İklim krizinin etkileri tüm dünyayı sararken, Kürdistan coğrafyasında bu kriz doğanın sınırlarını aşarak doğrudan siyasal ve toplumsal bir yıkıma dönüşüyor. On yıllardır Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) adı altında vaat edilen "refah" söylemlerinin aksine, güvenlik eksenli baraj politikaları, tamamlanmayan sulama kanalları ve denetimsiz yeraltı suyu tüketimi, bölgeyi kademeli bir felakete sürüklüyor.
Amed’den Riha’ya, Mêrdîn’den Şirnex’e kadar Kürdistan’ın en verimli ovalarında çiftçiler artık meteorolojik bir kuraklıkla değil; su kaynaklarının kurutulduğu, toprağın borç ve susuzluk nedeniyle atıl bırakıldığı ve köylerin yeniden terkedilmeye zorlandığı derin bir hidrolojik krizle yüz yüzeler. Suyun bir kontrol ve politika aracına dönüştüğü bu topraklarda yaşananlar, sadece tarımsal üretimin gerilemesine yol açmıyor; aynı zamanda bir halkın toprağından, hafızasından ve yaşam alanlarından koparılmasının hikayesini oluşturuyor.
Amed’den Riha’ya, Mêrdîn’den Şirnex’e uzanan ovalarda çiftçiler artık gökyüzüne değil, kuyudaki suyun derinliğine bakıyor. Kürdistan’ın tarımsal kalbi sayılan bu topraklarda kuraklık, aşırı yeraltı suyu çekimi ve devletin baraj politikaları ile iç içe geçmiş bir krize dönüştü. Sonuç olarak küçülen hasatlar, borçlanan üreticiler ve köylerini terk eden binlerce aile ortaya çıkıyor.
DERİNLEŞEN KUYULAR, ÇEKİLEN SULAR
Bölgede tarımsal sulamanın büyük bölümü artık yağmura ya da yüzey sularına değil, yeraltından çekilen suya dayanıyor. Amed (Diyarbakır), Riha (Urfa), Mêrdîn (Mardin), Êlîh (Batman), Sêrt (Siirt) ve Şirnex’te (Şırnak) yıllardır süren aşırı yeraltı suyu kullanımı, su tablasını her geçen yıl daha derine itiyor. Çiftçiler, her yıl daha derine inen pompalarla suya ulaşmaya çalışıyor. Bu da hem maliyeti hem de yeraltı suyu üzerindeki baskıyı katlıyor.
Bu bölgeler sadece meteorolojik bir kuraklık yaşamıyor; daha kalıcı ve tehlikeli bir evreye, yani hidrolojik kuraklığa doğru sürükleniyor. Bu da yağış azlığına bağlı olarak göl, nehir, baraj ve yeraltı suyu gibi yüzeysel ve yeraltı su rezervlerindeki su seviyelerinin belirgin şekilde düşmesi anlamına geliyor. Yağışın azalmasıyla birlikte yeraltı ve akarsu kaynaklarının da beslenemediği bu evrede, geçmişte olduğu gibi suyu yerden çekip tarlayı sulama yöntemi de artık sürdürülebilir olmaktan çıkıyor.
GAP'IN VAADİ İLE OVANIN GERÇEĞİ ARASINDAKİ FARK
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında bölgeye 22 baraj ve 19 hidroelektrik santrali inşa edilmesiyle, 1,8 milyon hektarlık alanın sulamaya açılması planlanmıştı. Ancak onlarca yıldır devam eden projede sulama şebekelerinin büyük bölümü hala tamamlanamadı. Riha’da 47 bin, Mêrdîn’de 26 bin, Amed’de ise 76 bin hektarlık alanı kapsayan ve tamamlanmasına rağmen işletmeye açılmayı bekleyen sulama kanalları, yetkililer tarafından yıllardır “acilen devreye girmesi gereken” yatırımlar olarak sıralanıyor.
Bu kanallar işletmeye açılmadığı sürece aynı alanlar yeraltı suyuyla sulanmaya devam ediyor. Bir taraftan Kürdistan doğası barajlarla talan edilirken, diğer taraftan ise hem çiftçiler mağdur ediliyor hem de yapılan barajlar sadece devletin hazinesine katkı sağlıyor.
