Madımak’tan ‘sağ çıkan’ Ali Çağan: Hayatta kalmaktan utandım, sağ çıkmak ağır bir yük

Ali Çağan: “Bu katliamdan sağ çıkmış olmak omuzlarıma çok ağır bir sorumluluk yükledi. Yaşananlardan sonraki birkaç yıl boyunca yakın çevrem dışındaki hiç kimseye o yangından kurtulduğumu söyleyemedim; hayatta kalmış olmaktan utandım.”

ALİ ÇAĞAN

Sivas Katliamı'nın üzerinden geçen otuz üç yıla rağmen hafızalardaki yangın sönmedi. O uğursuz 2 Temmuz günü Madımak Oteli'nin birinci katında, alevlerin ve dumanın tam ortasında olan; Hasret Gültekin'in son sözlerine, insanlığın ise sustuğu o anlara tanıklık eden Ali Çağan ile toplumsal yüzleşmeyi, adalet arayışını ve bitmeyen o "ölüm sessizliğini" konuştuk.

ÖLÜM SESSİZLİĞİ VE İLK İŞARETLER

Sivas'a geldiğinizde şehirdeki hava nasıldı? Bir gerginlik hissediyor muydunuz?

Şehirde adeta bir ölüm sessizliği vardı. Pir Sultan Abdal etkinlikleriyle ilgili duvarlardaki afiş ve pankartların hiçbirine dokunulmamıştı. Hatta 1 Temmuz akşamı konser alanına giderken Hasret Gültekin'e, "Hiçbir afişe, hiçbir pankarta dokunulmamış" dediğimi hatırlıyorum. Doğrusu, Sivas gibi bir yerde bu sakinlik bize biraz garip ve şaşırtıcı gelmişti.

Binlerce kişinin otelin önünde toplandığını gördüğünüzde ne hissettiniz? Sloganları duyduğunuzda aklınızdan neler geçti?

Grubun ilk gelişi çok kritikti. İsviçre'den gelen misafirim Celal Yıldız ve Hasret Gültekin ile Cumhuriyet Restoranı'nın asma katında yemek yiyorduk. O sırada yaklaşık 7-8 kişilik sakallı bir grup, slogan atarak önümüzden geçti. Restorancı bizi hemen üst kata saklayıp, "Sizin burada olduğunuzu anlarlarsa dükkana da saldırırlar" dedi. İlk gördüğümüz topluluk bu kadardı fakat cuma namazından sonra ve mesai bitimiyle kalabalık iyice tırmandı. Otelin yakıldığı saatlerde sayıları 15 bin kişiyi bulmuştu. Her saat geçtikçe kaygılarımız daha da arttı. Taşlar isabet ettikçe bina deprem oluyormuş gibi sallanıyordu; inanılmaz korkutucu bir gürültü ve panik vardı.

YANGININ ORTASINDA: BARİKATLAR VE TELEFONDAKİ TAŞ SESLERİ

Otelin taşlanması ve araçların ateşe verilmesi sırasında neler yaşandı?

İlk olarak kadınları ve çocukları dördüncü kata çıkardık, bizler ise birinci kattaydık. Aklımıza oteli yakabilecekleri hiç gelmemişti. Polis kordonunu yarıp içeriye saldıracaklarını düşünerek barikat kurmuştuk. Taşlar isabet ettikçe bina deprem oluyormuş gibi sallanıyordu; inanılmaz korkutucu bir gürültü ve panik vardı. O sırada hükümet yetkilileri bize, "Kılınıza bile zarar gelmeyecek" diyerek güvence veriyordu. Hatta Aziz Nesin elindeki telefonu Erdal İnönü'ye uzatıp, "Sayın İnönü, duyuyor musunuz taş seslerini?" diyerek dışarıdaki vahşeti telefondan dinletmişti.

Alevlerin otelin içine girdiği anı nasıl hatırlıyorsunuz? Duman ve panik ortamı nasıldı?

