Prof. Kothari: Abdullah Öcalan ile Gandhi’nin fikirleri arasında benzerlik var

Önder Apo-Gandhi benzerliğine dikkat çeken Miloon Kothari, “Kürt halkının düşünceleri ile bu iki liderin fikirleri arasındaki ilişkiyi geliştirebilirsek, bu, hem Hindistan halkında hem de Gandhi’yi tanıyan Kürt halkında güçlü bir karşılık bulactır" dedi.

MILOON KOTHARİ

Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde insan hakları, zorunlu göç ve barınma hakkı gibi küresel ölçekteki kritik alanlarda uzun yıllar üst düzey çalışmalar yürüten ve uluslararası çatışma çözümleri konusunda derin bir tecrübeye sahip olan Profesör Miloon Kothari, Orta Doğu’nun en köklü sorunlarından biri olan Kürt meselesine ilişkin değerlendirmelerini ajansımızla paylaştı.

İnsan Hakları ve Sosyal Politika Bağımsız Uzmanı olan Miloon Kothari, halen Cenevre Uluslararası İlişkiler ve Kalkınma Çalışmaları Enstitüsü (IHEID) misafir profesör olarak görev yapıyor. Daha önce BM Doğu Kudüs Dahil İşgal Altındaki Filistin Toprakları ve İsrail Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu Komiseri bulunan Prof Kothari, BM İnsan Hakları Konseyi’nin Zorunlu Barınma Hakkı Özel Raportörü olarak da görev yaptı.

Prof. Kothari, Kürt meselesinin çözümüne ilişkin değerlendirmelerinde Güney Afrika’dan Kolombiya’ya uzanan tarihsel deneyimler ışığında "üçüncü taraf arabuluculuğu" mekanizmasının önemine dikkat çekti. Kothari ayrıca, Mahatma Gandhi ile Önder Apo’nun pratik deneyimlerden beslenen felsefi yaklaşımları arasındaki çarpıcı paralelliklere ve Hindistan ile Kürt halkı arasında geliştirilebilecek sivil diyalog imkanlarına işaret etti.

Birleşmiş Milletler bünyesinde insan hakları, barınma hakkı ve zorunlu göç gibi alanlarda uzun yıllar çalıştınız. Bu perspektiften bakıldığında, bugün Kürt sorununun özellikle Ortadoğu bağlamında en belirgin insan hakları boyutlarını nasıl tanımlarsınız?

Dört ülkeye yayılan Kürt halkının karşı karşıya olduğu krizin bütününe baktığımızda, temel meselenin kendi kaderini tayin hakkı (self-determination) mücadelesi olduğunu düşünüyorum. Bu mücadeleyi ağırlıklı olarak içsel kendi kaderini tayin hakkı (internal self-determination) olarak nitelendiriyorum, yani ilgili ülkelerde tam bir demokratik katılımın sağlanması.

Kürt lider Abdullah Öcalan, her konuyu daha iyi anlamayı sağlayan yaklaşımlar geliştirmiş ve "demokratik konfederalizm" ifadesini kullanmıştır; bence bu, son derece isabetli bir tanımdır. Dolayısıyla buradaki arayış, siyasi süreçlere tam demokratik entegrasyonun sağlanması, ulusal yasaların Kürtleri özgün bir halk olarak tanıması ve bu bağlamda bir özerkliğin (autonomy) hayat bulmasıdır. Bildiğimiz üzere Suriye ve Irak'ta halihazırda özerk bölgeler mevcut, fakat esasen bu bölgeler bile tam bir ulusal katılıma sahip değiller.

Bu yönüyle demokratik konfederalizm, yerel yönetimlerin daha fazla yetkiye sahip olması anlamına da geliyor. Sadece Batı Asya'da değil, ulus devletin giderek daha fazla merkezileştiği küresel ölçekteki tarihsel tecrübeler ışığında, İran, Irak ve Suriye'deki Kürt deneyiminin bir demokrasi modeli olarak kabul edilmesi son derece önemlidir.

Bu, diğer toplulukları da kapsayan bir yönetişim modelidir. Özetle, temel mücadelesinin bir tanınma ve kendi kaderini tayin etme mücadelesi olduğunu söyleyebilirim.

Dünyanın farklı bölgelerindeki çatışmaları ve barış süreçlerini yakından gözlemlediniz. Filistin'den dünyanın diğer ucuna uzanan bu uluslararası deneyimlerden, Kürt sorununun barışçıl ve sürdürülebilir çözümü için çıkarılabilecek en önemli dersler sizce nelerdir?

