşturulmasıydı. Komisyon çalıştı, tartıştı. Küçük bir grup İmralı’ya gidip Önder Apo’yla da görüştü. Sonuçta bir rapor hazırladı, yayımladı. Fakat rapor işte öngördüğü maddeler hayata geçirilmedi. Hayata geçirilmeyi bekliyor, öyle kalıyor. Bu raporun öngördüklerinin hayata geçirilmesi için gerekli yasal adımları atıyoruz dendi. 10 Ağustos gecesi Çerçeve Yasa denen bir yasa rekor oy ile Meclisten de geçti. Önder Apo dedi, nötr yasa. Aslında belli tartışmalar olsa da AKP-MHP iktidarının hazırlayıp Meclisten geçirdiği yasaydı. Biz savaşı durdurur, demokratik siyasetin önünü açar, siyasi adımların atılmasına vesile olur anlamında önemsedik. Olumladık. Bu çerçevede Önder Apo işte bin kilometrelik yol bir adımla başlar dedi, bir başlangıç adımı olabilir dedik ve bunun olabilmesi için de demin belirttiklerimin yapılması gerekiyordu. Neydi? Bir, Önder Apo’nun fiziki özgürleşmesi. Sürece öncülük edecek düzeyde özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşturulması. İki, siyasi ve hukuki zeminin demokratikleştirilmesi. Bu temelde Türkiye’de demokratik değişimin, dönüşümün gelişmesi, cumhuriyetin demokratikleşmesi yönünde adımların atılmasıydı.

E şimdi henüz böyle bir adım yok, göremedik. Şu söyleniyor, işte silahlar hep bırakılmamış, dolayısıyla adımlar atılmaz. Onların istediği gibi, öngördüğü gibi bir silah bırakma diye bir şey olmaz. Aslında Türkiye’yi tehdit edecek herhangi bir silahlı şey yok. Kalmamıştır.

O boş bir laf oluyor bundan sonrası için. Sadece baskı uygulama anlamına geliyor ya da süreci böyle işte zamana yayma, pratikleştirmemeyi ifade ediyor. Ne oldu? Biz bu adımları atıp açıklamalar yapınca tabii biraz baskı altında oldular. Devlet Bahçeli yeniden açıklamalar yaptı. Sürece sahip çıktığını, ilk sözlerine sadık olduğunu, geri dönüşün olmayacağını, kararlı olduklarını belirtti. Güzel, iyi.

Ama söz var, eylem yok, pratik yok. İlk açıklamasında da gelsin Mecliste DEM Parti grubunda konuşsun demişti Önder Apo için. Bırak Meclise gelmeyi Önder Apo’nun statüsüne ilişkin herhangi bir karar bile alınabilmiş değil. Ne bir siyasi karar var ne bir hukuki karar var. Umut hakkından ardına kadar yararlansın demişti. Umut hakkını ağzına bile almıyor Türk Devleti. Herhangi bir yaklaşımı da yok. Dolayısıyla kararlı olunması iyi. Besbelli ki süreci bitirmek istemiyorlar. Çünkü ihtiyaçları var. Çıkarlarına geliyor ama sürecin gerektirdiği adımları da atmıyorlar. Aşırı derecede siyasallaştırma var. Şu anlamda; iktidara bağlama, seçim siyasetine bağlama var. Buna dayanarak bir iç siyaset yürütüyor. Türkiye’ye yeni bir dizayn vermeye çalışıyor. Bu AKP egemenliğini pekiştirme yönünde. Bunu herkes görüyor.

‘BİZ KARARLIYIZ, SÜREÇ MÜCADELE SÜRECİ’

Biz kararlıyız süreci geliştirmede. Bunu başkaları istiyor diye değil, anlaşmayla ilan etmedik zaten. Kürtlerin buna ihtiyacı var. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. İnsanlığın buna ihtiyacı var. Bunu gördük, bildik, anladığımız için yaptık. Başarısı için, gerçekleşmesi için de çalıştık, çalışacağız. İlgili bütün çevreleri, toplumsal kesimleri sürekli bu sürecin gelişip başarıya gitmesi için daha duyarlı yaklaşmaya, sürece daha fazla sahip çıkmaya, bu doğrultuda daha çok mücadele etmeye çağırdık. Süreç mücadele süreci çünkü. Bu çağrılarımızı yineliyoruz.

Ama tabii böyle bir mücadele etkili gelişseydi iktidar üzerinde, devlet üzerinde daha fazla baskı oluşturabilirdi. Besbelli ki onda zayıflıklar var. Şimdilik çok fazla bir şey söylemek istemiyoruz.

‘YANLIŞ HESAP YAPMASINLAR!’

Fakat nasıl diyelim… Umarız yanlış hesaplar yapmıyorlardır. Muhataplarımız. Bizi böyle başka şey yapamaz, bu işi kendi güçleriyle yürütemez sanmasınlar. Kendileriyle birlikte iş yapmaya çok muhtaçmışız gibi de görmeseler iyidir. Bu tür görüntüler var gibi geliyor bize. İsteklerinden, tutumlarından ne yapmak istediklerini, ne tür plan yaptıklarını, nelerin peşinde olduklarını az çok anlıyoruz. Tehlikeli yaklaşımlar da var. Öyle kör hiçbir şey göremez değiliz. Bunu bu çerçevede net olarak ifade edebilirim.

