Madımak Katliamı ve devletin Alevi politikasının sürekliliği
Madımak'ta yaşanan, devletin kurumsal düzeyde sürdürdüğü tek tipleştirme anlayışının sokakta aldığı en kanlı biçimlerden biridir.
Madımak'ta yaşanan, devletin kurumsal düzeyde sürdürdüğü tek tipleştirme anlayışının sokakta aldığı en kanlı biçimlerden biridir.
2 Temmuz, devletin Alevi toplumuna bakışının miladı olarak bilinir. 1993 yılında Sêwas'ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri için bir araya gelen yazarlar, ozanlar ve düşünürler, kalabalık bir grubun kuşattığı Madımak Oteli'nde, çoğunluğu Alevi 33 sanatçı ve aydın ile 2 otel çalışanının yanarak ve dumandan boğularak can vermesiyle sonuçlanan bir katliam yaşandı. 33 yıl geçmesine rağmen olayın "derin bağlantıları" hâlâ aydınlatılamadı, sorumlular hesap vermedi ve devlet bugüne dek özür dilemedi.
Bu dosyamızda, Madımak Katliamı'na giden süreç, katliam günü yaşananlar, dönemin hükümet ve devlet yetkililerinin tutumu ile bu katliamın aslında tek başına bir "münferit olay" olmadığı; Maraş'tan Çorum'a, zorunlu din dersinden Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yapısına uzanan, Türk devletinin kuruluşundan bu yana süregelen bir devlet politikasının halkası olduğunu ele alacağız.
KATLİAMA GİDEN SÜREÇ
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından düzenlenen şenlikler kapsamında, dönemin Sêwas (Sivas) Valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak çok sayıda yazar, ozan ve aydın 1 Temmuz 1993'te Sêwas'a varmıştı. Aralarında Aziz Nesin, Metin Altıok, Asım Bezirci, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen ve Muhlis Akarsu gibi isimlerin de bulunduğu 51 kişilik grup Madımak Oteli'nde konaklamıştı.
Şenliklerin daha ilk gününden itibaren kentte gerginlik tırmandırılmış; yerel basında halkı kışkırtan manşetler atılmış, el altından bildiriler dağıtılmış ve Aziz Nesin'in Salman Rüşdi'nin ‘Şeytan Ayetleri’ adlı eserini Türkçeye kazandırmış olması bahane edilerek şenliğe katılanlar hedef gösterilmişti.
2 TEMMUZ: SAATLER İÇİNDE BÜYÜYEN KUŞATMA
Öğlen saatleri: Cuma namazı çıkışında çeşitli camilerden çıkan kalabalık bir grup, "Sivas laiklere mezar olacak" sloganlarıyla Kültür Merkezi'ne doğru yürüyüşe geçmişti.
Öğleden sonra: Göstericiler Hükümet Meydanı'na yönelmiş, Hükümet Konağı’nı taşlamaya başlamışlardı. Ardından kalabalık Madımak Oteli çevresine ulaşmıştı. "Kahrolsun laiklik", "Şeriat gelecek vaat ettik gelecek" türünden sloganlar atılmış, yeni dikilen Halk Ozanları heykeli yıkılıp sürüklenerek ateşe verilmişti.
Akşamüzeri: Valiliğin İçişleri Bakanlığı'na sunduğu rapora göre kalabalık saat 18.00 itibarıyla 15 bin kişiye ulaşmış, bu kalabalığın o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmadığı resmi belgelerde de yer almıştı.
Akşam saatleri: Otel önündeki araçlar ateşe verilmiş, otelin camları kırılmış, yaklaşık iki saat süren kuşatmanın ardından otel alevler içinde kalmıştı.
Gece: İçeride mahsur kalanlardan 33 yazar, ozan ve aydın ile 2 otel çalışanı yanarak ve dumandan boğularak yaşamını yitirmişti. Kuşatma sırasında iki saldırgan da ölmüştü. Aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu 51 kişi ise ağır yaralı olarak kurtulabilmişti.
Tanıklıklar ve dönemin görüntüleri, güvenlik güçlerinin saatler süren kuşatma boyunca kalabalığı dağıtmak için yeterli müdahalede bulunmadığını, itfaiyenin olay yerine geç ulaştığını ve mevcut ekiplerin büyüyen yangına karşı yetersiz kaldığını ortaya koymuştu.
