Rojava’da Hesekê düğümü: Kürtler ve Araplar yeni bir çatışmanın içine mi çekiliyor?

Asıl tehlike, Kürtlerin ve Arapların düşman haline getirilmesi ve bu çatışmanın Kürtlerin siyasi statüsünü ortadan kaldırmanın gerekçesine dönüştürülmesidir. Bu yalnızca Kürtlere değil, Rojava’da birlikte yaşamak isteyen bütün halklara zarar verecektir.

HESEKÊ OLAYLARI

Ekim 2026’nın ilk günlerinde Hesekê’de yükselen gerilim, Rojava’nın geleceğine ilişkin kaygıları yeniden gündeme taşıdı. 9 Ekim’de kentte güvenlik güçleri ile protestocular arasında çatışmalar yaşandığı, bazı Kürt gençlerin yaralandığı duyuruldu. Aynı dönemde hükümet yanlısı Arap göstericilerin Kürt yönetimine karşı protestolar düzenlediği ve Kürt sembollerine yönelik saldırıların ardından karşı protestoların geliştiği aktarıldı.

Hesekê Valisi, olaylardan entegrasyon anlaşmasına karşı çıkan çevreleri sorumlu tuttu. Ancak bu açıklama, olayların arkasındaki bütün aktörlerin ve amaçların kesin olarak ortaya çıkarıldığı anlamına gelmiyor. 

Bu gelişmeleri yalnızca Araplarla Kürtler arasında doğal olarak ortaya çıkan bir anlaşmazlık şeklinde değerlendirmek, meselenin siyasi boyutunu gözden kaçırmak olur.

Hesekê; Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin ve farklı toplulukların birlikte yaşadığı, aynı zamanda güvenlik ve yönetim mekanizmalarının geleceğinin tartışıldığı stratejik bir kenttir. Burada yaşanacak geniş çaplı bir çatışma, yalnızca bir mahallenin ya da bir kentin meselesi olarak kalmayabilir. Rojava’nın siyasi geleceğini, halklar arasındaki ilişkileri ve Şam yönetimiyle yürütülen entegrasyon sürecini doğrudan etkileyebilir.

Dolayısıyla temel mesele, halkların arasındaki gerçek sorunları inkar etmek değil; bu sorunların kimler tarafından, hangi siyasi koşullarda ve ne yönde kullanıldığını sorgulamaktır.

1. Kürtler neden her statü tartışmasında yeni bir sınavla karşı karşıya kalıyor?

Suriye’de Kürtler, Baas yönetimi döneminde uzun yıllar kimlik, dil ve vatandaşlık hakları bakımından ciddi ayrımcılığa maruz kaldı. 2011’de başlayan iç savaşla birlikte merkezi otoritenin zayıflaması, Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürt öncülüğünde yeni bir siyasi ve toplumsal örgütlenmenin gelişmesine imkan sağladı.

DAİŞ’e karşı mücadele sırasında Suriye Demokratik Güçleri (QSD), uluslararası koalisyonun önemli yerel ortaklarından biri haline geldi. Bu süreçte Kürtler yalnızca askeri alanda değil, yönetim, kadınların toplumsal yaşamdaki rolü ve yerel kurumların oluşturulması bakımından da önemli bir deneyim kazandı.

Ancak sahada oluşan fiili yönetim gücünün, kalıcı ve anayasal olarak güvence altına alınmış bir siyasi statüye dönüşmesi aynı ölçüde kolay olmadı.

2026’da Şam ile QSD arasında yürütülen entegrasyon süreci, tam da bu nedenle belirleyici bir aşamaya dönüştü. Sürecin konusu yalnızca silahlı güçlerin devlet kurumlarına katılması değil; yerel yönetimin yetkileri, güvenlik mekanizmaları, dil hakları ve kaynakların yönetimi gibi temel meselelerdir. Bu başlıklardaki anlaşmazlıklar, Kürt toplumunda kazanımların kaybedilebileceğine ilişkin kaygıları artırıyor.

Buradaki tarihsel çelişki açıktır: Kürtlerin DAİŞ’e karşı mücadelede üstlendiği rol uluslararası alanda kabul görürken, bu mücadelenin ortaya çıkardığı siyasi ve toplumsal kazanımların nasıl korunacağı hala tartışmalıdır.

Kürtlerin talebi yalnızca geçmişte verdikleri mücadelenin tanınması değildir. Asıl mesele, gelecekte kendi dilleriyle, kimlikleriyle ve demokratik kurumlarıyla var olabilecekleri bir düzenin güvence altına alınmasıdır.

2. Türkiye’nin Rojava politikasının tarihsel arka planı

Türkiye’nin Rojava’ya yaklaşımını anlamak için meseleyi yalnızca güncel güvenlik açıklamaları üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.