O hâlde şimdi evet bundan öteye bizim bir şeyler yapabilmemiz için belirttiğim koşulların yerine gelmesi şart. Onun ötesinde kendi çalışmalarımızı ve mücadelemizi yürütmenin dışında bir şey yapamayız. Onun da yolu, yöntemi; bir, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü, iki, işte hukuki ve siyasi zeminin oluşturulması. Kararlar alındı, yasalar, komisyonlar oluşturuluyordu, çalıştırılacaktı.

Önder Apo’nun başında olduğu Barış ve Siyasallaşma Kurulu’nun oluşması, çalışması gerekiyordu. İmralı’nın kapılarının açılması lazımdı. Basın gidecekti, akademisyenler gidecekti. Önder Apo çalışır hale gelecekti. Geçmişe göre çok ciddi bir değişiklik yok. Hiçbir şey yok değil. İşte heyetler gidiyor, DEM Parti heyetleri, arada bir görüşüyorlar. Onun da tutanakları kamuoyuna yansıtılmıyor, yasak konmuş. Söylenenlerin hiçbirisi yapılmadı. Verilen sözlerin gereği yerine gelmedi. İşte çağrılar yaptılar, kamuoyuna söz verdiler. Onların gerekleri yerine gelmedi. İmralı’da evet, önce yoğun bir tecrit vardı, yıllarca, hiçbir görüşme yaptırılmadı. Diyelim bazı görüşmeler oluyor, çeşitli heyetler, o da DEM Parti çerçevesinde, ayda ya da iki ayda bir gidip görüşebiliyorlar, devlet istediği zaman. O durum aşılabilmiş değil. Örneğin, yasa çıktı, alt kurullar oluşturuldu, üst kurul toplantı yaptı. Alt kurulların çalışmalarına ilişkin hiçbir şey göremiyoruz. İmralı’da Önder Apo çalışır hale gelecekti, gelemedi, ona bağlı çeşitli alt kurullar oluşacaktı. Üst kurul olamadığı için yapılamıyor. Bir tıkatma vardır, bir dayatma görülüyor, tutturulmuş bir terane. Silahsızlansınlar, silahsızlansınlar. Biz savaş ortasındayız, dünya savaşının ortasındayız. Kim kimden ne istiyor? Aklını başına toplamalı herkes. Bazı şeyleri açıktan söylemek gerekmiyor ki, arif olmak lazım, anlayabilmek gerekiyor.

Dolayısıyla Türkiye kamuoyu, bütün dünya da şunu bilsin, PKK gerillasının, Türkiye’nin güvenliğine dönük şu an hiçbir tehdidi yoktur. Sınırdan en az 60 kilometre uzaktadırlar. Herhangi bir çatışma riski falan yok.

O halde iş bitmiştir gerisi. Bundan öteye gidebilmek için Türkiye’nin PKK’yi içine alabilecek bir demokratikleşmeye ulaşması lazım. Ülke genişleyemiyor, demokratikleşemiyor. Kürtleri içine alamıyor, yasal statüye kavuşturamıyor, Kürt sorunundan bahsedemiyor, Kürdün kimliğinden bile bahsedemiyor. PKK’yi içine almaya hazır değil. Bu yasalarla olmaz bu. Bu siyasetle olmaz. Böyle olsaydı zaten Türkiye’nin dışına çıkılmazdı bu kadar. Dağa çıkılmazdı bu kadar. Sanki hiçbir şey olmamış gibi eski şey duruyor, onun içinde yok edilmek, eritilmek isteniliyor. Bunun inkâr ve imhada ısrar olduğu kesin. Umarız bundan vazgeçilir.

AVRUPA’DAKİ KONFERANS: KARARLAR PRATİKLEŞTİRİLMELİ

En son bu konuların da işlendiği 20. Avrupa Kürt Konferansı oldu. Öncelikle bu tür çalışmalar neden önemli? Bir de Önder Apo’nun çağrısı, mesajı da okundu. Bu mesajın özellikle komplo ile ilgili olmasının anlamı nedir?

Avrupa, dedim ya, tartışılıyor. Süreç, dilleri çözdü. Konuşma, tartışma önündeki engelleri kaldırdı. Bunu önemsemek lazım. Türkiye’de de konferanslar oluyor. Kürtler de birçok toplantılar yapıyor, konuşuyorlar. Avrupa’da da oluyor. Dünyanın değişik alanlarında da. Kürt sorunu tartışılıyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi tartışılıyor. Orta Doğu sorunları tartışılıyor. İyidir. Bunun önünü Barış ve Demokratik Toplum Süreci açtı.