Vali Karabilgin'in kendisi de protesto edilmesine rağmen kuşatmaya gerçek anlamda müdahale edilmemişti. Olayın ardından kentte iki günlük sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti.
HAYATINI KAYBEDENLER
Madımak Oteli'nde yaşamını yitirenler arasında Yazar ve Eleştirmen Asım Bezirci, Ozan Nesimi Çimen, bağlama virtüözü Muhlis Akarsu, Şair Metin Altıok, sanatçı Hasret Gültekin ve halk müziği sanatçısı Edibe Suları gibi isimler bulunuyordu. Hayatını kaybedenlerin en yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en genci ise bir folklor gösterisi için Sêwas'a gelen 12 yaşındaki Koray Kaya’ydı.
Otelde konaklamakta olan Hollanda vatandaşı Carina Cuanna Thuijs de katliamda hayatını kaybetti. Madımak'tan ağır yaralı kurtulan ve kuşatma sırasında Ankara'yla telefon teması kurmaya çalışan Aziz Nesin ise, dokuz gün sonra hayatını kaybeden şair Metin Altıok'un cenazesinde devletin sorumluluğuna dikkat çeken açıklamalar yapmaya devam etmişti.
DEVLETİN KATLİAM KARŞISINDAKİ TUTUMU
Madımak Katliamı'nın belki de en çok tartışılan boyutu, devletin ve dönemin siyasi iktidarının olaya verdiği tepki olmuştu. Saatler süren kuşatma sırasında ne valilik ne de Ankara'daki hükümet kanadı kalabalığı dağıtacak kararlı bir müdahale emri vermemişti. Aziz Nesin'in, faillerin henüz oteli yakmadan önce dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü'yü arayarak yardım istediği, İnönü'nün ise takviye güç gönderileceği ve kimseye zarar gelmeyeceği yönünde söz verdiği biliniyor; ancak bu söz tutulmamıştı.
‘MÜNFERİT OLAY’ SÖYLEMİ
Katliamın ardından devletin en üst kademelerinden yapılan açıklamalar, kamuoyunda büyük tepki toplamıştı. Söz konusu açıklamalar, olayı bireysel bir provokasyona indirgeyen ve devletin sorumluluğunu geri plana atan bir dil kullanması bakımından dikkat çekiciydi.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel: Olayı münferit bir hadise olarak nitelendirdi. Ağır bir tahrikin halkı galeyana getirdiğini, güvenlik güçlerinin ellerinden geleni yaptığını ve aslında gruplar arası bir çatışma yaşanmadığını, yalnızca bir otel yangınından kaynaklanan can kaybı olduğunu öne sürdü.
Başbakan Tansu Çiller: Otel dışındaki halkın bir zarar görmediğini vurgulayan, kamuoyunda "Çok şükür" ifadesiyle hatırlanan bir açıklama yaptı.
Sêwas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu: Olayları hiçbir zaman "katliam" olarak nitelendirmedi. Yıllar sonra dahi bu olayı katliam olarak adlandırmadığını yineledi ve otele sığınanların pencereleri açmaması gerektiğini vurgulayan sözleriyle tartışma yarattı.
Aziz Nesin ise kurtulduktan sonra düzenlediği basın açıklamalarında, kuşatma sırasında "Gazanız mübarek olsun" diye bağıran Belediye Başkanı Karamollaoğlu'nu kalabalığı kışkırtmakla suçladı. Devletin tepkisizliğine dönük eleştiriler üzerine İnönü'nün verdiği yanıt da kamuoyunda geniş yankı buldu. Yetkisinin olmadığını söyleyerek sorumluluğu reddetti.
SORUŞTURMA, YARGILAMA VE ZAMANAŞIMI
Katliamın ardından açılan davada sanıkların bir kısmı yıllar süren yargılama sürecinde firar etti. Bunlardan biri olan ve davanın bir numaralı sanığı olarak kabul edilen Sêwas Belediye Meclisi üyesi, 2011 yılında öldüğü iddia edilerek gizlice defnedildi. Mağdur avukatlarının talebiyle yapılan DNA testi bu iddiayı doğruladı.
