Türkiye’nin ‘Afrika açılımı’: Maden, petrol ve askeri nüfuz

Afrika'nın zengin doğal kaynakları üzerinde yürütülen sömürge yatırımları yarışına dahil olan Türk devleti, askeri üsler, hidrokarbon anlaşmaları ve madencilik projeleriyle kıtada nüfuzunu büyütüyor.

AFRİKA ÜLKELERİ - TÜRKİYE

Bakır, altın, elmas, petrol, gaz ve kritik mineral rezervleriyle dolu dev bir yeraltı hazinesi… Süveyş, Babülmendeb ve Ümit Burnu’nu birbirine bağlayan stratejik ticaret ve askeri yolların kesişimi… Afrika kıtası, bu özelliklerinden dolayı yüz yıllardır ABD, Çin ve Avrupa ülkelerinin hedefinde. Doğal kaynakları sömürmek ve askeri üs kurmak için adeta birbiriyle yarışan ülkeler arasında Türk devletinin “yatırımları” da öne çıkıyor. Ancak inşaattan askeri üslere, ticaretten sanayiye kadar kıtanın birçok ülkesinde yayılmacı bir politika izleyen Türk devletinin Afrika politikaları yeni değil.

Türk devletinin Afrika ülkeleriyle ilişki geliştirme girişimi, 1998 yılında hazırlanan “Afrika’ya Açılım Eylem Planı” ile başladı. Kağıt üzerinde kalan bu plan, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle uzun vadeli bir politikaya dönüştü ve 2005 yılı “Afrika Yılı” ilan edildi. Aynı yıl Türkiye, Afrika Birliği’nde gözlemci statüsü kazandı.

Afrika ile ilişkileri geliştirme sürecinde, 2000’lerin sonu ve 2010’ların başında Batı ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin ağır ilerlemesi ile 2010 sonrası “Arap Baharı” olarak adlandırılan isyan dalgasının başlamasının da etkili olduğu belirtiliyor. Özellikle 2010’ların başında Türkiye hem yeni ticari pazarlar arayışı hem de diplomatik nüfuzunu güçlendirme amacıyla yönünü Afrika kıtasına çevirdi.

Dahası, Türk devletinin Afrika’daki varlığının en büyük aracılarından biri de bir dönem devletin en önemli ortaklarından olan Fethullah Gülen yapılanmasının; iş dünyası, eğitim ve insani yardım kuruluşları aracılığıyla kurduğu ağ oldu. Türkiye’nin 2002’de Afrika’daki büyükelçilik sayısı 12 iken, bu sayı 2026 itibarıyla 50’yi aştı.

Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Senegal, Somali, Cezayir ve Güney Afrika’nın da aralarında bulunduğu bazı Afrika ülkelerini sık sık ziyaret ediyor. Öte yandan Afrika ile ilişkiler, devlet düzeyinin yanı sıra çok sayıda özel şirket ile THY (Türk Hava Yolları), TİKA (Türkiye İş birliği ve Koordinasyon Ajansı), İHH (İnsani Yardım Vakfı), Maarif Vakfı, Yunus Emre Enstitüsü, Kızılay ve Anadolu Ajansı gibi kurumlar aracılığıyla yürütülüyor.

Ayrıca Türkiye’nin, başta Sahraaltı Afrika ülkeleri olmak üzere 45’ten fazla Afrika ülkesiyle ortak iş konseyleri bulunuyor. Bunun yanı sıra yaklaşık 20 ülkeyle hidrokarbon kaynakları ve madencilik alanlarında iş birliği anlaşmaları imzalandı.

Yukarıda belirttiğimiz “Afrika’ya açılma” sürecinin arka planı böyleyken, Türk devletinin özellikle savaştan yeni çıkmış ya da çatışmaların sürdüğü ülkelere yönelmesi dikkat çekiyor. Özellikle Somali ve Libya’da izlediği “yeniden inşa” planlarıyla kendisine her açıdan bağımlı ülkeler yaratıyor.

