GÖRÜNTÜLÜ

Saint-Martin: Aşırı sağ, neoliberalizmin otoriter ve ırkçı devamıdır

Aşırı sağı neoliberalizmin otoriter ve ırkçı devamı olarak tanımlayan LFI Milletvekili Arnaud Saint-Martin, Önder Apo’nun enternasyonalizm çağrısına da destek vererek, “Bu, aynı zamanda bizim de savunduğumuz bir yaklaşım” dedi.

ARNAUD SAINT-MARTIN

Fransa’da öğrencilerin eğitimdeki eşitsizliklere, güvencesizliğe ve neoliberal politikalara karşı başlattığı eylemler giderek yayılırken, ülkede derinleşen toplumsal ve siyasal kriz ile aşırı sağın yükselişi de siyasal tartışmaların merkezinde yer alıyor. Öğrenci hareketlerinden Macron iktidarının politikalarına, aşırı sağın yükselişinden solun alternatiflerine kadar Fransa’daki güncel gelişmeleri, Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Milletvekili Arnaud Saint-Martin ile konuştuk.

Fransa’da öğrencilerin eylemleri giderek büyüyor. Eğitim alanındaki sorunların ötesinde, neoliberal politikalara ve toplumsal eşitsizliklere karşı daha derin bir başkaldırıya mı tanıklık ediyoruz?

Evet, özellikle Val-de-Marne bölgesindeki liselerde ortaya çıkan bir hareket var. Başlangıçta Créteil’de başladı. Ardından dalga dalga Île-de-France bölgesindeki diğer liselere ve oradan da Fransa’nın dört bir yanına yayıldı. Aslında bu kendiliğinden ortaya çıkmış bir hareket değil. Çünkü uzun zamandır biriken bir öfke var. Liseli gençler uzun süredir kötüleşen eğitim koşullarıyla karşı karşıya. Özellikle ders programları gibi son derece somut ve maddi sorunlar yaşıyorlar.

Bugün lise öğrencisi olmak gerçekten çok zorlaştı. Öğrenciler, kendilerine hiç uygun olmayan ders programlarıyla ve seçmeli derslere dayalı bir bakalorya sistemiyle baş etmek zorunda kalıyor. Bu, Jean-Michel Blanquer’in getirdiği ve eğitim düzenini altüst eden bakalorya sistemi. Bir de okul binalarının durumu ve eğitim görmenin giderek zorlaşması meselesi var. Çok erken başlayan sıcak hava dalgaları yaşadık. Bu konuda da lise öğrencilerinden tanıklıklar dinledim. Bana haziran ayında 35 derece sıcaklıkta ders yapmak zorunda kaldıklarını anlattılar.

Gerçekten çok zordu. Okul binalarının iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın yarattığı nesnel koşullara uyum sağlamasında ciddi sorunlar olduğunu görüyoruz. Oysa bunlar önceden öngörülmesi gereken şeyler. Üstelik uzun zamandır bu konudaki uyarıları okuyoruz. Bu tür sorunlar da var. Ancak daha genel olarak, hareketin en önemli taleplerinden biri Parcoursup sistemine son verilmesi. Parcoursup, öğrencileri eleyen, sınıflandıran ve üniversiteye girip eğitimlerine devam edebilmeleri için herkesi herkesle rekabete sokmayı amaçlayan bir platform.

Bu sistem yalnızca öğrencilerde değil, ailelerde de umutsuzluk ve çaresizlik yaratıyor. Aynı zamanda gençlerin yaşam yollarını da tıkıyor. Bazı öğrenciler herhangi bir üniversiteye yerleştirilemiyor ve Parcoursup sisteminin dışında kaldıkları için bir ya da iki yıl boyunca ne yapacaklarını bilemeden ortalıkta dolaşmak zorunda kalıyorlar. Bazıları ise kar amacı güden özel eğitim kurumlarına kayıt yaptırıyor ve diplomalarını çok yüksek bedeller ödeyerek alıyor.