Yirmi yılı aşkın süren dava, 2012 yılında zamanaşımı gerekçesiyle düşürüldü. 2014'te de dava resmen kapandı. Sivil toplum kuruluşları ve siyasi partilerin "insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı uygulanamaz" yönündeki talepleri karşılık bulmadı. Mahkeme, bu suçun kamu görevlilerince değil siviller tarafından işlendiği gerekçesiyle zamanaşımının uygulandığını açıkladı.
Bugüne kadar ne Madımak Oteli'nin "Utanç Müzesi"ne dönüştürülmesi talebi karşılandı ne de devletin üst kademelerine uzanan sorumluluk zinciri yargı önüne çıkarıldı. Aile ve dernekler, katliamın arkasındaki "derin elin" hala aydınlatılmadığını, asıl karar vericilerin hesap vermediğini her yıl yineliyorlar.
BASINDA ÇARPITMA GİRİŞİMLERİ
Katliamın üzerinden geçen yıllarda, bazı medya organlarının sanıkları aklamaya ve mağdurları suçlu konumuna düşürmeye yönelik haberler yaptığı da kayıtlara geçti. Bu yayınlardan en çok tepki çekeni, ölenlerin aslında kurşun yarasıyla can verdiği iddiasıydı. Söz konusu fotoğrafları ilk kez yayımlayan gazeteci ise yıllar sonra bu iddianın gerçeği çarpıttığını, kurşun yarası olarak gösterilen görüntünün aslında bir saç örgüsü olduğunu açıklamıştı.
Madımak Oteli'nin alt katına 2000'li yıllarda bir kebapçı açılması da kamuoyunda büyük tepkiyle karşılandı. Bu tepkiler sonucunda 2010 yılında otel kamulaştırılarak kebapçı kapatıldı; ancak "Utanç Müzesi" talebi bugüne dek karşılanmadı.
DEVLETİN SÜREGELEN ALEVİ POLİTİKASI
Madımak Katliamı'nı sadece 1993 yılına özgü bir katliam olarak okumak, meselenin tarihsel boyutunu gözden kaçırmak anlamına gelir. Cumhuriyet tarihinde Alevi toplumunu hedef alan toplu şiddet olayları, benzer bir örüntüyü tekrarlar. Kışkırtıcı söylemlerle başlayan gerginlik, güvenlik güçlerinin tarafsız kalarak müdahaleyi geciktirmesi ve ardından gelen “münferit olay” açıklamaları, katliamın planlı olduğunu gösteriyordu.
Bu katliam örüntüsünün kökleri Cumhuriyet öncesine kadar uzanır. Alevi inanç merkezlerine cami inşa etme, bu merkezlere Sünni din görevlileri atama ve Alevi toplumunu hakim olan Sünni mezhebe dönüştürme yönündeki politikaların izleri 16’ncı yüzyıl Osmanlı yönetimine kadar sürer. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte hilafetin kaldırılmasının ardından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı da laik bir kurum olması beklenirken fiilen yalnızca Sünni-Hanefi inanç esaslarını koruyup geliştiren bir yapıya dönüşmüştü. Bu da Alevi örgütlerince "yeni bir hakim millet anlayışının" kurumsallaşması olarak değerlendirilmişti.
MARAŞ KATLİAMI (1978)
Mereş’te (Maraş) 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında yedi gün süren saldırılarda, resmi rakamlara göre 111 ile 120 arasında Alevi katledilmişti. 559'a yakın ev ve 290 civarında işyeri tahrip edilmişti. Saldırılar öncesinde kentte kimlerin hedef alınacağına dair adres tespitleri yapıldığı, olayların önceden planlandığı sonraki yıllarda ortaya çıkan tanıklık ve raporlarla belgelenmişti. Olayların hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş ve bu katliam, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin gerekçelerinden biri olarak sunulmuştu.
ÇORUM KATLİAMI (1980)
1980’nin Mayıs- Temmuz ayları arasında Çorum'da, çoğunluğu Alevilerin yaşadığı Milönü Mahallesi hedef alınmıştı. Resmi kaynaklara göre 57 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlercesi ise yaralanmıştı. Saldırılar öncesinde kentteki emniyet yöneticilerinin değiştirilerek yerlerine farklı isimlerin atandığı, polis ve askerlerin müdahaleyi geciktirdiği, hatta bazı saldırılara onların da karıştığı yönünde tanıklıklar olmuştu. Dönemin İçişleri Bakanı olayı "solun bir tertibi" olarak nitelendirmiş, dönemin Başbakanı da sorumluluğu muhalefete yöneltmişti.
