Yasak Alman-Türk ilişkilerinden kaynaklı

Yasak Alman-Türk ilişkilerinden kaynaklı

KCK Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan Almanya’da PKK yasağının yürürlüğe girdiği günden bu yana Kürt toplumu üzerinde bir polis terörü uygulandığını ifade ederek bu durumun Ankara ile Berlin’in ilişkilerinden kaynağını aldığını söyledi. Kalkan, Kürtlerin Ortadoğu’daki egemen devletlerle birlikte NATO ve Batı sistemine karşı da mücadele ettiğini ifade etti.

Almanya’nın PKK yasağının 20. yıldönümü nedeniyle yapılan protesto eylemleri sürerken ünlü Düsseldorf mahkemelerinde yargılanan KCK Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan ANF’ye konuştu. PKK yasağının sadece Almanya’dan kaynaklanmadığını, Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerin yasağın yürürlükte olmasını sağladığını ifade eden Kalkan mücadele yürütülürken bu gerçeğin her zaman göz önünde tutulması gerektiğini ifade etti.

Kürt Halkının sadece Ortadoğu’da Kürtleri egemenlikleri altında tutan devletlere karşı değil aynı zamanda NATO’ya ve Batı sistemine karşı mücadele ettiğini dile getiren Kalkan, Avrupa’da yürütülen mücadelenin sadece Almanya ile sınırlı kalmaması, Batılı ülkelerin politikalarında değişiklik olana kadar devam etmesi gerektiğini kaydetti.

Kalkan ile Medya Savunma Alanlarında Düsseldorf Mahkemeleri sürecini ve Almanya’daki PKK yasağını konuştu.

Avrupa ülkeleri içinde Kürt meselesi ve PKK ile Almanya‘nın özel olarak ilgilendiğini görüyoruz. Neden Almanya?

Aslında NATO sistemi içerisinde Almanya’ya böyle bir görev ve rol verilmiş. Özellikle de II. Dünya Savaşından sonra Almanya’nın yeniden yapılandırılmasında Türkiye ile böyle bir ilişkisi oluşmuş. NATO sisteminde çeşitli ülkelere dönük NATO merkezinin örgütlenmeleri var. Bu örgütlenmelere o ülke masası deniliyor. Örneğin Türkiye masası, örneğin Yunanistan masası! Uzun süre NATO’nun Türkiye masası Almanya’daydı. Yani sadece Alman devletini ilgilendiren, onun yönettiği bir sistem değil, NATO yönetimi çerçevesinde oluşan bir sistem. Ama tabii Almanya’da örgütlendiği için doğrudan Almanya’yı da ilgilendiriyor.

HİTLER ALMANYASINA EN SON SAVAŞ İLAN EDEN ÜLKELERDEN BİRİ TÜRKİYE

Herhalde geçmişten gelen, I. Dünya Savaşı ve öncesinde oluşan Almanya-Türkiye dostluğu, yani Alman imparatorluğu-Osmanlı imparatorluğu arasındaki ilişkiler ve oluşan dostluktan gelen bir durum. Devletler düzeyinde bir yakınlık var. I. Dünya Savaşında müttefiktiler, yenildiler. Sonrasında iki devlet de o yenilgi üzerinden inşa oldular. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu; Almanya’da da giderek Hitler’in ele geçirdiği bir devlet oluştu. II. Dünya Savaşında her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti doğrudan savaşa girmediyse de, 1944’e kadar Türk-Alman ilişkileri iyiydi. Almanya safında müttefiklere karşı bir savaşa girmedi. İngiltere’yle ilişkilerini kesmedi, ama Hitler Almanya’sıyla da ilişkilerini kesmedi. Hitler Almanya’sına en son savaş ilan eden devletlerden birisi Türkiye’dir.

Türkiye II. Dünya Savaşı ardından 1952’de NATO’ya girdi. Aynı dönem NATO tarafından Almanya’nın yeniden yapılandırıldığı dönemdir de. Marshall Planı var, hem Almanya’yı hem de NATO’nun Güneydoğu kanadını –Yunanistan ve Türkiye’yi- kapsayan bir plandı.  Bu da bir yakınlık oluşturdu herhalde.

Dahası Almanya’ya işçi olarak çok fazla Türkiye insanı gönderildi. Savaştan sonra Almanya’nın imarında çeşitli alanlardan gelen işçiler çalıştırıldığı gibi, bunlar içerisinde en yoğun olan kesimlerin başında Türkiye'den giden işçiler geldi. Böylece Almanya-Türkiye ilişkileri çok daha ileri düzeye çıktı; ekonomik-mali boyut kazandı. NATO ülkeleri içinde en sıkı ilişkileri olan iki devlettir. Muhtemelen bütün bunların sonucu olacak ki NATO’nun Türkiye masası Almanya’da örgütlendirildi, NATO yönetimi Almanya’da oldu. NATO Türkiye'yi Almanya üzerinden yönetti.

TÜRKİYE’NİN ALMANYA İLE İLİŞKİLERİ ABD’DEN DAHA DERİNDİR

Ekonomik, sosyal, siyasal ilişkileri de belirttiğim nedenlerle güçlü olduğu için Türk-Alman ilişkileri çok ileri bir düzey kazandı. Her ne kadar Türkiye NATO sistemine girmiş olsa da, Amerika ile ikili ilişkiler geliştirmeye çok önem verse de Türkiye'nin Almanya ile ilişkileri Amerika’yı çok çok aşan bir düzeyi hep yaşadı. Ekonomik-ticari ilişkileri öyle, siyasi-diplomatik ilişkileri öyle oldu. Türkiye'ye Amerika’nın 51. Eyaleti dendi, ama aslında Almanya’nın bir eyaleti gibiydi. Son dönemlerde hala da öyledir. Siyasi karşıtlıklar olsa bile ekonomik- ticari ilişkiler, sosyal ilişkiler yine aynı düzeyi koruyor.