Bütün bunlar gençlerin geleceklerini tasarlamalarının önünde engel oluşturuyor. Gençler bunu kendilerine yönelik bir saldırı, bir agresyon, hatta bazen bir aşağılanma olarak hissediyorlar. Ben onları dinlediğimde, gerçekten zaman ayırıp söylediklerine kulak verdiğimde -ki LFI milletvekillerinin okul ablukalarını ziyaret etmesinden de söz edeceğiz, ben de bunu çok sık yaptım- en çok hissettiğim şey, dinlenme ve saygı görme talepleriydi. Birer yetişkin olarak muhatap alınmak istiyorlar.

Lise son sınıfta 17-18 yaşında öğrenciler var. Oy kullanma yaşına gelmiş, yurttaş olan gençlerden söz ediyoruz. Ancak onlara el uzatmak, destek olmak yerine polis copu uzatılıyor. Oldukça sert bir polis baskısıyla karşı karşıya kaldılar. Yüzlerce öğrenci gözaltına alındı, sakatlanmalar yaşandı. Bu kabul edilemez. Üstelik öğrencilerle yaptığımız görüşmelerde bu mesele sürekli gündeme geliyordu.

Dolayısıyla burada gelişmekte olan bir bilinç var. Aslında bu bilinç zaten vardı. Bu kuşak aynı zamanda Covid dönemini yaşamış bir kuşak. Elbette bütün kuşaklar bunu yaşadı ama bu öğrenciler uzaktan eğitime mahkum edildiler. Eğitim koşullarının ciddi biçimde kötüleştiği dönemlerden geçtiler.

Şimdi ise paradoksal bir biçimde -gerçekten bir paradoks- hükümetin verdiği yanıtlardan biri, okulları kapatmak ve derslerin devamını sağlamak için Covid döneminde olduğu gibi yeniden uzaktan eğitime geçmek oldu. Bu nedenle öğrenciler bu durumu çok kötü yaşıyor ve kendilerinin dinlenmediğini düşünüyorlar. Hükümetin yanıtı ise sanki öğrencilerin talepleri zaten bilinmiyormuş gibi bir istişare platformu oluşturmak oldu. Dolayısıyla evet, bütün bunlar bir bilinç oluşturuyor.

‘EĞİTİM SİSTEMİ NEOLİBERALLEŞTİRİLDİ’

Peki bu, neoliberal politikalara karşı bir reddiye hareketi mi ve bu karşı çıkışı nasıl ele almak gerekir?

Aslında evet. Çünkü özellikle insan kaynakları yönetimi açısından bakıldığında bile, ulusal eğitim sisteminin neoliberalleştirildiğini görüyoruz. Sözleşmeli personel istihdam edilmesi, bazı eğitim alanlarının özelleştirilmesi, adı açıkça konulmayan ama kamu kaynaklarıyla finanse edilen özel sektöre yönelik kayırmacılık… Bir de ulusal eğitim sistemini yalnızca iş gücü yetiştiren bir mekanizma olarak gören anlayış var. Oysa eğitim, insanı özgürleştirmeli, eleştirel düşünebilen, kendisinin farkında olan yetişkinler yetiştirmelidir.

Bütün bunların, toplumsal hareketlerde harekete geçen eleştirel bir bilinç yarattığını düşünüyorum. Bu bilinç, neoliberalizmin sonuçlarını aynı derecede güçlü biçimde teşhir eden başka toplumsal hareketlerle de birleşebilir.

Liselerde hareketliliğin yükselmeye başladığı hafta, ben de 29 Eylül’de Paris’te kamu hizmetlerinin savunulması için düzenlenen bir gösteriye katıldım. Pazartesi günü itfaiyecilerle birlikte yürüdüm. Onlara eşlik ettim. Çalışma koşullarını protesto ediyorlardı. Ertesi gün bütün kamu çalışanları eylemdeydi. Ardından da liseliler harekete geçti. Aslında hepsinin reddettiği dünya aynı.

Özelleştirmelerin hakim olduğu, otoriter, son derece yukarıdan aşağıya dayatılan politikaların uygulandığı bir dünya. Üstelik Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2024’te oldukça tarihi ve küçük düşürücü bir yenilgi yaşamasına rağmen, onun tarafından başbakanı aracılığıyla atanmış, hâlâ aynı ölçüde meşruiyet sorunu taşıyan Macroncu bir hükümet var. Bütün bunlar doğal olarak büyük bir öfke yaratıyor ve bugün bu öfke patlak veriyor. Bundan sonra mesele, bu hareketin nasıl devam edeceği. Bunu göreceğiz.

