Türkiye ve Kürdistan’da son dönemde kadınlara yönelik saldırılar ve kadın cinayetlerinde artış yaşanıyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun (KCDP) mayıs ayı raporuna göre 16 kadın cinayeti işlendi.
KCDP’nin 2026 yılının ilk 5 ayına ilişkin yayımladığı raporda, Türkiye’de 118 kadın cinayeti işlendi, 132 kadının ölümü ise “şüpheli ölüm” olarak kayıtlara geçti.
Raporda ayrıca, kadın cinayetlerinin yanı sıra kadınları toplumun dışına itmeye yönelik politikaların sürdüğü de ifade edildi.
Kadınlara yönelik sistematik saldırıları ve çözüm önerilerini, Jineoloji Akademisi’nden yazar Nesrin Akgül, ajansımıza değerlendirdi.
‘KADIN CİNAYETLERİNİN SEBEPLERİNİ GÜNCEL OLAYLARLA İZAH EDEMEYİZ’
Kadın cinayetlerinin güncel politik nedenlerle açıklanamayacağını ve bunun binlerce yıllık bir zihniyetin ürünü olduğunu dile getiren Nesrin Akgül, şunları söyledi: “Kadın cinayetlerine dair sebepler, sadece güncel olaylarla izah edilecek bir durum değil; binlerce yıllık bir zihniyetin kendini sürdürme halidir. Bu nedenle yapısal ve tarihi bir sorundur.
Güncel olarak bu kadar büyük bir kriz haline gelmesi, sistemin krize girmesi ve bu sistemden çıkışın sağlanamamasıyla ilgilidir. Özellikle aile içerisindeki ilişkilerde erkeğin daha fazla iktidarlaşma ve o iktidarını büyütme çabası, yani yaşanan ‘erkeklik krizi’, kadın cinayetlerinin artmasına sebep oluyor.”
Yaşananların yerel boyutlarına da dikkat çeken Nesrin Akgül, şöyle devam etti: “Tabii bunun yerel ayakları da var. Coğrafyamızdaki savaşın etkisi, mevcut iktidarın siyasal İslam zihniyeti ve kapitalist modernitenin kadını metalaştıran yaklaşımları bu krizi derinleştiriyor.
Toplumdaki eril zihniyet, aile kurumunu sürdürülemez bir hale getirmiş durumda. Çözümsüzlük politikaları ve yeterli hukuki, sosyal, eğitsel önlemlerin alınmaması, kadın sorununun bir ‘erkeklik sorunu’ olarak büyümesine ve kadın kırım politikalarının artmasına yol açıyor.”
‘KOMÜNLERİN KADINLARLA BİRLİKTE İNŞA EDİLMESİ ESAS ALINMALIDIR’
Kadınlara yönelik kırım politikalarının çözümünün komünleşmekten geçtiğine işaret eden Nesrin Akgül, Önder Apo’nun son paradigmasının buna dair bir çözüm sunduğunu ifade ederek şöyle konuştu: “Komün, karakteristik olarak devlet dışı olanı tanımlar; ideolojik tanımı budur. Devleti ‘erkek aklı’ olarak tanımlarsak, devlet dışında kalanlar hem halklar hem de cins kimliğiyle kadınlar olur. Komün, sistem dışına itilenlerin alternatif yaşam arayışıdır ve toplumun yaralandığı yerden kendisini inşa eden bir mekanizmadır.
Önder Apo'nun Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu'nda komünlerin kadınlarla birlikte inşa edilmesini esas alması önemlidir; çünkü toplumsal krizlerin kaynağı kadın-erkek ilişkileridir. Komünal sosyalizm, bu ilişkileri ‘özgür eş yaşam’ üzerinden yeniden dizayn etmeyi hedefler. Burada dengesizliği yıkacak olan kadın aklıdır. Bu inşa süreci sadece şekli bir varlık değil, erkeğin kendisini eril akıldan uzaklaştırması ve kadınla birlikte yeni bir yaşamı hem bedensel hem düşünsel olarak inşa etmesi anlamına gelir.”
‘KOMÜN KENDİ AKLINI ÜRETMELİDİR’
Komünleşmeye yönelik çekincelere de değinen Nesrin Akgül, komünleşmenin başarılabilecek bir paradigma olduğunu, bunun için inanmak gerektiğini belirterek şunları söyledi: “İnanmak, başarıyı getirir. Tarihin bu yönde olduğuna ve bunun gerçekleşebileceğine inanmak lazım. Başarılması, tamamen bu uğurda mücadele etmekle ilgilidir. Komün kendi aklını üretmeli; ancak bunun için tutku, azim, gönüllülük ve komünal bir yoldaşlık sistemi gerekir. Ne kadar toplumsal olursak ve toplum için yaşarsak, bu o kadar gerçekleşebilir.
Bütün toplumsal ütopyalar önce inanmakla başlamıştır; bin kilometrelik yolun da ilk adımla başlaması gibi bir durumdur bu.”