Bir bölgedeki çözümü dünyanın başka bir yerine doğrudan uyarlamanın zor olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak özerklik ve öz yönetim (self-rule) çizgisi üzerinden devam edecek olursak, dünyada çeşitli örnekler mevcut. İspanya'daki Bask ve Katalan halklarının geçirdiği dönüşüme bakabiliriz. Dünya genelinde, toprakları üzerindeki denetimi yeniden sağlayan veya korumayı başaran ve buraları esasen kendi kendilerine yöneten pek çok yerli halk (indigenous peoples) örneğini inceleyebiliriz.

Şüphesiz uluslararası deneyimler mevcuttur; ancak ben özellikle "Kürtlere özgü bir çözüm" geliştirilmesi gerektiğini kuvvetle savunuyorum. Kürt nüfusu içindeki bir arada yaşama kültürüne ve demokrasi tarihine saygı duyan bir çözüm. Burada yeniden Abdullah Öcalan’a atıfta bulunmak istiyorum. Ona sürekli referans vermemin sebebi, geliştirdiği fikir, kavram ve ilkelerin doğrudan pratikten, yani uygulamadan doğmuş olmasıdır. Kürtlerin farklı ülkelerde nasıl yaşadıklarını ve geliştirdikleri öz yönetim süreçlerinin evrimini bizzat gözlemlemiştir.

Şuna gönülden inanıyorum: Eğer Kürtlere gerekli alan açılırsa, siyasi tanınma sağlanırsa ve binlerce yıldır olduğu gibi özgün bir halk olarak kabul edilirlerse, bu soruna yönelik "Kürtlere özgü" bir çözüm elde etmiş oluruz. Hatta daha da ileri giderek, dünyadaki diğer halkların ve toplulukların da Kürt deneyiminden öğrenebileceği çok şey olduğunu söyleyebilirim.

İnsan hakları ve siyasi haklarla ilgili bir diğer sorum olacak. Kürtlerin yaşadığı dört ülkede kültürel haklar, siyasi temsil ve demokratik katılım gibi konular merkezi önemini koruyor. Sizce Kürt sorununa adil ve kalıcı bir çözümün temelini oluşturmak için hangi ilkeler esas alınmalıdır?

Bahsettiğimiz demokratik konfederalizm ve siyasi katılım ilkelerine ek olarak, Kürt deneyiminden süzülüp gelen en önemli ilkelerden biri toplumsal cinsiyet eşitliği (gender equality) ilkesidir. Bu çok önemlidir, nitekim Rojava'da ve diğer yerlerde bu durum açıkça görülmektedir. Özerk yapıların ve Kürt meclislerinin, kadınların katılımını en üst siyasi düzeylerde bile entegre etme çabası mevcuttur. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet eşitliği hayati bir ilkedir.

Bir diğer ilke ise üzerinde çok sık durulmayan, ancak Öcalan'ın sıklıkla bahsettiği "vicdan" ilkesidir. Bugün dünyada eksik olan şey; haysiyete, insan haklarına, öz saygıya ve özgün bir halk olarak kim olduğumuzun kabul edilmesine dayanan bir farkındalıktır. Kalıcı bir çözüm arayışında olduğumuza göre, bizi geleceğe taşıyacak bu ilkeleri korumak çok önemlidir.

Bir diğeri ise şüphesiz çevre adaleti (environmental justice) ilkesidir. Bu ilke, günümüz dünyası için son derece günceldir. Öcalan, yazılarının birinde buna "çevrenin intikamı" olarak da değinir. Bu, içinde yaşadığımız dünyaya saygı duymadıkça halklar olarak ileriye gidemeyeceğimizin kabulüdür. Geliştireceğimiz yönetim kademeleri ve bölgelerimizdeki kalkınma modelleri ne olursa olsun, çevreyle tam bir uyum ve saygı içinde olmalı, hatta çevrenin sürdürülebilirliğine katkı sunmalıdır. İleriye doğru yürürken beslememiz ve geliştirmemiz gereken ilkeler bunlardır.