Almanya da Türkiye'yi sanki kendisinin ikinci bir vatanı görme eğilimi var. Almanlar da Türkiye'ye öyle sıcak bakıyorlar. Her ne kadar ırkçılarda Türk düşmanlığı olsa da, genelde öyle değildir. Bütün bu nedenlerle PKK'ye karşı mücadele Almanya’nın üzerine yıkıldı. Tabii bir de Türkiye ve diğer Ortadoğu ülkelerinden Almanya'ya gitmesi temelinde yoğunlaşmış çok önemli bir Kürt nüfusu vardır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin inkarcı ve imhacı siyasetine karşı Kürdistan'da özgürlük ve demokrasi mücadelesi geliştikçe bu Almanya’yı doğrudan etkiledi. Hem doğrudan Türkiye'yi yönetiyor olması itibariyle hem de Almanya’da yoğunlaşmış Kürt ve Türk nüfusun varlığı itibariyle. Çünkü onlar arasında gerginlik oluştu, çatışma ihtimali belirdi. Kürdistan'daki savaş, Türkiye'deki mücadele üçüncü boyutta sanki Almanya içinde oluşan bir mücadeleymiş gibi en yakından Almanya’nın içini etkileyen bir mücadele oldu. “Tedbir almazsak çatışma buraya yansır ve toplumumuzu etkiler” diye Alman devleti bundan çok korktu, ürktü. Bu bakımdan Alman yönetimi de PKK'ye karşı mücadele etme ve PKK'yi sınırlandırmada istekli oldu.

Zaten 15 Ağustos atılımından sonra 1985’te Türkiye gerillaya karşı ortak saldırı geliştirmeyi NATO’ya götürdü.  1986’da NATO tartışıyor ve Türkiye'yi destekleme kararı alıyor. Ardından 1986 sonu ve 1987 başında Avrupa istihbarat örgütlerinin PKK'ye karşı mücadeleyi görüştükleri ortak bir toplantısı var. Orada Avrupa çapında bir PKK kovuşturması kararı alıyorlar. Sonuçların Almanya’da birleştirilmesi ve PKK yargılamasının Almanya’da örgütlenip yürütülmesine karar veriyorlar. Ondan sonra da zaten bilinen PKK kovuşturması, tutuklamalar, mahkeme durumu gelişti.

Şu anda aynı durum sürüyor mu, bilmiyorum, ama geçmişte Fransa’da, başka yerlerde değişik olaylar oldu mu sonuçlar Almanya’ya aktarılıyordu. PKK yargılamaları bu nedenle hep Almanya’da yapılıyordu. Son on yıldır Fransa da PKK davaları açtı, kendi başına bunları yapıyor. Fransa daha çok öne çıkıyor. Sanki Türkiye masasında bir kayma oldu gibi. Tam net bilmiyoruz, ama PKK'ye karşı tutumda ortaya çıkan değişiklik biraz bunu gösteriyor. Ama 2000’lere kadar kesinlikle Almanya’nın böyle bir rolü, görevi vardı. NATO masası Almanya’daydı. Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde hem Almanya’nın yeniden inşası hem de Yunanistan ve Türkiye'nin, yani NATO’nun Güneydoğu kanadının inşası güçlendirilmesi çerçevesinde NATO’nun yürüttüğü ortak plan böyle bir yönetim sistemini ortaya çıkarmıştır. işte bütün bundan dolayı Almanya’dır.

NATO YARGILAMA GÖREVİNİ ALMANYA’YA VERDİ

Düsseldorf yargılamalarına PKK ve Almanya arasında bir siyasi hesaplaşa diyebilir miyiz? Dava Kürtlerle ilişkileri nasıl etkiledi?

Düsseldorf mahkemesi, davası belirttiğim çerçevede gelişti. Yani 15 Ağustos 1984 atılımından sonra Türkiye'nin Kürt gerilla direnişi sorununu NATO’ya taşıması, NATO’nun beşinci maddesi gereğince Türkiye'yi destekleme kararı alması, bu temelde Avrupa devletlerini harekete geçirmesi sonucunda gelişti. En son istihbarat örgütleri ortak kovuşturmaya karar verdiler, yargılama görevi ise Almanya’ya verildi. Bunlar bir tahmin değil, Düsseldorf yargılamalarında açığa çıkan gerçeklerdir. Tam tarihlerini söyleyemiyorum arşivlerde vardır, tarihlerine bakılabilir, ama Düsseldorf mahkemesinde bu durum net olarak ortaya çıkmıştır. İfade ettim, bu bir NATO göreviydi. Bir de Almanya-Türkiye ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkıyordu. I. Dünya Savaşından itibaren gelişmiş ilişkileri içeriyordu. Milliyetçiliklerin birbirine yakınlığı vardı. Devletçi sistemin birbirine yakınlığı vardı. İki devlet arasında böyle bir ilişki de vardı. Bir de Almanya’da önemli düzeyde bir Türk ve Kürt nüfusunun yoğunlaşmış olması, dolayısıyla Kürdistan'daki mücadelenin Almanya'ya taşma ihtimalinin bulunması Almanya'yı böyle bir yargılanmayı kabullenmeye ve bunu büyük bir gösteriyle yürütmeye götürdü. Bunun için milyonlarca mark para harcadılar. Öyle basit, kolay gerçekleşen bir yargılama olmadı, ama Almanya bunu kabul etti.