PKK’nin ateşkesi ve aldığı kararlar açtı. Herkes önce bunu görmeli, takdir etmeli bir defa. 14-15 Ekim tarihlerinde Avrupa Parlamentosu önemli bir konferans yaptı. Şimdi de oluyor. Avrupa’da bu hafta içinde yoğun konferanslar da var. İtalya’da benzer konferans yapıyor, sürüyor hâlâ. Kadın Hareketi konferans yapıyor. Jineoloji konferansı var. Çeşitli toplantılar, tartışmalar hep yapılıyor. Bu tür çalışmaları biz önemsiyoruz. Başarılar diliyoruz. Öncelikle onu belirteyim hepsine.

Avrupa Parlamentosu’nda yapılan 20. konferansın sonuç bildirisini takip etmeye çalıştık. Tartışmaları da kısmen izledik.

Önemli tartışmalardı. Sonuç bildirisi de iyiydi. Önceki konferanslara göre çok daha ileri kararlar var. Bu arada belirteyim. Brüksel’de ben de bir Kürt konferansına katıldım. 1994 Mart’ta Fuat arkadaşla birlikte katılmıştık. Daha yeni Almanya cezaevinden çıkmıştık. PKK temsilcileri olarak bizi götürdüler. Çünkü kimse PKK’liyiz diyemiyordu Avrupa’da. Tutuklanıyorlardı, yasak konmuştu. Biz zaten hapse girmiştik. Tescilli PKK’li olduğumuz belliydi. O nedenle PKK kürsüsünde oturmamızda yoldaşlar sakınca görmediler. Biz de kabul ettik. O da önemli bir konferanstı. Hiç unutmuyorum zaten. Adını duyup da ömür boyu göremediğim birçok insanı o konferansta görme imkânı bulmuştum. Orada da kararlar alınmıştı. Böyle konferanslar çok yapıldı, yapılıyor. Önemsiz değil, iyidir. Fakat pratikleştirilmesi olursa daha iyidir. Pratik adımlar çok atılmıyor. Kararlar takip edilmiyor. Bu bakımdan da sadece tartışma düzeyinde kalıyor.

Umarız bu Avrupa Parlamentosu’nda yapılan 20. Kürt Konferansı’nın kararları böyle olmaz. Bu konferansın önemli bir şeyi Önder Apo’nun mesajının doğrudan okunmasıydı. Bir ayırt edici özelliği. Dinledi herkes. Değerlendirildi, tartışıldı. Onu da anlamlı bulduk. Önder Apo’nun mesajı da oldukça önemliydi. Onu değerlendirmek lazım. Çünkü 9 Ekim 1998’de Kürt sorununun demokratik çözümünü Avrupa demokrasisine dayanarak gerçekleştirmek için Önder Apo bütün riskleri üstlendi, Avrupa’ya çıkmak istedi. Buna komplo dayattı ABD, İngiltere, İsrail.

Bunları biliyoruz. Yunanistan’dan Rusya’ya, Roma’ya gitmeyi başardı. Roma’da 8 maddelik çok makul bir demokratik çözüm programı sundu Kürt sorunu için. Başka herhangi toplumda olsaydı Avrupa siyaseti dört elle sarılırdı. Kendisinin görürdü. Gereklerini yapmak için çalışırdı.

Dönemin İtalya yönetimi belli bir çaba harcadı. Teşekkür ettik her zaman o çabaya. Ama başta İngiltere, Fransa ve Almanya yönetimleri olmak üzere Avrupa Birliği sahip çıkmadı. Avrupa Birliği, Önder Apo’yu NATO gladyosuna teslim etti. Avrupa’da kalmasına, yaşamasına izin vermedi. İmralı yolunu Avrupa gösterdi. Önder Apo bunları hatırlattı. Hâlâ 28. yılı tamamlanmak üzeredir, 3,5 ay kaldı İmralı sürecinin. İmralı sistemi NATO gladyosu tarafından ayakta tutuluyor, sürdürülüyor. Bundan Avrupa sorumlu. Zaten Kürt sorununu yaratan da Avrupa’nın kendi 1. Dünya Savaşı’ndaki iç savaşıydı. İngiltere-Almanya savaşı Kürtleri bu hâle getirdi. Biraz yaptıklarını düzeltirler diye, bir öz eleştiri yapabilirler diye aslında Önder Apo ‘98’de Avrupa’ya çıkmayı tercih etmişti. Fakat o görülemedi. Şimdi artık daha cesur adımlar atmalı Avrupa siyaseti, onu söylemek istiyorum. Evet toplantılar, tartışmalar, kararlar iyi. Ama pratikleşme için de daha cesur adımlar atılmalı. Önder Apo 28 yıldır İmralı’da tutuluyor. İşkence ve tecrit ortamında. Avrupa yasaları uygulansa çıkması gerekecek. Hâlbuki İmralı sadece Türkiye’nin bir cezaevi değil. Avrupa da içinde, Amerika da içinde. Ortak denetlenen bir cezaevi. Avrupa yasaları uygulanmıyor. Tartışma, karar alma, kötülemiyoruz da ama pratik böyle olunca insan ne diyeceğini şaşırıyor. Ne diyelim? İyidir nasıl diyelim buna? Öfke duymamak, eleştirmemek mümkün değil.