Kürdistan halkına ve ekoloji örgütlerine yakın çevrelerin itirazı ise projenin kendisine dair. Onlara göre GAP, kurulduğu andan itibaren Kürtlerin yaşam alanlarını, tarihini ve doğasını hiçe sayan bir enerji-güvenlik projesine dönüştü. 12 bin yıllık Hasankeyf'in sular altında bırakılmasına yol açan Ilısu Barajı, bu eleştirilerin odağında yer alıyor. Bentlerin çiftçiye vaat edilen refahı değil, kuru tarıma mahkumiyeti getirdiği savunuluyor.
Aynı çevreler, Dicle üzerindeki baraj zincirinin nehrin akışını geciktirdiğini, bunun da nehrin doğal beslenme döngüsünü bozarak kurak dönemlerde tarım arazilerine ulaşan suyu daha da azalttığını öne sürüyor.
HASAT KÜÇÜLÜYOR, BORÇ BÜYÜYOR
Kürdistan, Türkiye'nin pamuk üretiminin yarısından fazlasını, mısır üretiminin dörtte birini ve buğday üretiminin önemli bir bölümünü karşılıyor. Ancak art arda gelen kurak sezonlar, verimi düşüren en büyük etken haline geldi. Sulama maliyetlerinin artması, küçük ve orta ölçekli üreticiyi özellikle zorluyor. Kuyu açma, elektrik ve mazot giderleri yükselirken hasat geliri aynı oranda büyümüyor. Bazı çiftçiler daha az su isteyen ürünlere yönelmek zorunda kalırken, bazıları ise toprağını kiraya vermeyi ya da tamamen tarımı bırakmayı tercih ediyor.
Zaman zaman gelen bahar yağışları geçici bir rahatlama sağlasa da bunun yapısal sorunu çözmediği görülüyor. Tek bir bereketli mevsim, art arda gelen kurak yılların yeraltı suyunda açtığı tahribatı telafi etmiyor. Kürdistan, iklim değişikliğinin etkisiyle önümüzdeki dönemde benzer risklerin süreceği bir eşikte duruyor.
KÖYLER BOŞALIYOR: SUSUZLUK GÖÇE ZORLUYOR
Tarımsal gelirin erimesiyle birlikte kırsaldan kentlere, kentlerden de batıya doğru bir göç dalgası sürüyor. Toprağını su yetersizliği yüzünden işleyemeyen aileler, önce ilçe merkezlerine, ardından Amed, Mêrdîn ya da daha uzak illere taşınıyor. Bu göç dalgası, bölgede 30 yıl önce zorunlu köy boşaltmalarıyla başlayan nüfus hareketliliğinin üzerine ikinci bir katman olarak ekleniyor. Ekoloji örgütlerine göre bugünkü susuzluk kaynaklı göç, geçmişteki zorla yerinden etmelerin izlerini taşıyan topraklarda yaşanıyor.
Mezopotamya Ekoloji Hareketi gibi bölgede etkin çevre örgütleri, barajlar, orman tahribatı ve güvenlik gerekçeli kısıtlamaların bir araya gelerek köyleri yaşanmaz hale getirdiğini savunuyor. Bu sürecin sadece bir çevre meselesi olmadığı, Kürt halkının topraksızlaştırılması ve kültürel hafızasının silinmesiyle doğrudan bağlantılı bir mesele olduğu tezi gün geçtikçe güçleniyor.
SINIR ÖTESİ BOYUT
Kürdistan’daki baraj politikalarının etkisi Türkiye sınırlarından ibaret değil. Dicle ile Fırat'ın Irak ve Suriye'ye taşıdığı su miktarındaki azalma, bu ülkelerde de tarımsal krizleri derinleştiriyor. Bu durum, Kürdistan’ın diğer parçalarında yaşayan tarım emekçilerini de aynı susuzluk zincirinin bir parçası haline getiriyor. Irak makamları ve Kürt çiftçiler, azalan akışın büyük ölçüde Türkiye tarafındaki barajlardan kaynaklandığını savunuyor.
SUYUN SİYASETİ
Kürdistan’da yaşanan tablo, iklim değişikliğinin tek başına açıklayamayacağı kadar siyasi bir boyut taşıyor. Çiftçiler ve ilgili sivil toplum kuruluşları, kuraklığın doğal bir afet olmaktan çok, on yıllardır süren su ve toprak politikalarının bir sonucu olduğunu vurguluyor.
GAP'ın tamamlanmamış sulama şebekeleri, aşırı ve denetimsiz yeraltı suyu kullanımı, baraj politikalarının nehir rejimini değiştirmesi ve güvenlik gerekçeli kısıtlamalar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo, sadece bir tarım krizi olmaktan çıkıyor. Toprağından, suyundan ve köyünden koparılan bir halkın hikayesine dönüşüyor.