Burada Türkiye'nin istemleri ile NATO’nun ve Amerika’nın kararları uygulandı. Sadece Almanya yürütmedi, NATO kararını uyguladı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin karar ve isteklerini uyguladı. Aslında bir Almanya-PKK hesaplaşması değil, NATO’da ifadesini bulan, küresel Batı sistemiyle bu sistemin oluşturduğu Kürt’ü inkar ve imha sistemiyle PKK arasındaki bir mücadele oldu. Almanya kesinlikle onu temsil etti. Almanya ülkesiyle, toplumuyla, devletiyle özel olarak PKK'nin herhangi bir çatışması ve çekişmesi kesinlikle yoktu. O bakımdan bir Almanya-PKK hesaplaşması denemez. Aslında Kürdistan'ı bölüp parçalayan ABD'nin öncülük ettiği Batı sistemi, NATO sistemiyle Kürt halkı arasındaki bir hesaplaşmanın Almanya'ya yansıması oldu.

Kürt varlığını, özgürlüğünü, direnişini PKK oluşturdu, Kürt tarafını PKK temsil etti; küresel kapitalist sistem tarafını, yani küresel kapitalizmin ve bölgedeki ulus-devlet güçlerinin içinde yer aldığı Kürdistan'ı bölen, Kürtleri inkar eden ve yok etmek isteyen inkarcı ve imhacı sistemin temsilciğini de Almanya yürüttü. Avrupa devletleri arasındaki işbölümü Türkiye masasının Almanya'da bulunması, bu görevi ve sorumluluğu Almanya'ya vermeyi getirdi. Böylece fiiliyatta Almanya-PKK hesaplaşması gibi bir şey yaşandı. Fiili olan buydu, görüntüde gerçekleşen buydu, fakat kesinlikle Düsseldorf yargılaması böyle dar ve yüzeysel bir şey değildir. Bu mahkemenin tarihsel boyutu vardır. I. Dünya Savaşından itibaren, hatta 19. Yüzyılın başından itibaren ortaya çıkartılan Kürt sorunuyla bağlıydı. Kürt inkar ve imha siyasetine karşı PKK öncülüğünde ortaya çıkan ulusal demokratik direnişin sistemin sahipleriyle mücadeleye girmesini ifade etti.

Kürdistan üzerindeki inkar ve imha sisteminin iki kuşak sahibi vardı. Bir, doğrudan bu sistemi Kürdistan üzerinde yürüten bölgenin despotik devlet yapıları; Türkiye, İran, Irak, Suriye devletleri; ikincisiyse esas Ortadoğu'yu ve Kürdistan'ı bölüp parçalayan, üzerinde ulus-devlet egemenliğini kuran, Ortadoğu'yu bu temelde kendisine bağlayan küresel kapitalist modernite sistemi, onun kurumları vardır. BM vardır, NATO vardır, Avrupa Birliği de bunun içindedir. Bu sistemi temsil eden kurumlarla bir çelişki ve çatışma yaşandı. Almanya bu sistemin ve bu sistemi temsil eden kurumların fiili temsilcisi oldu. Böylece Almanya-PKK hesaplaşması gibi yaşanan olay özünde Kürdistan’la, Kürt toplumuyla küresel inkar ve imha sistemi arasındaki bir hesaplaşmaydı, mücadeleydi. Bundan da PKK kazançlı çıktı, Kürtler kazançlı çıktı.

DÜSSELDORF DAVASI NASIL SONA ERDİ

Almanya, 1993 yılında aldığı PKK yasağı kararını “otoban eylemleri”ne bağlıyor. PKK yasağı için bunun yeterli bir argüman olduğunu düşünüyor musunuz?

1993 Kasım’ında alınan kararın o boyutu var. 1992-93 yıllarında genelde Avrupa, özelde Almanya'daki Kürt toplumu Kürdistan üzerinde topyekun savaş konsepti temelinde geliştirilen saldırılara karşı büyük bir öfkeyle, kinle doldu ve Türkiye'ye destek veren güçlere karşı demokratik mücadelesini geliştirdi. Bu açıdan başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Kürt kitlelerinin etkin, aktif, radikal eylemleri gelişti. Bunlar aslında Almanya’dan ya da Avrupa’daki çelişkilerden kaynaklanan eylemler değil; tamamen Kürdistan'daki savaştan kaynaklanan eylemlerdi. Düsseldorf yargılaması da o savaşın somut bir parçası oluyordu. Toplum büyük bir haksızlık olduğunu, uydurma kararlar olduğunu gözüyle görüyordu. Tıpkı Türkiye'ye silahlar verip Kürt gençlerinin üzerine Türk ordusunun saldırtılması gibi orada da Kürt yurtseverleri tutuklanmışlar, hiçbir bahane, gerekçe olmadan hapiste tutuluyorlardı. Bu, öfkeyi daha çok arttırdı. Halkın gerçekleri görmesini daha yakından sağladı. Esas itibariyle Kürdistan'da gerillaya, halka, serhıldanlara yönelik TC’nin geliştirdiği katliamlara yönelik bir protesto direnişi ortaya çıktı.