O hâlde umudumuz artık bu durum son bulur. Oyun diyeceğim, oyun oynama gibi bir şey. Buna son verilir. Biraz gerçekten de insan haklarına, demokrasiye, halkların haklarına uygun yaklaşım olmalı. Bu kadar çıkarcı bir durumdan uzaklaşılmalı. Beklentimiz bu. Biz takip edeceğiz pratiği tabii.

‘ZİNDANLAR İÇİN DAHA FAZLA TEPKİ OLMALI, CENAZE ÇIKARSA SAVAŞ ŞEHİDİ SAYACAĞIZ!’

Siz iki yıllık süreç değerlendirmesi yaptınız. Bir de zindanlar var. Çerçeve Yasa gereği tutsakların bırakılması tartışılırken cezasını çekmiş kişilerin bırakılmadığını görüyoruz. Burada tam bir keyfîlik var. Bu noktada ciddi tartışmalar ve öfke var sanki toplumda…

Belirttiklerim geçerli işte. Aslında Türkiye’nin yasaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince denetleniyor. Onun hükümlerinin uygulanması lazım. Hiçbirisi uygulanmıyor. Türkiye mevcut AKP yönetimi ne anayasasını uyguluyor ne ceza yasalarını uyguluyor. Şimdi ne bir kurul diye bir kurul oluşturmuş, hukukçu mukukçu da değiller. Gardiyanlardan, şuradan buradan insanları bir araya getirmiş kurul, cezaevindeki insanların çıkıp çıkmamasına onlar karar veriyorlar. Hukuk karar vermiyor. Mahkemeler karar vermiyor. Yasalar karar vermiyor. Mahkemeler karar vermiyor. Ne idüğü belirsiz bir topluluklar karar veriyor. Bu toplulukların hepsi siyasidir. İktidar yönetimindedir. Dolayısıyla cezaevlerinde tutulan insanların hepsi siyasi rehine konumundalar. Siyasi rehine olarak tutuluyorlar. Ben eleştirmek de istiyorum. Bu kadar insan çıktı 30 yıl, 35 yıl, 33 yıl cezaevinde yatmış olarak. Bu durumu daha fazla teşhir edebilirlerdi, etmelilerdi. Niye bunun üzerine gitmiyorlar, teşhir etmiyorlar ki? Bunu dünyanın dört bir yanında teşhir etmek lazım. Kendi yasalarını, anayasasını uygulamayan bir rejim, bizim kendisinin istediğini yapmamızı, kendisine neredeyse teslim olmamızı bekliyor.

Akıl alacak iş midir bu? Tek akıllı onlar, hepimiz ahmak mıyız? Bizi böyle kimse göremez. Öyle olmamalı. Mesela bu cezaevlerindeki durum gerçekten ilginç. 35 yıl yatanlar var, 36 yıl yatanlar var. Daha ne kadar yatacağı belli değil. Geliyor, bir yıl geçiyor. İkinci yıla ertelendi, öbürüne ertelendi. Ne kanun var, ne mahkeme var. Hiçbir şey yok. Alikıran başkesen hesabı, işleri gidiyor. Bazı protestolar oluyor bunlara karşı. Fakat azdır. Daha fazla olmalı. Kıyamet koparılmalı aslında. Dünyanın dört bir yanında, onda birini yapan iktidarlara karşı her türlü protesto eylemleri gelişiyor. Tepki azdır. Bu duruma maruz kalanların tepkisi de azdır. Bir de hasta olmuşlar. Her türlü şeyden geçmişler. Ölüm döşeğindeler çoğu. Onlar da olmuyor.

Bize diyorlar işte adım atma. Verilmiş cezayı bilmem kaç yıl fazla yaparak insanlar çıkmışlar. Diyorlar ki sürece dönük adım. İstesek bırakmazdık da. Muhataplarımız bize bunu alenen söylüyorlar. Biz de kamuoyuyla paylaşıyoruz. Durum bu. Zindanlardaki insanların nasıl birer rehine olduğunu herkes görsün, bilsin. Ben sadece şunu söyleyeceğim, bunu ekleyeceğim. Zindanlardan bu temelde bir cenaze çıkarsa biz onları savaş şehidi sayacağız. Bunu muhataplarımız iyi bilsin. Hareket olarak bunda kesinlikle kararlıyız. Savaş şehidi sayacağız. Ateşkes yapılmamış, savaş durdurulmamış, savaş zindanda sürdürülmüş ve bu sonuca yol açmış diyeceğiz. Herkes bunu bilmeli.

‘ORTA DOĞU’DA CİDDİ TEHLİKELER VAR’

Başta girişte gelişen 3. Dünya Savaşı’na değindik. Özellikle son dönemlerde Yemen-Suudi Arabistan savaşı ön plana çıktı. Fakat yapılan tartışmalara bakıldığında Mekke İttifakı temelinde TC’nin de buna dahil olduğu, katıldığı söyleniyor. Yine Sünni-Şii kamplaşmasının geliştiği söyleniyor. Siz bu tartışmalara ne kadar katılırsınız? Mevcut tablo nedir?