Ankara, Suriye’nin kuzeyindeki Kürtler öncülüğündeki silahlı yapıları PKK ile bağlantılı gördüğünü belirterek bunların sınır hattında kalıcı bir askeri ve siyasi güç oluşturmasına karşı çıkıyor. Bu yaklaşım, Türkiye’nin Suriye politikasında uzun süredir belirleyici bir unsur olmuştur. Türkiye’nin askeri müdahaleleri ve yerel güç dengelerine yönelik politikaları da bu çerçevede şekillenmiştir. 

Ancak meselenin Kürtler açısından daha geniş bir boyutu bulunmaktadır.

Türkiye’deki Kürt sorunu ile Suriye’deki Kürtlerin statü meselesi hukuken aynı konu değildir. Bununla birlikte, iki alandaki gelişmeler birbirini etkileyebilmektedir. Türkiye’de bir barış ve demokratik çözüm sürecinin ilerlemesi, Suriye’deki Kürtlerin geleceğine ilişkin tartışmalardan bağımsız düşünülemez.

Bu nedenle önemli bir çelişki ortaya çıkmaktadır: Bir tarafta silahlı çatışmayı sona erdirme ve siyasi çözüm arayışları, diğer tarafta Rojava’daki Kürt siyasi ve askeri varlığının geleceğine ilişkin sert anlaşmazlıklar bulunmaktadır.

Bu çelişki, Kürtlerin statü taleplerinin bölgesel güvenlik hesaplarının gölgesinde kalması riskini doğuruyor.

Bununla birlikte, Hesekê’deki her olayın Türkiye tarafından planlandığını ya da her gerilimin doğrudan Ankara’nın talimatıyla ortaya çıktığını söylemek için somut kanıt gerekir. Siyasi çıkarların örtüşmesi ile belirli bir olayın organize edilmesi aynı şey değildir.

Analizin sağlamlığı da tam olarak burada yatar: Aktörlerin çıkarlarını sorgulamak, kanıtlanmamış iddiaları kesin hüküm olarak sunmadan mümkündür.

3. ENKS meselesi: Kürt siyasetindeki ayrışma kime yarıyor?

Suriye Kürt Ulusal Meclisi (ENKS), Rojava’daki siyasi aktörlerden biridir ve QSD ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi çizgisinden farklı siyasi yaklaşımlara sahiptir.

ENKS liderliği, Suriye’de federal bir sistemin Kürtlerin haklarını güvence altına almak için tercih edilen modellerden biri olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bu nedenle ENKS’yi bütünüyle Kürtlerin statüsüne karşı bir yapı olarak tanımlamak, mevcut siyasi tutumlarını yeterince yansıtmaz. 

Bununla birlikte, Kürt siyasi hareketleri arasındaki rekabetin, dış aktörlerin etkisine açık bir alan oluşturduğu da göz ardı edilmemelidir.

Temel soru şudur: Kürt siyasi aktörleri arasındaki farklılıklar, ortak haklar ve anayasal güvenceler temelinde demokratik bir rekabete mi dönüşecek, yoksa birbirini etkisizleştirmek için kullanılan bir araca mı dönüşecek?

Bir siyasi yapının Ankara’yla, Şam’la veya başka bir bölgesel güçle görüşmesi tek başına onu kukla yapmaz. Böyle bir değerlendirme, kararlarını hangi koşullarda aldığına, hangi politikaları desteklediğine ve sonuçta Kürtlerin kolektif haklarının güçlenmesine mi, yoksa zayıflamasına mı hizmet ettiğine bakılarak yapılmalıdır.

Kürtlerin siyasi birliği, bütün partilerin aynı düşünmesi anlamına gelmez. Ancak farklı siyasi çizgilerin, Kürtlerin dil, kimlik, temsil ve yerel yönetim haklarını pazarlık konusu haline getirmemesi gerekir.

Bir partinin kendi siyasi çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyması, hangi siyasi gelenekten gelirse gelsin eleştirilmelidir.

4. Araplar ve Kürtler birbirine karşı kullanılırsa kim kazanır?

Rojava’nın en önemli toplumsal gerçeklerinden biri, bölgenin çok kimlikli yapısıdır. Kürtler ve Araplar başta olmak üzere farklı toplulukların güvenlik, ekonomi ve yönetim konusunda meşru talepleri bulunmaktadır.

Bu taleplerin varlığı tek başına bir çatışma nedeni değildir. Asıl tehlike, hizmet sorunlarının, yerel yönetim anlaşmazlıklarının, güvenlik kaygılarının ve kimlik meselelerinin etnik bir karşıtlığa dönüştürülmesidir.