‘TOPLUMSAL ÖFKEYİ SİYASAL DEĞİŞİME DÖNÜŞTÜRMEK İSTİYORUZ’

LFI’nin Lideri Jean-Luc Mélenchon da hükümetin liberal politikalarını sert bir şekilde eleştiriyor. Peki mevcut kriz karşısında Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) hangi somut alternatifleri öneriyor? Toplumsal öfke nasıl siyasal bir değişime dönüştürülebilir?

Bizim önerdiğimiz şey, aslında bu beklentileri ve talepleri, kavramın en güçlü ve en soylu anlamıyla siyasallaştırmak. Çünkü bu talepler aslında oldukça iyi şekillenmiş durumda. Örneğin Parcoursup sistemini ele alalım. Gençler açısından bu kadar büyük bir umutsuzluk yaratan bu platform konusunda bizim savunduğumuz şey, Parcoursup’un kaldırılmasıdır. Nitekim meslektaşım Marie Mesmer de daha bu çarşamba günü, hükümete yöneltilen sorular sırasında bunu yeniden dile getirdi. Biz Parcoursup’un yürürlükten kaldırılmasını savunuyoruz.

Bu, siyasal bir tutumdur. Ortada bir talep var ve bu talebe verilen siyasal yanıt, sistemin kaldırılmasıdır.

Bu, belirli bir alanla sınırlı bir örnek. Ancak akaryakıt fiyatlarının dondurulmasını da ele alabiliriz. Açıkçası bu konuda henüz büyük bir patlamanın yaşanmamış olması neredeyse şaşırtıcı. Çünkü benzinin litre fiyatı 2 avroyu aşmış durumda. Arabalarını kullanmaktan başka seçeneği, başka alternatifi olmayan sürücüler ve emekçiler var. Dolayısıyla bu insanlar iki kez cezalandırılıyor. Bütün bunlar, özellikle Total’in kasasını doldurmaya yarıyor. Şirket, rekor düzeyde kâr marjları elde ediyor. Bunlar, krizden kazanç sağlayanlar. Oysa böyle bir dönemde bu şirketlerin kâr elde etmesini engelleyecek önlemler alınabilir.

Dolayısıyla çok sayıda somut ve belirli alanlara yönelik düzenleme önerimiz var. Bunlar sanayinin bütün sektörlerini kapsayabilir. Otomotiv sektörüne ilişkin de yanıtlarımız var.

Yükseköğretim ve araştırma alanında da aynı şekilde. Bu, Ulusal Meclis’te özellikle üzerinde çalıştığım alanlardan biri. Üniversitelerin yeniden finanse edilmesi, güvencesiz çalışan personelin kadroya alınması konusunda çok sayıda önerimiz var.

Burada yalnızca öğretim elemanlarından değil, idari personelden de söz ediyorum. Amacımız, aslında ortak ve kolektif hazinemiz olan kamu hizmetlerini yeniden inşa etmek, yeniden güçlendirmek. Çünkü kamu hizmetleri, aynı zamanda neoliberal doktrinin sürekli saldırılarına karşı bir savunma mekanizmasıdır. Bugün bu doktrin, gerilemekte olan Macron iktidarı tarafından temsil ediliyor ama fiilen aşırı sağ tarafından da temsil ediliyor.

Bu noktada son bir şey söylemek istiyorum. Bu sabah Meclis oturumundaydım. Bütçe yasa tasarısı görüşülüyordu. Mülk sahibi sınıflara son derece büyük avantajlar sağlayan vergi istisnalarını tek tek inceliyorduk. Örneğin servet vergisinden söz edebiliriz. Ulusal Birlik (Rassemblement national), vergi adaletini yeniden sağlamayı ve zenginlerin daha da zenginleşmesini mümkün kılan vergi avantajlarına son vermeyi amaçlayan bütün değişiklik önergelerimize karşı oy kullanıyor.