Biz izledik bunu. Durum biraz daha netleşsin diye. Fakat hep gündemimizde oldu. Hatırlarsanız şu soru gündemdeydi; Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO toplantısı ne kararlar aldı? Yayımlanan kararlar ötesinde acaba gerçekten görünmeyen kararlar olarak neler alındı? Türkiye’ye ne görevler verildi? Bunu birçok çevre sordular. Biz de sorduk.

Tartışılıyor, araştırılıyordu. Aslında bir süre araya boşluk koydular takibi iyi olmasın diye. Böyle damdan düşüyor gibi, yeni icat ediliyor gibi Mekke Anlaşması gündeme geldi.

Ondan sonra şimdi de Suudi’ye asker göndermesi Türkiye’nin gündeme geliyor.

Mekke İttifakı için Orta Doğu NATO’su diyorlar. Bunu daha önceki yıllarda ABD yönetimleri gelip İsrail’de ve Suudi’de toplantı yaptıklarında söylemişlerdi. Orta Doğu NATO’su mu olacak? Arap NATO’su mu olacak diye tartışılıyordu.

Şimdi bazıları durumun böyle olduğunu ifade ediyorlar. Fakat bu Mekke İttifakı’nın Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO toplantısının bir kararı olduğunu bilmemiz lazım. Bu netleşti artık. Mekke İttifakı ile Türkiye’yi ne yapıyorlar? ABD Başkanı Trump bir çağrı yapmıştı. Başta Türkiye olmak üzere Orta Doğu’daki devletleri İbrahimî Anlaşma’ya katılmaya çağırıyoruz, demişti. Mekke İttifakı anlaşması İbrahimî Anlaşma’da yer alanların İbrahimî Anlaşma’ya dahil olması anlaşmasıdır. Bunu böyle görmeliyiz. Türkiye bu biçimde İbrahimî Anlaşma’ya dahil olmuş oluyor. ABD ile anlaşmış. İsrail ile anlaşmış oluyor bu anlaşma. İsrail anlaşmasıdır. Şimdi Suudi’ye de asker gönderiyorlar. Yemen’deki savaşa müdahil olacaklar. Yemen’de İran yanlılarına karşı savaşacaklar. Türkiye İran’a karşı savaşa giriyor dolaylı olarak. O pozisyona getiriliyor bu biçimde. Hem İbrahimî Anlaşma’ya dahil olmuş oluyor. Bu çerçevede İran’a karşı savaşa da dahil olmuş oluyor.

Zaten geçen gün ABD Başkanı yeniden bir açıklama yaptı. Erdoğan dedi, bütün isteklerimi yerine getiriyor Yemen konusunda. Türkiye toplumu niye az tartışıyor ben bilemiyorum. Osmanlı’nın kırılışı Yemen’de başladı. Yemen üzerinde ne kadar türkü var, ağıtlar var yakılmış. Yeniden AKP yönetimi Türk askerini Yemen’e sürecek. Gider mi gitmez mi? Buna karşı çıkılmalı. Bu öyle rahat kabul edilebilir, karşılanabilir mi? Diğer yandan orada bir İran karşıtlığı var. Türkiye İran’la neredeyse savaşır hâle gelecek bir yönüyle.

Ama biz biliyoruz ki diğer taraftan da İran’la Kürtlere karşı ileri düzeyde anlaşması var. Bu Hakan Fidan politikasını iyi izlemek lazım. Bir ip üzerinde oynayan cambaza benziyor biraz. Suudi’de, Yemen’de, Körfez’de İsrail’le, ABD’yle birlikte İran’a karşı savaş. Zagroslara gelince Kürtlere karşı İran’la birlikte savaş. İranlılar bundan ne anladılar tam bilemiyoruz aslında.

Devlet kalmadı tabii. Çok zayıf durumdalar. Öyle anlaşılıyor ki çok bir irade koyamıyorlar. Bütün zayıflıklarını, çelişkilerini gidermenin yeri de Kürtlere vurmak olamaz. Bunu herkes bilebilmeli. İş bu noktaya gelmiş durumda. Bu net böyle görülmeli. Bu ciddi bir tehdit de oluşturuyor. Türkiye için de, İran için de en azından siyaset buna müdahale edebilmeli. Muhalif güçler müdahale edebilmeli. Toplumlar müdahale edebilmeli. Kürtler de duyarlı olsunlar. Durum ciddi. Tehditler var. Ciddi tehditler var.Tehlikeler var. Bazı partiler, örgütler açıklamalar yapıyorlar. Bunlara dikkat çekiyorlar. Önemsiyoruz biz o açıklamaları. Gerçekten tehlikeler var, tehdit var. Demokratik birlikten söz ettik.