Bu, somutta kendini Düsseldorf yargılamalarına karşı mücadele olarak ifade etti. Almanya içinde geliştiği için oradaki haksızlığa karşı çıkma biçiminde oldu. Bu direnişler epeyce radikalleşti, yoğunlaştı, Alman hükümetini ciddi sarstı, korkuttu. Acaba daha ileri gidebilir, silahlı çatışmaya varabilir mi kaygısını yaşadılar. Fakat o düzeyde değildi; örgütlüydü, denetimliydi. Ama Kürdistan'da şiddetlenmiş olan savaş nedeniyle de radikaldi. Çünkü Kürdistan'da topyekun savaş konsepti temelinde Kürt halkına, gerillasına dönük imha saldırısı vardı. Demirel, Çiller, Ağar, Doğan Güreş dörtlü çete yönetiminin saldırısıydı bu. Bunlar etkin kontrgerilla yönetimiydiler. Hala kimse o yönetimin yaptıklarına bir şey diyemiyor. Devlet içinde Kürt sorununu siyasi yöntemlerle çözmek isteyen Özal kliğini de tasfiye etmeyi öngören bir saldırı yürütüyorlardı. Özal’ı götürdüler, Bahtiyar Aydın gibi generalleri “PKK ile çatışmada öldü” süsü vererek katlettiler, MİT sorumlusu Hiram Abbas öldürüldü, JİTEM’ci istihbaratçılar öyle götürüldüler. Yani bir iç çatışma da yaşandı. Böyle sert bir çatışma, savaş durumu vardı.

Bütün bunlar dikkate alınırsa bir etken olarak bu görülebilir. Fakat tek etken veya birinci etken olarak görmek çok gerçekçi değil. Bütün bunlar etkendirler, ama bu yasağın getirilmesinde birinci etken değillerdi. Aslında dava 1993 yazına gelindiğinde artık çok teşhir olmuştu. 1993 Newroz’unda Önder Apo'nun ateşkes ilan etmesi, demokratik siyasi çözüm arayışlarını başlatmasıyla Almanya’nın Düsseldorf mahkeme senaryosu iyice teşhir olmuştu. Artık Alman toplumu, gardiyanlar inanmıyor, kendi devletlerinin suçlu duruma düştüğünü hissediyorlardı. Tüm yaklaşımları, davranışları değişmişti. Alman devleti davayı yürütemez, sürdüremez hale gelmişti.

Dava sürdürülmeye kalksa kırk senede bitmezdi, kırk bin sayfalık dosya vardı. Biz bir süre mahkemeden çekildik. Ne yapıyorlarsa yapsınlar dedik, hiç karışmadık. Karşı mücadele olmadığı için o belgelerin birçoğunu kolayca geçirdiler. Dava hukuki çerçevede biraz öyle ilerledi. Fakat öyle de ilerlese sona doğru yaklaşınca bu sefer her türlü hukuki temelden yoksun olduğu, bu kovuşturmayı yapanların, tutuklamayı gerçekleştirip mahkemeyi yürütenlerin suç işlemiş oldukları ortaya çıktı. Bu sefer yoğun bir kaygıya kapıldılar, arayışa yöneldiler. Avukatlar üzerinden bizimle görüşmek, toplantı yapmak istediklerini belirttiler. Biz de görüşme yapmayı kabul ettik.

Savcıların, Hakimlerin, avukatların ve bizim katıldığımız davaların görüldüğü mahkemede bu dava nasıl sonuçlandırılmalı diye bir iki toplantı yapıldı. Avukatlar bizden katılmamızı istediler. Yapılmak istenen toplantılarla tam olarak ne yapmak istediklerini bilmiyorduk. Gerçeği görüşmelerde daha iyi anladık. Önce eveleyip gevelediler bazı şeyleri, ama sonunda teklifleri net ortaya çıktı. “Bu dava uzadı, biz bitirmek istiyoruz, fakat yasalarımıza göre size ceza vermemiz mümkün değil, ama altı yıldır tutuklusunuz, ceza vermeden devlet sizi bırakamaz, devletimizin itibarı kalmaz, davada tartışılan bir sürü suç olayları var, kendinize birer suç bulun, kabul edin, biz de onlardan dolayı size ceza verelim, tahliye edelim!” teklifini bize getirdiler. Biz reddettik. Olmayan suçu niye kabul edelim? Kendimizi tarih karşısında niye suçlu kılalım dedik, Zaten yatacağımızı yatmışız hapiste. Böyle çok mantıksız, bizi çok basit gören bir yaklaşımdı.

Baktılar ki, bize onu kabul ettiremeyecekler, ondan sonra İçişleri Bakanlığı PKK yasağı çıkardı; PKK'yi suç örgütü ilan ettiler. Terör örgütü kararı değildi o. PKK'nin terör örgütü ilanı 2002’dedir. Avrupa Birliği ilan etti. Yani ateşkes sırasında, uluslararası komplodan sonra Avrupa Birliği PKK'yi terör örgütü ilan etti ve terör örgütleri listesine aldı. 1993 Kasım’ında verilen karar suç örgütü olma kararıydı. Böylece PKK kriminalize edilmiş oldu, suç örgütü, yasak örgüt kapsamına konularak PKK üyesi ve yöneticisi olmak suç sayıldı, hukuken ceza kapsamına kondu.

Bizi de bu temelde PKK yöneticisi olarak cezalandırdılar, hapis cezası verdiler. Zaten cezayı en üst sınırda verdiler. Verdikleri cezanın hepsini yatmıştık da. Hapishanede yattığımız süre onu karşılıyordu. Böylece hapishaneden tahliye edildik. Almanya devleti bu kararın ardından, bu karara dayanarak hukuki açıdan bize ceza verebildi. Bu karar olmazsa bize ceza veremezdi. Bu kararı bize ceza vermek için aldı. Bu da önde gelen bir etkendir. Ondan sonra da emsal olarak devam ettirdiler. Yani bu biçimde hem o mahkemeden kurtulmuş oluyorlardı, hem de ondan sonra Demokles’in kılıcı gibi Kürt yurtseverlerin üzerinde bu kararı tutmayı sağlamış oluyorlardı. Bunu kendi yararlarına gördüler, yasak kararını bu temelde getirdiler.

Bu karar Almanya’da yaşayan Kürtleri nasıl etkiledi?