Değerli Profesör, bir sonraki sorum Kürtlerin diğer toplumlarla olan ilişkileri üzerine olacak. Yakın zamanda "Hindistan ve Kürt Halkı: Bir Medeniyet Diyaloğunu Yeniden Başlatmak" başlıklı bir panele katıldınız. Hindistan ile Kürt halkı arasında kültürel, akademik ve sivil toplum düzeyinde bir diyalog geliştirme potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Büyük bir potansiyel olduğunu düşünüyorum. Hükümetlerin devletler arası ilişkiler geliştirirken çeşitli öncelikler nedeniyle zorlandığı bir dönemde, kültürel ve diğer iş birliği ile değişim biçimleri son derece önemlidir. Örneğin bildiğimiz kadarıyla Hindistan hükümeti ile Türkiye hükümeti şu an bu konuyu müzakere etmiyor veya tartışmıyor.

Bu bağlamda; entelektüel değişim, görsel ve sanatsal materyal alışverişi ve şu an tartıştığımız türden fikirlerin paylaşılması çok hayati bir rol oynamaktadır. Kürt Ulusal Kongresi’nin Hindistan’da yürüttüğü çalışmalar ve Hindistan medyasında Kürt sorununa dair giderek daha fazla materyalin yer alması, oldukça memnuniyet vericidir.

Bunun yanı sıra, Kürt halkıyla daha yakın ilişkiler kurmamızı kesinlikle zorunlu kılan çok önemli bir paralellik daha var: Abdullah Öcalan ile Mahatma Gandhi’nin fikirleri ve çalışmaları arasındaki yakınlık ve benzerlik. Kürt halkının düşünceleri ile bu iki liderin fikirleri arasındaki ilişkiyi geliştirebilirsek, bu durum hem Hindistan halkında hem de Mahatma Gandhi’yi tanıyan Kürt halkında çok güçlü bir karşılık bulacaktır.

İlkelerdeki benzerliklerin ötesinde, buradan çıkarılacak en önemli derslerden biri eylem (action) dersidir. Mahatma Gandhi’yi farklı kılan şey, sadece bir lider olması veya fikirleri ile düşünceleri değildi; o, bu fikirler doğrultusunda bizzat harekete geçti ve sömürgeciliğe karşı direnişi geliştirirken bu fikirleri olgunlaştırdı. Abdullah Öcalan’ın yazılarını okuduğunuzda ve dört ülkedeki Kürt halkının, Kürt liderlerin yürüttüğü çalışmaları incelediğinizde, bu fikirleri pratiğe dökme çabalarını net bir şekilde görebilirsiniz.

Kişisel olarak Hindistan'da, Kürt halkıyla daha yakın ilişkiler kurulmasının büyük bir yankı uyandıracağına inanıyorum. Hali hazırda Kürt halkıyla etkileşim içinde olduğumuzu, panel tartışmalarının yapıldığını ve bu faaliyetlerin büyüdüğünü görmek çok güzel. Umuyoruz ki bu durum siyasi düzeyde de bir etki yaratacaktır.

Abdullah Öcalan ile Mahatma Gandhi arasındaki benzerliklerden bahsettiniz, ancak Abdullah Öcalan 1999 yılından bu yana İmralı Adası'nda tutuklu bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Abdullah Öcalan hakkında, serbest bırakılmasına da atıfta bulunan farklı kararları var ve bunlardan biri de "Umut hakkı" (right to hope) olarak adlandırılıyor. Fakat Türk makamları bu kararları kabul etmedi ve uygulamadı. Onun serbest bırakılması ve özgürlüğü hakkında ne söylemek istersiniz?

Siyasi düzlemde bazı hareketlilikler var, tüm gelişmeleri tekrar etmek istemiyorum ama Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin attığı adımların olumlu olduğunu düşünüyorum. Meclis bir komisyon kurdu ve yürütülen bazı çalışmalar var. Şüphesiz bu süreç çok yavaş ilerliyor, daha hızlı olması gerekiyor. Bu çalışmaların bir parçası da fiziksel olarak dört ülkedeki mücadeleye dahil olabilmesi için Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasını içermelidir.

Her an yeni açıklamaların yapılmasını beklediğimiz bu sürecin, Kürtlerin Türkiye'deki herkesle aynı haklara sahip, özgün bir halk olarak tanınmasını sağlayacak yasal değişiklikleri içermesi gerekir. Dolayısıyla sürecin daha güçlü bir ivmeye ihtiyacı var.