SOMALİ İLE DERİN ORTAKLIK

Somali’nin jeopolitik açıdan Afrika Boynuzu’ndaki konumu oldukça önemli. Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12’sini oluşturan ve yıllık değeri 1 trilyon doları aşan mallar, Aden Körfezi’nden Somali’nin kıyı şeridi boyunca ilerleyerek Süveyş Kanalı’ndan geçiyor. Bu da başkent Mogadişu’nun dünyanın stratejik açıdan en önemli bölgelerinden birinde yer aldığı anlamına geliyor.

Türkiye ile Somali arasındaki ilişkiler, Erdoğan’ın 2011 yılında yaptığı ziyaretle hareketlilik kazandı. Şubat 2024’te imzalanan Savunma ve Ekonomik İş birliği Çerçeve Anlaşması ile Türkiye’ye, “Somali karasularını 10 yıl boyunca koruma” karşılığında deniz kaynaklarının geliştirilmesine katkıda bulunma hakkı verildi.

PETROL VE DOĞAL GAZ ARAYIŞI

Ardından Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ile Somali Petrol Otoritesi arasında “Türkiye ile Somali Arasında Hidrokarbon Arama ve Üretim Anlaşması” imzalandı ve Oruç Reis araştırma gemisi, 25 Ekim’de Mogadişu Limanı’na demirledi. Somali açıklarında üç blokta toplam 15 bin kilometrekarelik alanda üç boyutlu sismik faaliyet yürütecek olan Türkiye, petrol bulunması durumunda bunu üretme yetkisine de sahip oldu.

2025’te imzalanan enerji iş birliği anlaşmasıyla Türkiye, bu kez doğal kaynaklara çökme planını uygulamaya başladı. Aynı yıl Türkiye, ilk uzay üssünü Somali’de kurmaya başladığını da ilan etti. İki ülke arasındaki mevcut odak noktası ise Somali açıklarındaki hidrokarbon rezervlerinden petrol ve doğal gaz çıkarma çalışmaları oldu. “Çağrı Bey” adlı Türk gemisi de geçtiğimiz Nisan ayında Somali’de sondaj çalışmalarına başladı.

DEV ASKERİ YATIRIM

Türk devleti, “Eş-Şebab” adlı silahlı çete grubuyla “mücadele” adı altında bu kez askeri nüfuzunu genişletmeye yöneldi. Bu kapsamda üç adet F-16 savaş jeti konuşlandırıldı. İki ülke arasında Şubat 2024’te imzalanan savunma anlaşmasına göre Ankara, Somali karasularını 10 yıl boyunca koruma görevini üstlendi. Anlaşma, askeri iş birliğinin artırılmasının yanı sıra “deniz kaynaklarının geliştirilmesini” de kapsıyor.

Ayrıca Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük askeri tesisi olan TÜRKSOM, Mogadişu’da bulunuyor. Somali Türk Görev Kuvveti Komutanlığı ise 2017’den bu yana burada faaliyet yürütüyor.

350 MİLYON DOLARLIK UZAY ÜSSÜ

Türkiye, Somali’nin Hint Okyanusu kıyısında, uydu fırlatma ve füze testlerinde kullanılabilecek stratejik bir uzay üssü inşasına başladı. Mogadişu’nun yaklaşık 70 kilometre kuzeyindeki Warshiikh (Varşeyh) kentinde yürütülen proje, Ekim 2025’te yaklaşık 350 milyon dolarlık maliyetle başlatıldı ve 2027’de tamamlanması planlanıyor.

Peki neden Somali’de uzay üssü kuruluyor? İlk bakışta Somali, uzay üssü için ideal coğrafi nitelikler taşıyor: Ekvatora yakınlık, doğal kaynaklar ve Hint Okyanusu’na erişim. Ekvatora yakın konumu sayesinde uydu fırlatmalarında daha az yakıt kullanılması ve daha ağır yüklerin yörüngeye taşınabilmesi mümkün olurken, kıyı şeridi de roket parçalarının güvenli biçimde Hint Okyanusu’na düşmesini sağlıyor.