GAZİ MAHALLESİ OLAYLARI (1995)
12 Mart 1995’te İstanbul Gazi Mahallesi'nde bir kahvehanenin silahlı saldırıya uğramasının ardından başlayan ve günlerce süren olaylarda, çoğunluğu Alevilerden oluşan onlarca kişi yaşamını yitirdi. Bu olay da literatürde Mereş, Çorum ve Sêwas ile birlikte anılan, Alevi toplumuna yönelik toplu katliam vakalarından biri olarak değerlendirilir.
KURUMSAL ASİMİLASYON POLİTİKALARI
Alevi örgütlerine göre, fiziksel şiddet olaylarının ötesinde devletin kurumsal yapısı da Alevi kimliğini görünmez kılan ya da Sünni-Hanefi çerçeveye eklemleyen bir işleyişe sahiptir. Buna göre, Diyanet İşleri Başkanlığı yalnızca Sünni-Hanefi inanç ölçülerini esas alarak yapılandırılmış, cami ve mescit ağı devlet bütçesinden finanse edilirken cem evlerine ibadethane statüsü tanınmamıştır.
Yine 12 Eylül Anayasası ile zorunlu hale getirilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi, Alevi örgütlerince ve hukukçularca fiilen bir Sünni İslam dersi olarak değerlendirilmektedir. Bu dersin asimilasyoncu niteliği hem iç yargı hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarıyla tescillenmiş olmasına rağmen uygulamadan vazgeçilmiş değildir.
AİHM'in Alevi yurttaşların talepleri doğrultusunda verdiği kararların hükümet tarafından açıkça tanınmadığı, kamuoyu önünde "yanlış" ilan edilerek uygulanmayacağının belirtildiği örnekler mevcuttur.
2022 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevi kurumlarının önemli bir kesimi tarafından temsiliyetten yoksun, devlet güdümlü ve asimilasyonist bir adım olarak değerlendirildi.
Bu çerçeveden bakıldığında Madımak'ta yaşanan, devletin kurumsal düzeyde sürdürdüğü tek tipleştirme anlayışının sokakta aldığı en kanlı biçimlerden biridir. Mereş’ten Çorum'a, Gazi'den Sêwas'a uzanan zincirde tekrar eden ortak nokta, devletin saldırı anında tarafsız kalması, ardından da sorumluluğu ‘münferit’ faillere ya da karşı tarafa yıkan bir dil kullanmasıdır.
YÜZLEŞMEYEN DEVLET, KAPANMAYAN YARA
Sêwas davasının zamanaşımına uğraması, faillerin bir kısmının hiçbir zaman yargı önüne çıkarılmaması ve Madımak Oteli'nin uzun yıllar boyunca sıradan bir işletme olarak kullanılmaya devam etmesi, devletin bu katliamla hesaplaşma konusundaki isteksizliğinin somut göstergeleridir. Alevi örgütleri, her yıl 2 Temmuz'da düzenledikleri anmalarda aynı taleplerini yineliyorlar. Katliamın tüm yönleriyle yeniden soruşturulması, devletin en üst kademesine uzanan sorumluluğun ortaya çıkarılması, firari sanıkların yargı önüne getirilmesi ve Madımak Oteli'nin bir "Utanç Müzesi"ne dönüştürülmesi en temel taleplerdir.
Madımak Katliamı, bir gecede 35 insanın canına mal olan bir yangın değildi. Cumhuriyet tarihi boyunca tekrar eden bir devlet refleksinin en görünür halkalarından biriydi. Bu yüzleşme gerçekleşmediği sürece, Mereş’ten Çorum'a, Gazi'den Sêwas'a uzanan bu zincirin son halkası olmayacağı yönündeki kaygılar da güncelliğini korumaya devam ediyor.
Her yıl 2 Temmuz'da Sêwas'ta, İstanbul'da ve pek çok kentte düzenlenen anma etkinlikleri, bu meselenin sadece geçmişe değil bugüne dair de olduğunu hatırlatıyor. Cemevlerinin hukuki statüsü, zorunlu din dersi uygulaması ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yapısı gibi konularda somut bir adım atılmadığı sürece, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebi güncelliğini koruyacak ve Sêwas'ın hafızası canlı tutulmaya devam edecektir.