 PKK'nin yasaklı örgüt, suç örgütü kapsamına alınması Almanya'daki Kürtlerin hemen hemen hepsini içine alabilecek bir özellik taşıdı. PKK üyesi olmak suç olduğu gibi, PKK'yi desteklemek de suç kapsamına girdi. Yasaklı örgüte sempati duymak, destek vermek bir düzeyde suç kapsamına girdi. Böylece kolaylıkla Alman savcılarının Kürt yurtseverlerin evine baskın yapmak için mahkeme kararı çıkartmalarına fırsat tanıdı. Bu temelde de savcılar, polis şefleri istedikleri, ihtiyaç duydukları zaman mahkeme kararı çıkartarak kolaylıkla Kürt yurtseverlerinin evine, derneklerine baskı düzenlediler. Almanya'daki Kürt toplumuna dönük polisin, istihbaratın keyfi baskı ve saldırı uygulamalarının önünü açtı. Bu çerçevede de yoğun bir baskı gelişti, birçok yerde kolaylıkla tutuklamalar yaptı, bu kararı emsal göstererek PKK'ye üyelik ya da yardım yataklık etmekten ceza verdi. Buna dayanarak dönem dönem onlarca dernek ve Kürt yurtseverin evini kapsayan antiterör timleriyle toplu polis operasyonu yaptılar. Kapılarını kırdılar, çocuklarını korkuttular, evlerini dağıttılar. Kürt toplumu üzerinde sindirmeyi, yıldırmayı hedefleyen bir baskı sistemi bu karar temelinde geliştirildi.

Bu baskılar dönem dönem yaygınlaştırıldı, bazen hafiflemiş olsa da günümüze kadar sürdürülmektedir. Öyle ki, Kürt yurtseverleri üzerinde bir yandan devlet güçleri, polis, istihbarat, emniyet baskı uyguladı, diğer yandan da Kürt toplumu kriminalize edildi. Alman toplumu, Almanya’da yaşayan diğer toplumlar nezdinde Kürtler güvenilmez, şaibeli insanlar haline getirildiler. Kürt insanlarının komşularıyla, farklı topluluklarla kurdukları ilişkiler zedelendi. Kürtler toplumsal yaşamdan tecrit edildiler, teşhir edildiler. Bir tür teşhir ortaya çıkardı bu karar. Bundan bütün insanlar zarar gördüler. Kürtlerin yaşamını Almanya’da kalıp çalışma durumunu son derece olumsuz etkiledi.

ALMANYA KENDİ BAŞINA HAREKET ETMİYOR

Almanya’nın veya Avrupa’nın Kürt politikası Türkiye’de Kürt sorununun çözümsüz kalmasını nasıl etkiledi?

Almanya ve Avrupa isteseydi Kürt sorununun demokratik siyasi çözümünü geliştirebilirdi. Fakat şöyle bir realite de var: Amerika istemeden, ikna olmadan Almanya ve Avrupa’nın yalnız başına bunu yapması da mümkün değildi. Ancak birlikte yapabilirlerdi. Zaman zaman Almanya’da, Avrupa’da tam çözme istemi değil de, Türkiye'yi eleştiren, Kürt sorununun siyasi çözümünün gerekliliğinden söz eden eğilimler, açıklamalar geliştiğinde Amerika derhal müdahale etti. Bu nedenle yalnız başına Almanya’nın Kürt sorununun çözümü doğrultusunda politika belirleyip tutum almasını sağlayan bir politikası yoktu. Müttefikleri NATO bu konuda engel koyuyor. Ortak karar almayı gerektiriyor.

Aynı şekilde Avrupa Birliğinin de öyle bir politikası yoktur. Çünkü daha sonrasını biliyoruz. Önder Apo 1999’da Roma’ya, Avrupa’ya gitti. Kürt sorununun çözümünü istedi. Yunanistan, Avrupa’nın diğer ülkelerinden silahlı mücadele durdurulur, siyasi çözüm çizgisi izlenilirse bu konuda Avrupa’nın etkin rol oynayabileceği konusunda birçok talep, açıklama vardı. 1999’da Önder Apo'nun Avrupa’ya gidişi gösterdi ki, aslında bunlar gerçekçi değiller. Bir tür propaganda içeriği taşıyor, aldatıcıymış. Ya da kendi başlarına yapacak durumda değillermiş. Amerika kabul etmeyince yapamadılar.

Örneğin dönemin İtalya hükümeti Massimo D’Alema’nın başkanlığındaki zeytin dalı hükümeti Kürt konferansı toplamak, Avrupa Birliği düzeyinde Önder Apo’nun Roma’da olmasını da değerlendirerek Kürt sorununun siyasi çözümü yönüne bir siyasi tutum geliştirmek istedi. Buna ne Almanya katıldı, ne Fransa katıldı. Tersine hepsi kapıları D’Alema hükümetine kapattılar. Çünkü Amerika istemedi, onlara engel koydu. Öyle ki, Alman devleti daha 1987’de Önder Apo için verdiği tutuklama kararını kaldırdı.

Düsseldorf davasının bir numaralı sanığı Önder Abdullah Öcalan’dır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hans Dietrich Genscher Önder Apo'nun iadesini talep etmek için Şam’a üç sefer gitti. Güya Suriye iade edecek, Düsseldorf davasında yargılayacaklardı. Önder Apo, Alman hukukuna göre o zamandan 1999’a kadar yargılananlar listesindeydi. Roma’ya gidip Avrupa toprakları içine girince Almanya’nın ilk yapması gereken iadesini istemek ve yargılamak olacaktı. İtalya yönetimi ortak bir Kürt konferansı geliştirme, Kürt politikası oluşturma önerisinde bulununca, Almanya yasalara göre bunun kendi ülkesinde olması gerektiğini, Önder Apo'yu tutuklaması gerektiğini gördü, hissetti, fark etti ve Amerika’nın baskısı üzerine o kararı iptal etti. Tutuklama, yargılama değil, Önder Apo'nun Almanya sınırlarından girişine bile yasak koydu.