Kürt Demokratik Birliği bütün bu tehdit ve tehlikelere karşı tek çare olarak büyük önem taşıyor. Bu bakımdan da tehdit var deyip açıklama yapmak yetmiyor. Onları bertaraf edebilmek için gerekli gücü ortaya çıkaracak demokrasiyi geliştirmemiz, birlik oluşturmamız gerekli ve şart.

‘DOĞAYA KARŞI SALDIRILAR İSYAN GEREKÇESİ DÜZEYİNDE’

Ekolojik kırım, ekolojiye dönük saldırılar… En son İstanbul’da buna dönük görüntüler çıktı. Bu yönlü tartışmalar var mı? Bu tartışmalar ne kadar doğru yapılıyor? Sizce bu oluşan görüntünün arkasında nasıl bir anlayış, yaklaşım var?

Ben aslında tam takip edemedim. Felaket denen şey nasıl gelişti süreçte ama sonradan görüntüler çıktı, gördük, izledik.

Hemen deniliyor doğal afet. Doğal mıdır bu? Afet deniliyor, felaket deniliyor. Bu kavramlarla üstü örtülüyor. Deprem olunca da böyle diyorlardı. Akdeniz’de deprem oldu. Bunu da böyle tanımladı AKP yönetimi. Birçok çevre de doğayı da suçluyorlar, çeşitli şeyleri de suçluyorlar. Fakat nasıl diyelim, sadece Türkiye’ye özgü bir şey de değil bu. Bütün dünyada geçerli olan bir durum. Doğanın dengeleriyle bu kadar oynanırsa doğa da hesap sorucu olur tabii. Nitekim oluyor da. Önder Apo, doğa intikâmını alır dedi. Doğanın canlılığından söz etti ve intikâmını alabileceğini, yapabileceğini belirtti. Şimdi Türkiye’de bundan önceki bazı yönetimler de bu konuda fazla ileri gitmişlerdi. Ama AKP yönetimi hiçbir ahlaki ve hukuki kural tanımaz oldu. Para, kâr nereden gelecekse aşırı derecede doğa yok edilmeye çalışılıyor. Bu Karadeniz’den başladı, Karadenizliler karşı çıktılar, kadınlar, toplum protesto etti. Biz gerçekten onları önemsemiştik. Ege’ye, diğer alanlara yayıldı, Kürdistan’da ise ölçüsüz olarak geliştiriliyor. İşte Amed’den Muş’a, Varto’ya… Birçok alanda çok geç de olsa bilinçlenme oluştu, komiteler, örgütlenmeler gelişti. Doğanın tahribine karşı toplum evine sahip çıkıyor, yaşam zeminine sahip çıkıyor. Doğa, üzerinde yaşanılan yer, olmazsa insanlık olmaz. Doğayı anlama bilinci, insanın, toplumun kendini anlama bilincinin başlangıcı.

Doğayla toplum ve insan ilişkisi bütünlüğü bu düzeyde. Önder Apo dedi, bir avuç altın için koskoca bir dağ yok ediliyor. Gerçekten de orman, ağaç bırakılmadı. Özellikle de Kürdistan’da, Botan’dan, Dersim’e hâlâ kıyılıyor. Böyle göz göre göre yapılıyor. Bunu korucular şunlar bunlar şeyiyle Kürtler üzerinden de yapıyorlar. Zamanında tepki göstermede yetersiz kalındı. Şimdi bu bakımdan bir afet falan yok, felaket de yok. Yanlış politikaların iktidarın eliyle ortaya çıkartılan felaketler var. Bunu öyle görmek lazım. Kapitalist modernite sisteminin aşırı kâr hırsı, doğayı yok edici saldırıları her türlü dengeyi bozdu. Yerin üstündeki dengeyi de bozdu, altındaki dengeyi de bozdu, gökyüzündeki dengeyi de bozdu, iklim dengesini de bozdu.

Ne biçim yağışlar oluyor? İklim dengesi tümden yok olmuş durumda. Felaket türünden deprem gibi yağışlar oluyor. Dünyanın birçok alanında oluyor.