Bu vergi istisnaları, zenginlerin servetlerini korumak ve daha da zenginleşmek için kullandıkları vergi optimizasyonu araçlarıdır. Aynı anda yoksullar ise giderek daha da yoksullaşıyor. İşte burada tutarlı bir sol siyasetin son derece net siyasal çözüm önerileri var. Peki, bunlar taleplere yeterli bir yanıt oluşturuyor mu? Ben, evet deme eğilimindeyim.

Jean-Luc Mélenchon’un giderek daha fazla kullandığı bir kavram var. Bence oldukça anlamlı bir kavram: Ozmoz. Yani karşılıklı etkileşim ve birbirini besleme hali.

Örneğin, kendi seçim bölgem de dahil olmak üzere, sağdan bazı kişilerin milletvekilinin liseli öğrencilerin eylemlerini kendi çıkarına kullandığını, onları araçsallaştırdığını söylemesi beni çok öfkelendiriyordu. Hayır, aslında öğrenciler zaten kendileri gelip beni buluyorlar. Bu, siyasal açıdan oldukça ilginç bir olgu.

İsterseniz okul ablukalarından da söz edebiliriz. Bu hareketlerin nasıl oluştuğunu görmek, siyasal açıdan benim çok ilgimi çekti. Bizi bulmaya gelenler öğrencilerin kendileri. Onlar, kendilerini savunanların bizler, yani Boyun Eğmeyen Fransa’dakiler olduğunu anlamış durumdalar. Aslında onların beklentileri, bizim on yıldır savunduğumuz bir programda zaten siyasal olarak karşılığını buluyor.

Dolayısıyla bu gençler son derece bilinçli, ne istediklerini bilen ve üzerine düşünen insanlar. Siyasal önerilerin bütününe bakıyorlar. Ve bizim önerdiklerimizle kendi taleplerinin örtüşmesi hiç de şaşırtıcı değil.

‘AŞIRI SAĞ, NEOLİBERALİZMİN OTORİTER VE IRKÇI DEVAMIDIR’

Fransa’da da Avrupa’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi toplumsal kriz ve güvencesizliğin derinleştiği bir ortamda aşırı sağ yükseliyor. Neoliberal politikalar bu yükselişi kolaylaştırdı mı? Bunun kapitalizmin kriziyle nasıl bir bağlantısı olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu gerçekten zor bir soru. Ben, önceki yanıtımda da kısmen değindiğim gibi, aşırı sağın neoliberalizmin devamı olduğunu söyleme eğilimindeyim. Ancak buna ırkçılık, yabancı düşmanlığı, hiçbir çekince taşımayan bir otoriterlik ve bir tür diktatörlük çağrısı da ekleniyor.

Bununla birlikte, özellikle ulusal öncelik ilkesi gibi, İnsan Hakları Bildirgesi’ni inkar eden cumhuriyet karşıtı ilkeler söz konusu. Ulusal Birlik’in (RN) önerdiği şey tam olarak bu. Özellikle vergi politikalarına ilişkin önerilerine, bütçeyi nasıl tasarladıklarına ve hiçbir tutarlılığı olmayan alternatif bütçelerine baktığımızda, son derece sert bir neoliberalizmle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Bunu başka yerlerde de gördük. İlham aldıkları isimler Milei ya da Trump olabiliyor. Burada piyasayı örgütleyen, teşvik eden ve destekleyen bir devlet anlayışı var. Giderek daha saldırgan hale gelen, finansallaşmaya yönelmiş bir piyasadan söz ediyoruz. Dijital sektör örneğini verebilirim. Ulusal Birlik, Fransa’da devasa veri merkezlerinin kurulmasını teşvik etmekte hiçbir sorun görmüyor. Nitekim bunu Meclis kürsüsünde de eleştirdim. Ulusal Birlik’in parlamentoda kendisine ayrılan gündem kapsamında yapılan tartışmalarda bu konu geniş biçimde ele alındı. Onlar açısından olağanüstü bir fiyaskoydu. Gerçekten çok kötü bir performans sergilediler. Benim eleştirdiğim de tam olarak buydu.