Sistemin içinde bu tür çelişkiler vardır. Nispeten farklı politikalar izleyen devletler de var. Fakat son tahlilde Avrupa Birliğinin ve ABD'nin Kürt politikası ortaktır, tektir, bunu belirleyen NATO’dur. NATO’nun belirlediği politikaları öz itibariyle bütün devletle uyguluyorlar ve NATO’nun belirlediği politikalar da şimdiye kadar Kürt sorununun demokratik siyasi çözümünü değil, Türkiye cumhuriyeti devleti ve hükümetlerinin PKK'yi imha ve tasfiye etme kararları temelinde PKK'nin çözülmesi, imha edilmesini destekleme politikası oldu. NATO’nun belirlediği politika bu oldu. Beşinci madde çerçevesinde Türkiye'nin PKK'ye karşı yürüttüğü savaşta Türkiye hükümetlerini siyasi ve askeri bakımdan kayıtsız şartsız desteklemek oldu. Bu desteği verdiler. 1985’ten sonra Kürdistan'daki savaş Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde dar kalan savaş olmaktan çıktı, NATO çerçevesinde yürütülen savaş oldu. Doğrudan 1992 Güney savaşını da, 1988 özel savaş operasyonunu da, arkasından uluslararası komployu da NATO kararlaştırdı, planladı, yürüttü. PKK karşısında, Kürtler karşısında savaşı yürüten Türkiye olmadı. Türkiye kendi çapında bir savaş yürütse de, aslında savaşı esas yürüten, Türkiye'nin yürüttüğü savaşı da destekleyen NATO gücüydü, kuvvetiydi.

Bunlar hiçbir zaman Kürt sorununun çözümünden yana olmadılar, olamadılar. Onu gören bir politika geliştiremediler. Hala da öyledir. Eğer NATO çözüm yönünde karar verse, Kürt iradesini, Kürt halkının varlığını ve haklarını kabul etse, buna benzer bir biçimde Avrupa Birliği ve Amerika Kürt sorununun çözümünü istese, Kürtlerin haklarını verilmesini istese Türkiye bir gün bile mevcut çözümsüzlük rejimini devam ettiremez. Kürt halkını inkar ve imhayı öngören tutumu, savaşı, mücadeleyi sürdüremez. Buna ne gücü var ne de kudreti. Aslında çözümsüzlüğü kapitalist sistemin politikaları yaratıyor ve sürdürüyor, NATO sürdürüyor. Hala da bu durum böyledir. NATO’nun kararı ötesinde bir karar alma, bağımsız, özgürce karar alma iradesini şimdiye kadar hiçbir Türk hükümeti gösteremedi, son AKP hükümeti de gösteremiyor. Gerçi denebilir ki onlar şoven milliyetçi, faşisttirler, aslında onlar çözmek istemiyorlar. Doğru, mevcut haliyle Türk hükümetlerinin de demokratik siyasi çözüm öngören bir politikaları yok. Kürt halkının varlığını hala kabul etmiyorlar, hala inkarcıdırlar.

Avrupa ve Amerika onay vermeden isteseler de çözemezler. Çünkü Kürdistan'daki sistem bir küresel sistemdir. Dünya savaşıyla oluşmuş, Lozan anlaşmasında ortaya çıkartılmış bir sistemdir. İngiltere ve Fransa tarafından oluşturulmuş, daha sonra Almanya’ya, Amerika’ya transfer edilmiş, Türkiye'ye ve diğer Ortadoğu devletlerine de kabul ettirilerek uygulanması sağlanmış bir sistemdir. Sistemin yaratıcıları küresel kapitalist modernite sisteminin yaratıcılarıdır, öncüleridir. Kürt sorununu esas olarak onlar yarattılar. Kürt sorununun varlığından çıkar sağlıyorlar. Kürdistan'ın bölünmüşlüğünden, Kürtlerin inkar edilmesinden çıkar sağlıyorlar. Çünkü buna dayanarak Kürtlerle bölgenin diğer toplumlarını, diğer devletlerini çatıştırıyorlar. Bu çatışmaya dayanarak da herkesi kendilerine bağlıyorlar, Ortadoğu'yu bu temelde yönetiyorlar. Hala bu yönetim sistemini değiştirmiş değiller. Onun için de Kürt sorununun çözümünü istemiyorlar, çözümünden yana değiller. Bu da sorunun çözümsüzlüğünü ortaya çıkartıyor.

Öyle bir durum ki, Kürdistan'ın herhangi bir parçası üzerindeki hiçbir devlet kendi başına Kürt sorununu çözecek, Kürt halkının ulusal iradesini tanıyacak karar alamaz. Diğer devletlerle ortak karar alınması gerekiyor. Böyle bir prensip var. Belki de gizli bir anlaşma var, tam bilemiyorum. Dört devlet birleşse de NATO’ya, onaylatmadıkça, BM’den karar çıkmadıkça karar alamaz. Kürt sorunu bu düzeyde bölgesel ve küresel bir sorundur. Küresel kapitalist sistem sorunu yarattı, bölgesel sistemin merkezine koydu. Sistem bunun üzerinde işliyor. Ortadoğu'daki egemenlik, hegemonya buna dayanarak sürüyor. Dolayısıyla Kürt sorununda çözüm gelişmesi, Kürdistan'a dayatılan soykırım rejiminin yıkılması, Kürdistan'daki statünün değişmesi sadece bölgesel statüyü değil, küresel sistemin değişimini gerektiriyor, onu etkiliyor. Onun için de küresel sistemi bu kadar ilgilendiren bir konumdadır. Çözümsüzlük buna dayanarak devam ediyor. Bunun için bu kadar çabaya rağmen çözüm yönündeki gelişmelere rağmen hala tam bir çözüm adımı atılabilmiş değil.