Türkiye’de de işte İstanbul’da olan da bu. Bu önlenemez değildi. Bu kader değil, doğanın doğal bir sonucu değil. İnsanların doğayı tahribinin bir sonucu. Para hırsının, kâr hırsının, kapitalist modernite sisteminin yarattığı bir sonuç. Diğer yönden de böyle bir yapılaşma da ortada. Nasıl şehirler kurulmuş, nasıl evler yapılmış? Hiçbir planı yok, bu tür şeyler hiç öngörülmemiş. Hemen derelerin ortasına, kıyılarına evler kurulmuş, şeyler yapılmış. Güya şehir planlaması var, güvenlik tedbirleri var. Belediyesi çalışıyor, öteki çalışıyor, şu çalışıyor, bu çalışıyor. Ama hiçbir şeyin olmadığını aslında Çukurova’daki depremde gördük. AKP’nin politikalarının ne sonuç verdiğini. İstanbul’daki sel olayı da ikinci versiyonudur. Herkes İstanbul’da deprem olur mu korkusunu yaşıyordu. Deprem olmadı ama bu sel depremden daha ötesi oldu. Deprem gibi de etki yaptı. Yıktı geçti. Şimdi bunun nedenlerini iyi anlayıp onları ortadan kaldıracak mücadele etmek gerekli. Ah vah etmekle olmaz. Sorumlularını bulup üzerine gitmek gerekli. Bu ekolojik bilinç, ekolojik mücadele, ekolojik örgütlenme olmazsa olmaz bir şey. Yaşam için, yaşamın özgür kılınması için zorunlu bir şey. Dolayısıyla doğaya karşı saldırıyı topluma karşı saldırı görmek lazım. Eskiden derler yaş kesen baş keser. Şimdi bu bir Botan var. İzliyoruz. Şimdi Başur’da yapıyorlarmış aynı şeyi. Behdinan’ın her alanında. Zaten ‘85’ten beri yapıyorlar. KDP o zamandan anlaştı biz biliyoruz. Çok onları burada şimdi söylemeye gerek yok. Ne kadar baş kesti. Her bir ağaç kesiminin bir insan katliamı olarak değerlendirilmesi lazım. Böyle anlarsa toplum kendisini anlamış olur. Gerçekten doğru bir toplum bilinci oluşur. Özgür ve demokratik yaşam bu bilinçle ortaya çıkar. Bu bilinç olmazsa olmaz.

Sol sosyalist güçler, demokratik çevreler bu işi daha fazla ciddiye almalılar. Daha çok önemsemek lazım. Daha çok ekolojik bilincin gelişmesine, örgütlenmeye, mücadeleye önem vermek gerekiyor.

Mesela doğaya karşı yapılan talan, tahribatlar isyan gerekçesi düzeyinde aslında. Her türlü eylemi, demokratik eylemi, kitle hareketini geliştirmek için birer gerekçe, hem de en makul gerekçe. Kimse diyemez niye oldu. Bundan daha fazlası olmaz çünkü. Bu kadar zarar verici. Yaşam için, insanlık için. İnsanlığın geleceği açısından. Gelecek karartılıyor. Zarar görenleri telafi ederler. Ders çıkartmaları önemli. Ama bütün herkesi bir musibet bir nasihattan yeğdir düsturuyla hareket edip buradan ders çıkartarak bu tür şeylerin bir daha yaşanmaması için gerekli örgütlenme ve mücadeleyi geliştirmeye çağırıyorum. Başka çare yok.

FRANSA’DAKİ EYLEMLER

Dile getirdiğiniz anlayışa karşı şu anda Fransa sokakları da eylem hâlinde. Hem de liseliler. Bu tür konularda genelde üniversite gençliğinin öncülük yapması beklenirken neden lise gençliği?

Fransa’daki durum gerçekten de ilgi çekici. Dikkat çekici. Genç arkadaşlar da soruyorlardı. Biraz tartışmıştık onlarla. Buradan hangi sonuçları çıkarmalıyız? Ne yapılmalı diye. Doğal bir tepki, öyle görülüyor. Önemli olan o bilincin nasıl oluştuğudur. Örgütlenmeleri için gençliğin, öğrenci gençliğin araçları var. Teknik kullanıyorlar. İsterse öğrenci gençliğin bir anda örgütlenmesi, eyleme kalkması mümkün. Yeter ki onlar o isteğe ulaşsınlar. O bilinç olsun. Fransa’da lise gençliği bu bilince ulaştı. Hiç kimsenin beklemediği, herkesi şaşırtan, birçok değerlendirmeye konu olacak olan, aslında nasıl diyelim, özgürlük ve demokrasi mücadelesi açısından da büyük umut veren bu gelişmeler ortaya çıktı.

Bu gençlerin eylemlerini böyle değerlendirmek lazım. Gerçekten de selamlamak gerekiyor, kutlamak gerekiyor. Toplumu harekete geçirdi. Sarı Yelekliler de devreye girdiler. Şimdi genel greve gidiliyor. Fransa’yla sınırlı kalmıyor. Belçika’ya yayıldı. Diğer Avrupa ülkelerine de yayılacak. Öyle anlaşılıyor ki sürer bu hareket. Kesintisiz olmayabilir. Parça parça olabilir ama gittikçe ileride yeni biçimlerde çıkar ve Orta Doğu’ya, Türkiye’ye de yayılabilir. Bunu beklemek lazım. Çünkü niye? Birilerinin bu kapitalist modernite sisteminin geldiği düzeye karşı isyan etmesi lazım. Yok ediyor, bitiriyor. Bu, toplumu da bitiriyor. Mevcut sömürü… Hiçbir zaman insanlık şimdiki gibi geleceğin tehlikede olduğu bir durumu yaşamadı. Kapitalist modernite sisteminin geldiği nokta bu. Önceki dönemlerinde de böyle değildi. Kapitalist moderniteden kurtulmadıkça işte İslamiyet demiş ne olur? Kıyamet kopar. Kıyamet gibi bir durum. Kapitalist modernitenin doğa ve topluma saldırıları gerçekten de kıyamet alametleri gibi bir şey. Bu durumu yaratıyor. Dolayısıyla birileri buna isyan edecekti. Eder de. Geçmişte de ettiler. Gelecekte inanıyoruz daha fazla edecekler. Şimdi liseli gençler ettiler. Gerçekten de öncülük yapıyorlar. Niye liseli gençler ettiler? Şunu söyleyebilirim. Bir kesim çıkacak isyan edecek. Mutlaka edecek. İnsanlık bunu kaldıramaz, kabul edemez. Şimdi bu kesim liseli gençler oluyor. 50-60 yıl önce üniversite gençleriydiler. 1960’lı yıllarda, ‘70’li, ‘80’li yıllarda üniversite gençliğiydi. PKK de bir aydın gençlik hareketi olarak çıktı. Biz de o gençliğin içinden geliyoruz. O heyecan, o ruh, o bilinç, irade farklıydı. Onu net ifade edebiliyorum.