Sürekli dijital ve endüstriyel egemenlikten söz ediyorlar. Ancak kullandıkları oylara ve sundukları önerilere baktığımızda, aslında yabancı sermayenin sahip olduğu altyapıların yayılmasını hızlandırdıklarını ve desteklediklerini görüyoruz. Yani burada finansallaşmış, küreselleşmiş ve sınır tanımayan bir kapitalizm söz konusu. Aslında tamamen bu sistemin çıkarlarına hizmet ediyorlar. Dolayısıyla çağdaş neoliberalizmin neredeyse birer "kullanışlı aptalı" konumundalar. Üstelik bunu istemeden yaptıklarını düşünüyorum.

Bunun tam olarak farkında değiller. Çünkü bu konuda yazılmış eserleri pek okumadıklarını düşünüyorum. Ama her durumda, şimdiden gözlemlediğimiz bir şey var: Macroncular ile Ulusal Birlik’in Meclis’teki oyları arasında bir birleşme yaşanıyor. Özellikle ekonomi politikaları konusunda nasıl oy kullandıklarına bakmak yeterli. Ardından bir tür sarkaç hareketi olduğunu da açıkça görüyoruz. Sağ kesimin önemli bir bölümü aşırı sağa doğru kayıyor.

Dolayısıyla evet, bu, neoliberalizmin başka yollarla devam ettirilmesidir. Bu durumda söz konusu olan yol, otoriter ve ırkçı bir yoldur.

‘ALTERNATİFİ İNŞA EDİYORUZ’

Solun siyasal açıdan zayıf kalmasının aşırı sağın yükselişini kolaylaştırdığını düşünen önemli bir kesim var. Bu eleştirilere ne diyorsunuz? Sol, gerçek bir halkçı alternatifi nasıl yeniden inşa edebilir?

Bizim yapmaya çalıştığımız şeyleri yaparak. Yani seçim kampanyaları yürüterek, halka açık toplantılar düzenleyerek, kadın ve erkek seçmenlerle buluşarak ve onların seçmen listelerine doğru biçimde kayıtlı olmalarını sağlayarak. Aslında devletin seçmen listelerinin denetlenmesi konusunda daha aktif davranmaması başlı başına büyük bir demokratik skandaldır.

Seçmen listelerinden silinenlerin sayısı binlerle, binlerle ifade ediliyor. Gerçekte oy kullanması gereken ama kullanamayacak milyonlarca seçmen var. Buna bir de sandığa gitmeyenleri eklediğinizde durum daha da karmaşıklaşıyor.

Bizim yaptığımız şey, herkesi yeniden siyasal sürece dahil etmek ve bilinçlendirmek. Bunu fikirlerimizle ve halka açık toplantılarla yapıyoruz. Örneğin iki hafta önce, arkadaşlarımızla birlikte milletvekili seçildiğim seçim bölgesindeki Moulins kentinde halka açık bir toplantı düzenledik. Paris’in yaklaşık 50 kilometre güneyinde, neredeyse bir taşra kasabası sayılabilecek küçük bir yer. Toplantıya Avrupa Parlamentosu milletvekili ve Sol Grup Başkanı Manon Aubry’yi davet etmiştim. 400 kişi katıldı.

Boyun Eğmeyen Fransa’nın seçim kampanyasının bu aşamada düzenlediği bir toplantıya daha önce bu kadar insanın katıldığını görmemiştik. Gerçi kampanyanın başlangıcında değiliz, ama henüz ekim ayındayız. 2022 yılında Moulins’de düzenlediğimiz en başarılı toplantıya, ilk turdan hemen önce, Mart 2022’de 120 kişi katılmıştı. Dolayısıyla benim gördüğüm şey bu.

Sahada, tabanda, egemen medyanın gürültüsünden uzakta yaşananlara bakıyorum. Gördüğümüz şey, bize yönelik ciddi bir ilgi ve oldukça olumlu bir karşılama. Ayrıca daha bu hafta sendikal bir gösteri vardı. Milletvekili arkadaşlarımızla birlikte Jean-Luc Mélenchon’a eşlik ettim. Açıkçası çok iyi karşılandık. Gerçekten çok iyi. Özellikle gençler tarafından. Dolayısıyla mücadele tam da burada. Sürekli olarak, "Ama aşırı sağ var, ikinci tur anketlerine bakın" diyen herkes, aslında aşırı sağın iktidara gelmesinin kaçınılmaz olduğu düşüncesinin inşa edilmesine katkıda bulunuyor.