Dün gibi hatırlıyorum. Önce otelin önünde duran Arif Sağ'a, Muhlis Akarsu'ya ve bana ait olan üç arabayı tahrip ettiler. Ardından bu araçların depolarından çektikleri benzinle ve dışarıdan taşıdıkları betonlarla oteli ateşe verdiler. Biz hâlâ birinci kattaydık. Sigara kullanmadığım için yoğun duman beni herkesten önce etkiledi. En son Hasret'e, "Nefes alamıyorum" diyerek açık olan bir pencereye doğru koştum. Meğer karşı binadan silah doğrulttukları için kimse o pencereye yanaşmıyormuş; benim bundan haberim yoktu.

Derin bir nefes alıp içeri dönerken Aziz Nesin'in koruması, "Oradan atla" diye seslendi. Pencere ile yan bina arasındaki saçağa atladım. Ancak yan binanın balkonunda bekleyen insanlar ellerindeki sopalarla ayaklarıma vurup, "Nereden girdiyseniz oradan çıkın" diyerek küfrettiler. Mecburen geri çekildim. O sırada komiser Mehmet, karşı binadakilere, "Otel yanıyor, insanlar ölüyor" diye feryat etti. Onlar ise "Olsun, nereden girdilerse oradan çıksınlar" diye karşılık verdi. Kısa süre sonra telsizden dördüncü kata merdiven dayandığı anonsu duyuldu. Ben, akşam televizyonda canlarımızın katledildiğini duyana kadar herkesin o merdivenle güvenli alana tahliye edildiğini sanıyordum.

Daha sonra Komiser Mehmet mutfağın camını kırdı ve Büyük Birlik Partisi'nin (BBP) il binasına girdik. İçerideki sert tartışmaların ardından bizi kabul ettiler. Celal Yıldız bana, "Seni Alibaba Mahallesi'ne götüreyim, orada tanırlar, güvende olursun" dedi. Tam kapıya yönelmişken, "Hesap vermeden nereye gidiyorsunuz?" diyerek ellerimizi yakaladılar. İçeride birisi, "Dün ötüyordunuz, bugün de ötsenize" diye küfrediyordu. Murtaza Demir, "Kim ötüyordu?" diye sorunca adam beni işaret ederek, "İşte bu ötüyordu" dedi. Orada yaklaşık 1 buçuk saat kaldık. Hedef olmamamız için lambaları söndürdüler. En sonunda Emniyet Müdürlüğü'nden gelen bir otobüsle bizi oradan çıkardılar.

‘BİZİ KATLİAMCI GRUPLA YAPAYALNIZ BIRAKTILAR’

Polis, asker veya itfaiyenin müdahalesini nasıl gözlemlediniz?

Ortada hiçbir kurtarma çabası yoktu. İtfaiye aracı otele yaklaşmaya çalıştığında insanlar tekerleklerin önüne yatıyordu. Asker geldiğinde ise kalabalık, "En büyük asker bizim asker" sloganları attı ve askerler çekip gitti. Bizi katliamcı grupla yapayalnız bıraktılar. Öğrendik ki polislerin bir kısmı o gün şehirdeki bir spor etkinliğine kaydırılmış, usta askerler ise asılsız ihbarlarla şehir dışına çekilmişti. Yangın büyüyene kadar hiçbir gerçek müdahale görmedik.

Emniyetin bu saldırılarda parmağı var mı?

Kesinlikle var. O gün Sivas'ta evlerin kapılarının altından atılan "Müslüman Kamuoyuna" başlıklı o karanlık bildiri, ertesi gün gazetelerde yayımlandı. Daha sonra bu bildirinin emniyetin faks makinesinden çekildiği ortaya çıktı.

Saldırı anlarında sizi hayatta tutan tek düşünce neydi?

Açıkçası hiçbirimizin aklına o günün böyle korkunç bir katliamla biteceği gelmemişti. Dönemin koalisyon hükümeti ortakları ve Ankara'daki yetkililer bize sürekli güvenceler veriyordu. Büyük bir korku hissetsek de durumun eninde sonunda kontrol altına alınacağını ve sağ salim çıkacağımızı düşünüyorduk. Bir de yanımızda bizden çok daha genç arkadaşlarımız vardı; onlara moral ve direnç vermek zorundaydık. Korkup bir köşeye sinmek gibi bir lüksümüz yoktu.