O zaman bu bilince ulaşan üniversite gençliğiydi Türkiye’de mesela. Onun öncesinde, 3-5 yıl öncesinde de Avrupa’daydı. 1968 gençlik devrimi yaşandı. Büyük gençlik hareketleri oldu üniversite gençliği olarak. Ondan önceki 50 yılda da işçiler öyleydiler. Rusya’da devrim yaptılar. Bütün birçok ülkede ayaklanmaya kalkıştılar. Kapitalist sömürüye, baskıya karşı çıkmak için her türlü eyleme başvurdular. İşçi sınıfı hareketleri biraz da teorik olarak, ideolojik olarak, programsal olarak biraz da o eylemler ortamında oluştu.

Şimdi liseli gençlik böyle bir kesim olabilir mi? Böyle önemsemek lazım. Çocukları bile önemsemek gerekli. Yarın daha genç olanlar da bu tür kalkışlar yapabilirler. Çünkü sorun yaşamsaldır. Gelecek sorunu. Biraz bilinç edinir, yaşamı anlamaya başlar hâle gelirse, insan mevcut olana tepki duyar. Genç insanlar yaşamın kirine pasına bulaşmadıkları için besbelli ki daha idealistler. Hayalleri daha geniş, güçlü, daha dinamikler ve daha çok duyarlılar. Liseli gençlik de onu ifade ediyor. Şimdi sıra liseli gençliğe gelmiş diyebiliriz. Daha doğrusu kapitalist modernite sistemi işçi hareketini zayıflattı. İşçileri şu veya bu yöntemle sistemin içine çekti. Pay verdi. Sadece sendikacılık geliştirdi. Şu bu yöntemlerle önemli ölçüde işçi hareketlerini pasifize etti. Yoksa bu sömürüye dayanılır mı? Yüz yıl önce, yüz elli yıl önce bu kadar grev yapan, bundan daha az sömürü varken grev yapan işçiler şimdi niye yapmıyorlar? Bir özel savaş yöntemidir. Kapitalist modernite sisteminin. Anladık ki son elli yıldır üniversite gençliği üzerinde de özel bir politika uygulanmış. Dünyada uygulanmış. Türkiye’de uygulanıyor bu. Sistemin içine çekilmiş. Böyle çeşitli yöntemlerle kapitalizmin kirine, pasına bulaştırılmış üniversite gençleri. Yoksa o bilinç ve dinamizm durmazdı. Ama en zayıf durumda şimdi. Dikkat edelim. Onlar böyle yaklaşınca işte artık lise gençleri de diyorlar ki sorun bize kaldı. Öncü biz olmalıyız. Çareyi biz yaratmalıyız ve kalkışa giriyorlar. Önemli. Belki biraz abartı gibi olabilir bu değerlendirmeler. Öyle bir örgütlülükleri yok. O kadar siyasi programa sahip değiller. Stratejileri, taktikleri yok denebiliyor. Ama öyle olsun. Ben de biliyorum öyle olmadığını. Ama önemli olan bu refleks, bu tepki. Neyi gösteriyor bu? Bir, topluma, gençlere ne uygulanıyor? Nasıl bir baskı altındalar? Nasıl gelecek öngöremiyorlar? İkincisi, bir iradedir. Güçlü bir irade. Tepki gösteriyor. Hem de kitlesel olarak. Bunu bir anda yapabiliyor. Artık yaşam çok hızlanmış. Mevcut gelişmeler ortamında. Dolayısıyla bunu bir anda ortaya koyabiliyor. Koyacak, gelişecek. Bu bakımdan umutlu olmak lazım. Böyle nasıl kapitalist modernite sisteminin kirine pasına karşı mücadele durmayacak. Demokratik sosyalizm mücadelesi her alanda, her kesimde yayılacak. Aslında biraz bilinç olsa, biraz çaba öncülük yapılabilseydi daha fazla gelişebilirdi. Zemin güçlü. Koşullar uygun. Umut ediyoruz. Liseli gençliğin hareketi bunun için bir kıvılcım olur. O da bütün toplumu tutuşturur.