Bu korkuyu sürekli gündeme getirmenin bir tür sorumsuzluk olduğunu düşünüyorum. Ben, Fransız halkının, aşırı sağın Fransa’da iktidara gelmesi gibi bir rezaleti engellemek için kolektif biçimde harekete geçebileceğine oldukça güveniyorum ve iyimserim. Zaten böyle düşünmeseydim siyaset yapmayı bırakırdım.

Ama bu, kolektif bir sorumluluk meselesidir. Bu sorumluluk gökten inmiyor. Onu inşa etmek gerekiyor. Bu aynı zamanda halkın siyasal eğitimidir. Örneğin biz, programımız etrafında daha yatay bir biçimde tartışma toplantıları, yani kafe buluşmaları düzenleyeceğiz. Çünkü bir mitingde davetliler vardır; mikrofon başına geçerler, konuşurlar. İletişim yukarıdan aşağıya doğrudur. Ardından herkes alkışlar. Bizim düzenleyeceğimiz buluşmalarda ise daha çok karşılıklı tartışmalar olacak. Bunları belirli konular etrafında gerçekleştireceğiz. Ekolojik planlama, vergilendirme veya demokrasi konuları olabilir. Katılmak isteyen herkes gelebilecek. Tamamen açık toplantılar olacak.

Bu, güveni ve insanlar arasındaki bağları yeniden kurmanın bir yoludur, aynı zamanda insanların yeniden siyasete dönmesini sağlayan zemini oluşturur. Çünkü insanların bir görüşe, bir düşünceye sahip oldukları için saygı gördüklerini hissetmeleri gerekir. Sonrasında bu çevreyi genişletebiliriz.

Ancak bir noktada sınırlarla karşılaşıyoruz. Özellikle ırkçılar ve faşistlerle karşılaşıldığında… Ben onlarla tartışmamayı tercih ediyorum. Bunun için pek çok haklı nedenim olduğunu düşünüyorum. Ama fikirlerimizin etkili olabileceği her yere gitmeliyiz. Çünkü fikirlerimizin toplumda çoğunluk tarafından paylaşıldığını düşünüyorum.

Bu nedenle çok daha geniş bir alana yayılmamız gerekiyor. Örneğin halk kervanlarımız da var. Bir kente gidiyoruz. Bir anda yüz kadar militanla orada oluyoruz. Kapıları tek tek çalıyor, fikirlerimizi insanlara anlatıyoruz. İnsanlar genellikle bizi son derece sıcak karşılıyor. Bu da seçim kampanyası yürütmenin bir yolu.

Öte yandan, aşırı sağın ve sağın yürüttüğü kampanyalar var. Bunlar daha çok pazarlama faaliyetlerine benziyor. Mitingler düzenliyorlar. Le Pen’in ekim ayı sonunda Orléans’da ne yapacağını göreceğiz. Ben geçen pazar Clermont-Ferrand’daki mitingdeydim. Salon tamamen doluydu. İçeride 7 bin kişi vardı. Dışarıda da 3 bin kişi bulunuyordu. Bu, muazzam bir güç gösterisiydi. Çok güçlü konuşmalar yapıldı. Özellikle Clermont-Ferrand milletvekilimiz Marianne Maximi’nin konuşması çok etkileyiciydi. Mitingi kendisi açtı. Ardından elbette Jean-Luc Mélenchon konuştu. Clermont’daki eylemlerini anlatan iki harika liseli öğrenci de vardı.

İşte bizim yaptığımız şey bu. Ve bunun sonuç verebileceğini düşünüyorum. Bir şeylerin değişebileceğine dair gerçekten bir bilinç var. Geriye yalnızca bizim ve herkesin harekete geçmesi kalıyor.