TÜRKİYE’NİN DOĞU AKDENİZ’DEKİ KAPISI: LİBYA

Türkiye’nin Libya politikasını yalnızca askeri ve ekonomik yatırımlarla ele almak eksik kalır. Bu politikanın arka planında, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ve deniz yetki alanlarına ulaşma amacı var.

Libya’da 2011 yılında iç savaşın başlamasıyla birlikte siyasi dengeler yalnızca Trablus ile Bingazi arasındaki rekabetle sınırlı kalmadı. ABD’den Mısır’a, Fransa’dan İtalya’ya, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan dış aktörlerin müdahaleleriyle tablo giderek daha karmaşık bir hal aldı. Muammer Kaddafi’nin 2011’de devrilmesinin ardından oluşan siyasal boşluk, merkezi devlet yapısının çökmesine yol açtı. Bu da ülkeyi silahlı grupların, kabilelerin, bölgesel güç odaklarının ve dış aktörlerin rekabet alanına dönüştürdü. Libya, kısa sürede Afrika’nın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkelerinden biri olmanın ötesine geçerek küresel ve bölgesel hesaplaşmaların düğüm noktası haline geldi.

Batılı ülkeler açısından Libya yalnızca enerji meselesi değildi. Ülke, Akdeniz üzerinden Avrupa’ya yönelen düzensiz göçün ana geçiş noktalarından biri oldu. Aynı zamanda radikal grupların ve insan kaçakçılığı ağlarının faaliyet alanı da genişledi.

Türkiye’nin Libya politikası ise 2019-2020 döneminde belirginleşti. Halife Hafter güçleri (Tobruk Hükümeti), Trablus’u ele geçirmek amacıyla geniş çaplı bir saldırı başlattı. Bunun üzerine Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH), 26 Aralık 2019’da Türkiye’den resmi olarak askeri destek talep etti. Türkiye Büyük Millet Meclisi de 2 Ocak 2020’de Türk askerlerinin Libya’da görevlendirilmesine imkan tanıyan tezkereyi onayladı.

5+5 ORTAK KOMİTE

23 Ekim 2020’de onaylanan kalıcı ateşkesle birlikte Tobruk Hükümeti ile Trablus Hükümeti arasında kırılgan bir ateşkes anlaşması imzalandı. Ateşkes sonrası dönemde Türkiye, Libya’daki varlığını yalnızca askeri düzlemde sürdürmekle kalmadı; siyasi süreçlere ve güvenlik konularına da dahil oldu.

“Birleşik ve Tek Libya” iddiasıyla yürüttüğü 5+5 Ortak Askeri Komite (JMC) görüşmeleri, bu sürecin en önemli araçlarından biri haline geldi. Görüşmeler, 2021 ve 2024 yıllarında Ankara’da yapıldı. Taraflar arasında Ekim 2024’te imzalanan “istihbarat paylaşımı ve kolluk iş birliği” anlaşması ise bu süreçte dikkat çeken gelişmelerden biri oldu.

DENİZ YETKİLERİ ANLAŞMASI

2019’da Trablus yönetimiyle imzalanan deniz yetki alanları anlaşması, Türkiye açısından “stratejik bir kazanım” olarak değerlendirildi. Bu anlaşma, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail gibi aktörlerin de dahil olduğu enerji ve jeopolitik rekabette Türkiye’nin elini güçlendirdi.

Ayrıca bu durum, Libya’yı Ankara açısından hem askeri hem de deniz jeopolitiğinin önemli bir parçası haline getirdi. Dünyanın önde gelen petrol üreticileri arasında yer alan Libya’da, Türk Petrolleri Anonim Ortaklığına (TPAO) verilen kara ve deniz sahalarındaki ruhsatlar da bu süreçte öne çıktı.