Otelde dumandan boğularak veya yanarak hayatını kaybeden insanların son anlarına tanıklık ettiniz mi?

Alevler birinci kata ulaşıp duman her yeri kaplayınca, kendimi can havliyle pencereye attığım için içeride kalanların son anlarına şahit olamadım. Olanları ancak Emniyet Müdürlüğü'ne ulaştığımızda öğrenebildim.

Emniyetteyken Aziz Nesin'in ikinci koruması bizi dördüncü kattaki geniş bir alana çıkardı. Hedef olmamamız için televizyonu açıp odanın lambalarını söktü. Silahsız olan bu polis memuru, daha sonra yanımıza iki tane çift şarjörlü Kalaşnikof tüfekle döndü. Dışarıdaki güruhun emniyeti basmasından şüpheleniyordu. Bize, "Eğer buraya gelirlerse, beni öldürmeden sizin kılınıza bile dokunamazlar" dedi. Akşam haberleri izleyince, o polisin durumun vehametinden daha önceden haberdar olduğunu ve kendince böyle bir önlem aldığını anladım.

Emniyete ilk girdiğimizde bazı genç arkadaşlarımız, polislerin aralarında "15 ölü varmış" diye konuştuklarını söylemişlerdi. İnanmayıp bir polise sorduğumda, "Sizinle ilgisi yok, dışarıdaki grubu dağıtırken askerle çıkan arbededendir" dedi. Ben de arkadaşları bu sözlerle teselli ettim. Ancak haber bültenleri başladığında acı gerçeği öğrendik.

SAĞ KURTULDU DEĞİL, SAĞ ÇIKTI’

Bu katliam, hayatınızı, kimliğinizi ve toplumla olan ilişkinizi nasıl değişirdi?

Bu katliamdan sağ çıkmış olmak omuzlarıma çok ağır bir sorumluluk yükledi. Yaşananlardan sonraki birkaç yıl boyunca yakın çevrem dışındaki hiç kimseye o yangından kurtulduğumu söyleyemedim; hayatta kalmış olmaktan utandım. Televizyonda yitirdiğimiz arkadaşlarımızın isimleri tek tek okunurken içimden bir ses, "Keşke otele geri dönüp ben de onların yanına uzansaydım" diyordu.

Bu yüzden kurduğumuz hafıza merkezinde "sağ kurtuldu" yerine "sağ çıktı" ifadesini kullanmayı tercih ediyoruz. Çünkü o an bana sorulsaydı, hayatta kalmak yerine otelde arkadaşlarımla kalmayı tercih edebilirdim. Bu çok ağır bir yük. Bunu bugün yurt dışında insanlara anlattığımızda, bize şaşkınlıkla, "Bu hangi filmin sahnesi?" diye soruyorlar. Yaşananların bir film değil, çıplak bir gerçek olduğunu insanlara aktarmak ve orada katledilen canların anısını yaşatmak için o günden beri mücadele etmeye devam ediyorum.

Hayatınızın her döneminde bu canları yaşatmak istemenizin temel motivasyonu nedir?

Hayatımın her döneminde elimden geldiği kadar bu canların anısının yaşatılmasını, unutulmamasını istiyorum. Çünkü ne zaman bir katliamı unuttuysak, egemenler başka bir katliamla bize kendilerini yeniden hatırlattılar. Her yıl ömrümden 2 Temmuz'u söküp çıkarmak istiyorum ama çıkmıyor, olmuyor.

Bu mücadele sadece onların anısını yaşatmak için değil, aynı zamanda Alevi toplumunun ve diğer azınlıkların benzer acıları tekrar yaşamaması için de hayati, değil mi?