‘SOL GÜÇLER ARASINDA ENTERNASYONALİZMİ İNŞA EDİYORUZ’

Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) varlığını aşırı sağın ve faşizmin yükselişine karşı bir umut olarak görülüyor. Ancak, aşırı sağ politikaların yükselişi bir ülkeyle sınırlı değil, birçok ülke aynı tehdit ile karşı karşıya. Buna rağmen enternasyonalist dayanışmanın yetersiz olduğu düşünülüyor. Bu eleştiriye ne diyorsunuz? Bu ülkelerdeki sol partiler arasındaki ilişkilerde bir eksiklik mi var?

Avrupa’daki partilerle oldukça kurumsallaşmış ilişkilerimiz var. Az önce Manon Aubry’den söz ettim. Avrupa Parlamentosu’nda farklı ülkelerden parlamenterlerin yer aldığı The Left, yani Sol Grup var. Bu, zaten somut bir dayanışma örneği. Avrupa Parlamentosu’nda düzenli olarak yürütülen ortak bir çalışma söz konusu. Bunun dışında, partiler arasında da resmi ilişkiler kurulmuş durumda. İspanya’da Podemos, Almanya’da Die Linke buna örnek gösterilebilir. Bunlar zaten var.

Üstelik ilişkilerimiz yalnızca Avrupa ile sınırlı değil. Avrupa dışındaki ülkelerle de ilişkilerimiz var. En son konuştuğumuzda Türkiye’ye gitmek üzereydim. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) yöneticileriyle görüştüm. DEM Parti’yi ziyaret ettim. Yeni Parti ile de görüştüm. Somut olarak yaptığımız şeyler bunlar. Bu görüşmeleri Boyun Eğmeyen Fransa’nın temsilcisi olarak, hareketimiz adına görevlendirilmiş bir kişi sıfatıyla gerçekleştirdim. İlişkiler kuruyoruz.

TİP ve DEM Parti’den söz etmişken şunu da söyleyeyim: İstanbul’a her gittiğimde bu partilerin temsilcileriyle görüşüyorum. Milletvekili seçildiğimden bu yana İstanbul’a üç kez gittim. Her defasında bir araya geliyor, gelişmeleri değerlendiriyoruz. Aramızdaki ilişkiler son derece sıcak. Gerçek bir siyasal yakınlık var. Dolayısıyla enternasyonalizmi inşa ediyoruz.

Örneğin Brezilya’daki seçim sonuçlarını büyük bir merakla bekliyoruz. Dünyanın herhangi bir yerinde seçim olduğunda, seçimleri izlemek üzere bir temsilci gönderiyoruz. Genellikle o seçimlerde aday olan dostlarımız ve yoldaşlarımız da bulunuyor.

Dolayısıyla hayır, tam tersine, biz aynı zamanda enternasyonalist bir partiyiz. Bu enternasyonalizm, alternatif küreselleşmeyi, bağlantısız ve bağımsız bir diplomasiyi de içeriyor. Uluslararası alanda ağırlığı olan, eşitler arasında işbirliği ilişkileri geliştirmeyi bilen bir Fransa anlayışından söz ediyoruz. Buna çok güçlü biçimde bağlıyız.

‘ABDULLAH ÖCALAN’IN SAVUNDUĞU FELSEFE BİZİM DE YAKLAŞIMIMIZ’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen Kürt Konferansı’na gönderdiği mesajda, aşırı sağın ve otoriterliğin yükselişine karşı enternasyonalizmin güçlendirilmesi çağrısında bulundu. Aynı zamanda yeni bir demokratik ve sosyalist projenin gerekliliğine dikkat çekti. Bu çağrıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bugün böyle bir enternasyonalist dayanışma mümkün mü?

Bence bu doğrultuda ilerlemeye devam etmesi olumlu. Bu bir gelenek. Aslında Abdullah Öcalan’ın uzun zamandır savunduğu felsefenin bu olduğunu biliyoruz. Bu, aynı zamanda bizim de savunduğumuz bir yaklaşım. İttifaklar kurmak ve bunu neoliberalizmden, kapitalizmin en yıkıcı yönlerinden kopmak isteyen bütün ilerici, radikal sol güçlerle birlikte yapmak. Dolayısıyla biz tamamen bu çizgideyiz.