Hesekê’de Arap topluluklarının tümünü Şam yönetiminin ya da herhangi bir dış gücün destekçisi olarak görmek nasıl yanlışsa, bütün Kürtleri de tek bir siyasi veya askeri yapıyla özdeşleştirmek aynı ölçüde yanlıştır. Buna rağmen, toplumsal hassasiyetlerin siyasi amaçlarla kullanılabileceği ihtimali ciddiye alınmalıdır.

Örneğin, bir güvenlik olayının sorumluları henüz belirlenmeden bütün bir topluluğun suçlanması, misilleme çağrılarının yayılması veya semboller üzerinden kitlesel öfkenin kışkırtılması, yerel bir anlaşmazlığı geniş çaplı bir çatışmaya dönüştürebilir.

Böyle bir ortamda üç sonuç ortaya çıkabilir:

* Kürt-Arap ilişkileri zarar görür. Birlikte yaşama deneyimi, karşılıklı güvensizliğe ve toplumsal ayrışmaya dönüşebilir.

* Siyasi çözüm süreci zayıflar. Güvenlik gerekçeleri öne çıkarılarak yerel temsil ve yönetim hakları geri plana itilebilir.

* Dış aktörlerin müdahale alanı genişler. Toplumsal çatışma derinleştikçe farklı güçler kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmek için yeni fırsatlar bulabilir.

Bu sonuçların ortaya çıkması için bütün tarafların önceden anlaşmış olması gerekmez. Bir çatışma, farklı aktörlerin birbirinden bağımsız hamleleri ve karşılıklı tepkiler sonucunda da büyüyebilir.

Dolayısıyla sorulması gereken soru “Kim başlattı?” değildir. “Gerilimin büyümesinden kim yararlanıyor, hangi kurumlar zayıflıyor ve hangi siyasi talepler geri plana itiliyor?” soruları da aynı derecede önemlidir.

5. Provokasyon ihtimali: Bir olayın arkasındaki amaç nasıl anlaşılır?

Hesekê’deki gelişmeler açısından provokasyon ihtimali araştırılması gereken bir başlıktır; fakat bir olayın provokasyon olduğuna karar vermek için yalnızca siyasi sonuçlarına bakmak yeterli değildir.

Bir olayın belirli bir amaca hizmet etmesi, mutlaka o amaçla planlandığını kanıtlamaz.

Bununla birlikte, gelişmelerin hangi sonuçları doğurduğunu incelemek mümkündür.

İlk olarak, yerel bir olayın kısa sürede bütün bir halka mal edilip edilmediğine bakılmalıdır. İkinci olarak, olayın ardından kimlerin güvenlik yetkilerinin genişletilmesini, siyasi kurumların tasfiyesini veya mevcut anlaşmaların durdurulmasını talep ettiği incelenmelidir. Üçüncü olarak, doğrulanmış bilgiler ile sosyal medyada yayılan iddialar birbirinden ayrılmalıdır.

Hesekê’de yaşanan gerilimlerin entegrasyon sürecine karşı çıkan çevrelerle ilişkilendirildiğine dair açıklamalar bulunuyor. Ancak bu durum, bütün olayların aynı merkezden yönetildiğini veya belirli bir devletin doğrudan sorumlu olduğunu tek başına kanıtlamıyor. 

Yine de ortaya çıkan siyasi risk açıktır: Gerilim büyüdükçe taraflar arasındaki güven azalabilir ve uzlaşma zemini daralabilir.

Bu nedenle provokasyon ihtimalini araştırmak kadar, toplumun provokasyona açık hale gelmesini engellemek de önemlidir.

6. Kürtlerin kazanım ihtimali neden bölgesel bir meseleye dönüşüyor?

Kürtlerin statü arayışı, yalnızca Rojava’daki yönetim modeline ilişkin bir tartışma değildir. Bu mesele; sınır güvenliği, merkezi devletin yetkileri, doğal kaynakların yönetimi, uluslararası ittifaklar ve bölgesel güç dengeleriyle doğrudan bağlantılıdır.

Rojava’da kalıcı bir siyasi statünün ortaya çıkması, Kürtlerin haklarının anayasal güvencelere bağlanması ve yerel yönetimin yetkilerinin korunması anlamına gelebilir. Bunun bölgedeki diğer Kürt siyasi hareketleri açısından da önemli sonuçları olabilir.

Ancak bu kazanımların kalıcı olabilmesi için yalnızca askeri güç yeterli değildir. Kürtlerin kendi aralarındaki siyasi anlaşmazlıkları yönetebilmesi, Araplar ve diğer topluluklarla demokratik ilişkiler kurabilmesi ve uluslararası aktörlerle yürütülen görüşmelerde ortak hak taleplerini savunabilmesi gerekir. Aksi durumda, siyasi ve askeri baskıların yanında iç ayrışmalar da Kürtlerin müzakere gücünü zayıflatabilir.