Türkiye, şu anda hem Bingazi hem de Trablus hükümetleriyle askeri ve ticari ilişkilerini sürdürüyor.

NİJER’DE ALTIN PAZARI KURDU

Türkiye’nin Afrika’daki doğal kaynakları sömürmeye ve yeni pazar alanları açmaya yönelik politikalarında öne çıkan ülkelerden biri de Nijer. Altın ve uranyum gibi doğal kaynaklar açısından zengin olan Nijer’de, 26 Temmuz 2023’te gerçekleşen askeri darbenin ardından cunta yönetimi işbaşına geldi ve bölgesel gerilim devam etti.

Bu süreçte Türkiye, 17 Temmuz 2024’te üst düzey devlet yetkililerinden oluşan bir heyetle Nijer’e ziyaret gerçekleştirdi. Ardından 22 Ekim’de madencilik alanında iş birliği anlaşması imzalandı.

MADEN VE PETROL SAHALARI HEDEFTE

Türkiye’nin benzer anlaşmalar imzaladığı ülkeler arasında Sudan da bulunuyor. İki ülke, 2018’de “Altın ve İlgili Metallerin Aranması ve İşletilmesi İçin İmtiyaz Anlaşması”nı imzaladı. Yine Fas, Cibuti ve Nijerya gibi ülkelerle de madencilik alanında çeşitli anlaşmalar yapıldı.

Öte yandan, dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 3’üne sahip olduğu belirtilen Nijerya ile “enerji verimliliği, yenilenebilir enerji iş birliği ile hidrokarbon ve madencilik” alanlarında anlaşmalar imzalandı. Yaklaşık 13 milyar varil petrol rezervine sahip Angola ile de 2021 yılında hidrokarbon ve madencilik konularında iş birliği anlaşması yapıldı.

Ancak Türkiye’nin bu ülkelerden yıllık ne kadar gelir elde ettiğine dair kamuoyuyla hiçbir zaman ayrıntılı ve şeffaf veri paylaşılmıyor.

SAHEL VE AFRİKA BOYNUZU

Türk devleti, “Afrika’ya açılım” adı altındaki nüfuzunu genişletme planları çerçevesinde Sahel’de Çad, Afrika Boynuzu’nda ise Etiyopya ile yakın ilişkiler kurdu. Sahel ile Orta Afrika arasında yer alan kritik bir geçiş ülkesi olan Çad, 2017’den bu yana Türkiye’nin yakın markajına girdi.

Türkiye’nin Çad politikası, Sahel bölgesinde Fransa’nın geri çekilmesinin ardından ivme kazanan pragmatik bir angajman örneğidir. Tarihsel olarak sınırlı olan ilişkiler, 2017’de Erdoğan’ın N’Djamena ziyaretiyle yeniden canlandı ve 2019’da Askeri İş birliği Çerçeve Anlaşması imzalandı. Son yıllarda ise savunma sanayii öne çıktı. Çad; Türk yapımı Bayraktar TB2 ve Anka-S SİHA’ları, Aksungur İHA’ları, Hürkuş uçakları ile Ejder Yalçın zırhlı araçlarını tedarik etti.

Etiyopya ile ilişkiler ise “ekonomik ve savunma” odaklı bir stratejiyi izliyor. Türkiye, şu anda Çin’in ardından Etiyopya’nın en büyük ikinci yatırımcısı konumuna yükseldi. Ülkede faaliyet yürüten 200’den fazla Türk firmasının tekstil, inşaat ve demiryolu projelerine ilişkin anlaşmaları bulunuyor.

Türkiye’nin, 2020-2022 yılları arasında Tigray ile savaşa giren Etiyopya’ya SİHA desteği vermesi, bölgede büyük katliamlara neden oldu. Buna rağmen Türkiye, Etiyopya’ya silah satışını sürdürdü. Enerji, altyapı ve savunma alanlarında yapılan anlaşmalarla yıllık 1 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşmayı hedefliyor.