Ancak bu yaklaşımı mevcut siyasal alan içerisinde hayata geçirmek gerekiyor. Üstelik bugün enternasyonalizm, yeni emperyalizm biçimleri tarafından sınırlandırılıyor ve engelleniyor. Elbette gücünü ortaya koyarken hâlâ son derece saldırgan davranan Amerika Birleşik Devletleri var. Ama Çin ve Hindistan da söz konusu olabilir.

Kısacası, büyük blokların oluştuğu bir dünyadayız. Küresel Güney ülkeleri ve başka güç odakları var. Biz de bütün bu bloklar arasında yolumuzu bulmak zorundayız. Bu hiç kolay değil. Üstelik Fransa’nın uluslararası alanda sesini duyurmayı başaramayan cumhurbaşkanları tarafından yönetilmiş olması, işi daha da zorlaştırıyor.

‘MACRON DÖNEMİNDE FRANSIZ DİPLOMASİSİ ETKİSİZLEŞTİRİLDİ’

Macron döneminde Fransız diplomasisi kelimenin tam anlamıyla yetkilerinden yoksun bırakıldı, etkisizleştirildi. Büyükelçilerin hizaya sokulduğu bir durum ortaya çıktı. Bütün bunlar uluslararası alanda etkili bir söylem oluşturmayı kolaylaştırmıyor. Size yalnızca bir örnek vereyim. Hem enternasyonalizm hem insan hakları hem de insanlık açısından büyük bir dava olması gereken Filistin Devleti’nin tanınması meselesi. Bu tanıma o kadar geç gerçekleşti ki…

Üstelik son derece gösterişli, elini kalbine koyarak yapılan açıklamalarla gerçekleşti. Ama aynı zamanda İsrail’e silah sevkiyatı sürdürülüyor. Bunun hiçbir anlamı yok. Bu, tarifi mümkün olmayan bir ikiyüzlülük. Boyun Eğmeyen Fransa’dan bazı belediye başkanları Filistin bayrağını göndere çekmeye, belediye binalarına asmaya çalışıyor. Ancak valiler tarafından uyarılıyorlar. Bu gerçekten inanılmaz bir durum.

Boyun Eğmeyen Fransa’nın savunduğu bir diplomasi, Filistin halkıyla dayanışma taleplerini gururla sahiplenirdi. Bizim anlayışımız bu. Elbette yalnızca Filistin halkıyla değil, baskı altında tutulan bütün halklarla dayanışmadan söz ediyorum.

Belki de Fransa’nın evrenselci misyonlarından biri, bu mesajı güçlü biçimde savunmak ve bugün artık neredeyse hiç dinlenmeyen Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlara yeniden güç kazandırmaktır. Çünkü mevcut durum gerçekten bir felaket. Çok taraflı uluslararası müzakere alanı da adeta bir enkaz haline gelmiş durumda.

Ama yine de umutsuzluğa kapılmamak gerekiyor. Bir noktada güçlü bir siyasal irade ortaya koymak gerekiyor. Bizim aramızda bunu başarabilecek son derece yetkin insanlar var. Özellikle uluslararası meseleler konusundaki uzmanımız Arnaud Le Gall’i düşünüyorum. Bu konularda hareketimizin siyasal çizgisini sık sık o savunuyor. Fransız diplomasisine yeniden güç, etki ve enerji kazandırmanın yolları konusunda oldukça net fikirleri var. Ama bunu emperyalist bir güç kibri içerisine girmeden yapmak gerekiyor. Bizim amacımız kesinlikle bu değil. Zaten böyle bir yaklaşım, uluslararası alanda tamamen etkisiz hale gelmenin en iyi yolu olmaz mı?

Trump tarzı güç hezeyanının hiçbir şekilde arzu edilir olduğunu düşünmüyorum. Macron’da da biraz aynı durum var. Sık sık Trump’ın girişimlerini taklit ediyordu. Hatırlayın, Trump’ın "Make America Great Again" sloganı vardı. Ardından bu slogan "Make the Planet Great Again" biçimine dönüştürüldü. Macron’da biraz rahatsız edici bir taklitçilik var. Bizim yaklaşımımız ise kesinlikle bu değil. Biz insanlığın hizmetinde olmak istiyoruz.