KÜRT KAPANINDA ALMANYA’NIN ROLÜ

Kürt sorunu Avrupa ülkeleriyle Türkiye arasında hep bir siyasi, askeri ve ekonomik pazarlık konusu oldu. Yasağın çıkar ilişkileriyle bir ilişkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Küresel kapitalist sistem, NATO, Avrupa, Amerika Ortadoğu'yu mevcut Kürt sorununun varlığına dayanarak yönetiyor. Egemenliğini buraya dayandırıyor. Dolayısıyla bu sorunun varlığından ve buradan kaynaklanan çatışmadan her zaman yarar görüyor. Özünde kapitalist sistem asıl sorunu yaratandır. Kürt sorununun çözümüne karşıdır. Kürdistan üzerinde inkar ve imha sistemini yürüten güçtür. Fiili olarak bunu hayata geçiren devletleri destekleyen, arkasında olan güçlerdir. Ama Öyle bir şey oluşturulmuş ki, Önder Apo buna “Kürt Kapanı” dedi. Bölgenin güçleri çatıştırılıyor, her halükarda küresel sistem kârlı çıkıyor. Öyle ki, mücadele ederse bölgesel güçlere karşı mücadele etmiş oluyorlar; Kürdistan üzerinde fiili egemenlik sürdüren güçler diyorlar ki dış güçlerin çıkarına hizmet ediyor. Mücadele etmezse zaten yok oluyor. Böyle bir kapan! Fiili sömürgeciliği sürdüren bölge devletleri de egemenliği sürdürmezlerse sistem tarafından reddediliyorlar. Üzerlerine baskı geliyor. Sürdürmezlerse çatışmaya giriyor, zayıf düşüyorlar, bağımlı düşüyorlar. Bir de insan haklarına uymuyor, şunu yapıyor, bunu yapıyor diye eleştiri alıyorlar. Onlar için de bir kapan aslında.

Uygulanan sistemden kazanç sağlayan ise sistemi yaratan güçlerdir. İngiltere ve Fransa’nın I. Dünya Savaşından galip çıkmaları ardından bu oluşturuldu, Lozan anlaşmasıyla bu tam bir pekişmeye ulaştı, böyle bir kapan haline geldi. Şimdi kedinin fareyle oynaması gibi halklarla oynuyor. Önder Apo Kürdistan'daki çatışma durumuna “İti ite kırdırma projesi” diyor, “Tavşana kaç tazıya tut politikası” diyor. Öyle bir sistem yaratmışlar ki, Kürtler zayıf düşerlerse Türkiye'yi biraz eleştiriyorlar, diğer devletleri biraz eleştiriyorlar ki Kürtler onlara karşı mücadele edebilsinler, Kürtler biraz mücadele etti mi Kürtleri bastırmaya dönük devletleri destekliyorlar! Türkiye'den çıkar sağlamak isteyen, ekonomik-ticari ilişkilerini geliştirmek isteyen, diğer sömürgeci devletlerden biraz daha fazla sömürü yapmak isteyen, buna ihtiyaç duyan devletler hemen Kürtlere ilişkin birkaç söz söylüyor. Böyle oldu mu, Kürtleri destekler duruma gelmemeleri için Türkiye'den veya diğer sömürgeci devletlerden ekonomik, ticari ihale almanın önü açılıyor. Halbuki hepsi oyundur, Türkiye de, diğer devletler de hemen bir sürü sömürü kaynağı veriyorlar, ihale veriyorlar, ticaret kanalı veriyorlar, onlar da buradan sömürülerini sağlıyorlar. Sistemin kendisi böyle kedinin fareyle oynaması gibi bu devletlerle oynuyor. Devletleri de kendisi yaratmış, böylece de oynuyor. İhtiyaç duyan hemen Kürt diyor. TC hükümeti, inkarcı güçler susturmak için hemen ne istiyorlarsa veriyor. Bir ticaret, bir sömürü kaynağına dönüşmüş. Sonunda Kürtler bastırılıyor, eziliyor, kaybeden oluyor, ama Türkiye, İran, Irak Arap devletleri de iliklerine kadar sömürülüyor. Orada yaşayan toplumların da büyük güç kaynakları, mali kaynakları böyle bir çatışmanın gereği olarak küresel kapitalist güçlere aktarılıyor. Onlar da zarar görüyorlar. Sonuçta kâr eden, kazanç sağlayan küresel kapitalist sistem güçleri, devletleri oluyor. Bu anlamda bir sömürü, ticaret alanı mevcut sistemi, ucuz kazanç sağlama, kâr elde etme, sömürü yapma alanı haline gelmiş durumda.

KÜRT TOPLUMU ÜZERİNDE TERÖR UYGULANIYOR

Yasağın sorun yarattığını, entegrasyonu etkilediğini ve Kürt sorununu çözümsüz bıraktığını Almanya’da politikacılar da söylüyor. Bu durumda yasağın devam etmesi hangi anlama gelmektedir?