Hükümet düzeyinde, TBMM'de ve komisyonda bu tartışmaları yürüten kişilerin üçüncü taraf arabuluculuğu (third-party mediation) olasılığını da değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu son derece önemlidir. Kolombiya’da ve İrlanda’da sonuç vermiş bir yöntemdir. Dünyada üçüncü taraf arabuluculuğunun halkların özgürlüğüne ve kendi kaderini tayin hakkına zemin hazırladığı pek çok örnek mevcuttur.

Kürt tarafının böyle bir arabuluculuğu kabul edeceğinden oldukça eminim. Şimdi mesele, her iki tarafın da saygı duyacağı ve üzerinde mutabık kalacağı bir üçüncü tarafın arabuluculuğu sayesinde bu sorunun çözümünün hızlandırılabileceği konusunda Türk tarafını ikna etmektir. Burada Birleşmiş Milletler bir rol oynayabilir, ancak bu şart değildir; başka bir ülke de olabilir. Fakat kesinlikle bir şeyler yapılması gerekiyor. Şu an bir hareketlilik mevcut; yani geçen yıldan önce var olan o mutlak tıkanıklık artık çözülüyor. Dolayısıyla, şu anda yaşanan çıkmazı kırmak için olası tüm yolları düşünmemiz gerekiyor.

Son sorum, uluslararası toplumun ve uluslararası insan hakları sisteminin Kürt sorununa yaklaşımı hakkında olacak. Kürt sorunu gibi karmaşık meselelerin korunması ve çözülmesinde uluslararası insan hakları sisteminin mevcut yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? İrlanda, Kolombiya ve farklı ülkelerdeki çözümlerden bahsettiniz; peki uluslararası insan hakları sisteminin genel yaklaşımı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Açıkçası bugüne kadar çok fazla bir katkı veya yardım sağlandığını söyleyemeyiz. Bunun temel sebebi, Kürt halkının BM nezdinde bir üye devlet veya Filistin örneğinde olduğu gibi bir gözlemci devlet olarak tanınmıyor oluşudur. Bu durum, hükümetler arası bir organizasyon olan BM'nin bu konuyu doğrudan ele almasını zorlaştırıyor.

Bununla birlikte, bu meseleye farklı bir açıdan bakmanın önemli olduğu kanaatindeyim. Birleşmiş Milletler'in harekete geçmesini pasif bir şekilde beklemek yerine, mobilize olmamız gerekiyor. Tarih boyunca görmüşüzdür ki, ancak halklar, topluluklar ve kurumlar mobilize olduğunda birçok konu BM gündemine taşınmış ve kararlar çıkmıştır. Dolayısıyla uluslararası toplulukla ve BM insan hakları sistemiyle ilişki kurmak ve sürece dahil olmak çok önemlidir.

Burada kastedilen ağırlıklı olarak BM özel raportörleri, BM anlaşma organları ve Evrensel Periyodik Gözden Geçirme (Universal Periodic Review) gibi akran denetimi mekanizmalarıdır. Kürtler bir devlet olarak tanınmasa bile, Kürt nüfusunu barındıran devletlerin BM mekanizmalarına karşı yükümlülükleri vardır. Bu devletler, uluslararası insan hakları sözleşmelerindeki performansları hakkında düzenli olarak çeşitli BM organlarına rapor sunmaktadır.

Bu incelemelerde ve BM'den düzenli olarak çıkan tavsiye kararlarında, Kürt sorununun mutlaka adres gösterilmesini ve bu dört ülkenin Kürt halkına yönelik uygulamalarının bu denetim süreçlerinin bir parçası haline getirilmesini sağlamalıyız. Çıkan tavsiyelerin de bu doğrultuda olması gerekir.

Bu, sürece dahil olan hepimizin, en başta da Kürt halkının kendisinin üzerinde düşünmesi ve yürütmesi gereken stratejik bir politika ve savunuculuk (advocacy) çalışmasıdır. Çünkü halkların BM'ye karşı yükümlülükleri kapsamında tanınması, BM insan hakları sisteminin çok önemli bir parçasıdır.

Elbette nihai tanınma bir devlet statüsüdür; ancak bunun mevcut konjonktürde çok zor olduğunu biliyoruz. Biz burada daha ziyade içsel kendi kaderini tayin hakkından bahsediyoruz. Bu bağlamda BM insan hakları sisteminin farklı mekanizmalarını kullanmak ve özellikle insan hakları sisteminin devlet olma şartına takılmayan bağımsız mekanizmalarına odaklanmak son derece önemlidir.