Burada tarihsel bir ders bulunmaktadır: Bir halkın mücadelesi uluslararası güçlerin çıkarlarıyla kesişebilir; fakat bu çıkarlar değiştiğinde dış desteğin aynı biçimde devam edeceğinin garantisi yoktur. Suriye’deki güç dengelerinin değişmesi ve entegrasyon sürecinin ilerlemesi, bu gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır. 

Bu nedenle Kürtlerin geleceği, yalnızca dış aktörlerin ne istediğiyle değil, Kürt siyasi aktörlerinin hangi hakları ortak ve vazgeçilmez kabul ettiğiyle de belirlenecektir.

7. Çözüm, yeni bir savaş mı yoksa ortak bir siyasi irade mi?

Rojava’nın önündeki en büyük tehlikelerden biri, siyasi anlaşmazlıkların silahlı çatışmaya dönüşmesi ve halkların birbirine karşı konumlandırılmasıdır.

Kürtlerin haklarını savunmak, Arapların meşru taleplerini yok saymayı gerektirmez. Arapların haklarını savunmak da Kürtlerin tarihsel kimliğini, dilini ve siyasi temsilini ortadan kaldırmanın gerekçesi olamaz.

Gerçek çözüm, bütün toplulukların haklarını güvence altına alan bir siyasi düzenin kurulmasından geçer.

Bunun için:

* Kürtlerin kimliği, dili, siyasi temsili ve yerel yönetim hakları anayasal güvenceye bağlanmalıdır.

* Arapların ve diğer toplulukların siyasi temsili, güvenliği ve ekonomik hakları da korunmalıdır.

* Entegrasyon sürecinin koşulları açık olmalı; güvenlik kurumlarının geleceği, yerel yönetimin yetkileri ve kaynakların paylaşımı konusunda belirsizlikler giderilmelidir.

* Hesekê’deki olaylar bağımsız ve şeffaf biçimde soruşturulmalı; sivillere yönelik saldırılar kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin hesap verebilirlik sağlanmalıdır.

* Kürt siyasi aktörleri, farklılıklarını korurken ortak hakların ve demokratik çözümün zayıflatılmasına karşı birlikte hareket edebilmelidir.

Bunlar yalnızca siyasi tercihler değil, yeni bir toplumsal çatışmanın önüne geçebilmek için gerekli adımlardır.

SONUÇ: ROJAVA’NIN GELECEĞİ HALKLARIN BİRBİRİNE KARŞI KULLANILMASINA BAĞLANMAMALI

Hesekê’de yaşananları yalnızca bir güvenlik meselesi olarak okumak, Rojava’nın geleceğini belirleyen daha büyük soruları cevapsız bırakır. Kürtlerin statü talebi, Suriye’nin nasıl bir devlet olacağı, yerel halkların kendi gelecekleri üzerinde ne ölçüde söz sahibi olacağı ve bölgesel güçlerin bu sürece nasıl müdahil olacağı sorularıyla iç içedir.

Türkiye’nin Rojava’ya ilişkin güvenlik politikaları, Şam yönetiminin merkezi otoriteyi yeniden kurma hedefi, Kürt siyasi hareketleri arasındaki ayrışmalar ve uluslararası güçlerin değişen öncelikleri bu denklemde ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Aktörlerin bütün gelişmeleri tek başlarına yönettiğini varsaymak yerine, çıkarların nerede kesiştiğini ve hangi sonuçları doğurduğunu ortaya koymak gerekir.

Asıl tehlike, Kürtlerin ve Arapların birbirlerinin düşmanı haline getirilmesi ve bu çatışmanın Kürtlerin siyasi statüsünü tartışmasız biçimde ortadan kaldırmanın gerekçesine dönüştürülmesidir. Böyle bir sonuç, yalnızca Kürtlere değil, Rojava’da birlikte yaşamak isteyen bütün halklara zarar verir.

Kürtlerin siyasi kazanımlarını koruması, Araplarla çatışmayı derinleştirmelerine değil; hak temelli bir siyasi iradeyi güçlendirmelerine bağlıdır. Aynı şekilde, kalıcı barış da Kürtlerin kimliğini ve siyasi taleplerini görmezden gelen bir merkezileşmeyle sağlanamaz.

Rojava’nın geleceği, halkların birbirine karşı kışkırtıldığı bir çatışma alanına değil, eşit hakların ve demokratik iradenin güvence altına alındığı bir ortak yaşama dönüşmelidir.

Çünkü bir halkın geleceği, başka bir halkın yenilgisi üzerine kurulamaz. Ve hiçbir siyasi süreç, halkların iradesini yok sayarak kalıcı bir barış üretemez.