Kesinlikle öyle. Çünkü bu katliamları yapanlar, yönetimler tarafından korunacaklarının güvencesini alıyorlar. Dolayısıyla bu ülkede yaşadığınız sürece şunu düşünün: Alevi’yseniz suçlusunuz, Kürt’seniz suçlusunuz, emekçiyseniz suçlusunuz. Onlar Alevinin kendi kalıplarına uyanını istiyorlar; Kürdün kendileri gibi olanını seviyorlar, işçinin de patron ne derse boyun eğenini makbul görüyorlar. Eğer bu dayatılan kimliklerin dışına çıkıyorsanız, potansiyel olarak suçlusunuz demektir. Egemen güçler o zaman kendilerinde sizi katletme, aşağılama ve yok sayma hakkı buluyorlar. Demokratik ülkelerde süreç böyle işlemez. Ama bizim ülkemizde maalesef katiller her zaman korunup kollanıyor.

‘GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEYEN BİR TOPLUM BARISI SAĞLAYAMAZ’

Türkiye toplumunun bu katliamla gerçek anlamda yüzleştiğini düşünüyor musunuz?

Asla, hiç yüzleşmedi. Bir katliamdan bahsettiğiniz zaman birileri çıkıp, "Benim annem küçükken sobaya odun atarken, içinde böcek varsa yanmasın diye odunu önce yere vururdu" diyerek merhamet güzellemesi yapıyor. Evet, bizim mayamızda, kültürümüzde böyle bir şefkat var. Ancak böyle bir kültürün yeşerdiği bu topraklarda, "Yak ulan yak" diye bağıran 15 bin insanın gözü önünde bir otelin ateşe verilmesi ve bu kadar canavarca kitlelerin yetiştirilmiş olması, sistemde bir şeylerin çok ciddi biçimde ters gittiğini gösteriyor.

Eğer bu toplum gerçekten yüzleşmiş olsaydı, katledilen canlarımızın aileleri çocuklarının odalarını 30 yıldır hiç dokunmadan aynı şekilde muhafaza etmek zorunda kalmazdı. Devlet bu katliamların hesabını doğru düzgün sormuş olsaydı; sadece Sivas değil, Çorum, Maraş, Malatya, Roboski, Suruç, Ankara... Hepsiyle tek tek yüzleşilmesi gerekirdi. Geçmişle yüzleşilmediği takdirde bu ülkede barış, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler asla kök salamaz.

Sıkça dile getirilen "kardeşlik" söylemine dair ne düşünüyorsunuz?

Sürekli, "Alevi-Sünni kardeştir, Kürt-Türk kardeştir" deniyor. Yok kardeşim, öyle bir şey yok. Ben bu samimiyetsiz kardeşlik vurgusunu istemiyorum. Kardeş olmamız da gerekmiyor zaten. Ortadoğu kültüründe büyük kardeşler her zaman küçük kardeşleri ezmiştir, sömürmüştür. Biz kardeş olmayalım; her birimiz kendi kimliğiyle, rengiyle ayrı neysek o olarak kalalım ama birbirimizin varlığına saygı duyalım. Bizim asıl istediğimiz ve ihtiyacımız olan şey budur.

Katliamlarla yüzleşmeyi reddeden bir toplum, kalıcı bir toplumsal barışı sağlayabilir mi?

Sağlayamaz. Ancak, barış için son noktaya kadar ısrar etmekten başka seçeneğimiz yok. Şahsen çok büyük bir umudum olmasa da bu davanın son ana kadar takipçisi olmak zorundayız. Çünkü barıştan başka çaremiz yok. Barışa en çok Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin ve tüm ötekileştirilmiş grupların ihtiyacı var. Yapmamız gereken, tüm bu kesimleri bir araya getirip egemen güçleri barışa mecbur edecek güçlü bir irade ve yöntem bulmaktır.

Egemenler bizi sürekli parçalıyor, kendileri ise hep blok halinde duruyor. Biz parçalı kaldığımız sürece her birimiz ayrı ayrı yem oluyoruz. Dolayısıyla önümüzdeki en büyük sorun ve aşmamız gereken engel tam olarak budur. Barışa, demokrasiye, insan haklarına ve özgürlüklere açlık duyan tüm insanların yan yana gelmesini sağlayacak ortak bir formülü mutlaka bulmalıyız.