Mevcut 1993 Kasım’ında alınan kararla oluşturulan PKK yasağı 20. Yılında. Yirmi yıldır uygulanıyor. İlk on yıl yasak olarak uygulandı, son on yıl da yasaktan da öte terör örgütü biçiminde uygulanıyor. Bu yasak entegrasyonu nasıl etkiliyor, Almanya’nın içinde ne tür çelişki ve çatışmalara yol açıyor, somut veriler göstererek izah etmek gerekli. Ben şimdi bu ayrıntılara sahip değilim. Ama şunu ifade ettim, bir kere daha tekrarlayabilirim. Bu yasak üzerinden geçen yirmi yıl boyunca Kürt toplumu üzerinde bir polis terörü, baskısı uygulandı ve halen de uygulanıyor. Kürtler kolay tutuklanıyorlar, doğru dürüst yargılanmadan hemen cezalandırılıyorlar. Düsseldorf davasının kararları emsal gösteriliyor. Sık sık Kürt yurtseverlerinin demokratik dernekleri, kurumları, evleri basılıyor. Yine yurtsever Kürt kitlelerinin bayram kutlamaları, etkinlikleri, Kürdistan'daki mücadeleyi destekleme temelindeki gösterileri engelleniyor. Polis engel koyuyor, yasak koyuyor. Türkiye'dekine benzer çatışma görüntüleri yaşanıyor. Bütün bunlar Kürt toplumunu Alman toplumu, Almanya'da yaşayan topluluklar nezdinde kriminalize ediyor. Güvenilmez, tehlikeli insan topluluğu haline getirmiş bulunuyor. Resmen de, fiilen de böyle algılıyor insanlar. Dolayısıyla Kürtlerden uzak durma yaşanıyor. Kürtler bir sosyal, psikolojik tecritle yaşıyorlar. Bir yandan polis terörüne, baskısına maruz kalıyorlar, diğer yandan da psikolojik ve sosyal tecrit yaşıyorlar. Bu da diğer toplumlarla yakınlaşma, kaynaşma, Alman toplumu içinde kaynaşmayı engelliyor. Kürtler de buna öfke duyuyorlar, tepki duyuyorlar. Bu da önemli bir etken oluyor. Böylece Alman toplumuyla kaynaşma, daha sağlıklı ilişki kurma zorlaşıyor. Böyle bir durum var, sorun var.

Fakat entegrasyon ne kadar oluyor, ne kadar doğru onu bilemiyoruz. Nasıl bir entegrasyon öngörüyor Almanya? Tümüyle asimile etmeyi mi düşünüyor, nereden gelmiş olursa olsun Almanlaşsın ve Alman dili ve kültürü içinde eriyerek asimile olsun mu istiyor, yoksa kendi kimliklerini, kültürlerini de koruma temelinde Almanya toplumuyla bir yaşam ortaklığı yaratsın mı istiyor? Biz entegrasyonu bu ikincisi olarak anlıyoruz. Ama Almanya'da böyle olduğu tartışmalı. Almanya daha çok birincisini uyguluyor ve Kürtleri eritiyor, asimile ediyor. Duruma böyle bakınca aslında asimilasyonun, eritmenin önlenmesi kötü değildir. Bence öyle kimse ona karşı çıkmamalı. Tabii toplumsal ilişkilerin zorlanması, psikolojik, sosyal tecridin uygulanması, baskıya, teröre maruz kalma zorluyor toplumu, ama eğer bu asimilasyonu önlüyorsa Kürtlerin biraz daha fazla kendi gerçekleriyle yüzleştiriyor, kendi kimliklerini korumalarını sağlatıyorsa iyidir. Onu reddetmemek lazım. Baskı zorlayıcı olabilir, ama böyle kalmak da iyidir. Baskıya maruz kalmayalım diye erime, yok olma kabul edilebilir bir durum değil. O bakımdan entegrasyon konusu tartışmalı bir konudur. Onun için şimdi çok ayrıntılı bir şey belirtemem, ama bu açıdan bakmak gerekli.

Kürtler bir topluluk olarak kendilerini kabul ettirmek için imza kampanyası düzenlediler,  yoğun mücadele ediyorlar, çaba harcıyorlar, ama şimdiye kadar bu tanınmadı. Aslında başka topluluklara kolaylıkla tanınan bu haklar Kürt toplumun tanınmıyor.

Bütün bunlar Almanya devletinden ya da toplumundan kaynaklanan hususlar değil. Ben o kanaatte değilim. Hepsi Türk devletinin çabaları sonucunda oluyor. Türkiye ile ilişkileri bozulmasın diye oluyor. Ortak bir yönetim var, anlaşma var. Alman yönetimi Türkiye'nin neyi kabul edip etmeyeceğini biliyor. Dahası Kürtlere ilişkin karar alacak oldu mu, Türkiye hükümetinin olurunu, onayını almak istiyor. Türkiye olur vermiyor, onay vermiyor buna, karşı çıkıyor. Dolayısıyla da Almanya da mevcut durumu sürdürüyor. Asimilasyona varan uygulamalar bu temelde yaşanıyor. Bir şeyler ister, bazı çalışmalar yaparken bence daha dikkatli olmak, iyi hesap etmek gerekli. Ucuz, kolay, yüzeysel yaklaşımlarla hemen bir şeye karar vermemek lazım. Çünkü bu tür durumlarda tek yanlı olumlu ya da olumsuz bir şey yoktur. Biraz olumluluğu vardır, biraz olumsuzluğu vardır her tutumun, her politikanın, her kararın. O halde ne kadar olumlu, ne kadar olumsuz bunun hesabını yapmak, sorgulamak, son kararı böyle bir sorgulama temelinde vermek daha doğru olur.

Yasağın kaldırılması için hareket olarak ne yapacaksınız? Alman yetkililerle bir temasınız oldu mu?

Bu yasaktan önce dolaylı bir biçimde Alman yönetimiyle hep ilişkiler oluyordu. Almanya'daki Kürt toplumunun daha sağlıklı yaşaması, katılımı, yönetilmesi için bu görüşmeler kolaylık sağlıyordu. Yasaktan sonra da Önder Apo'ya dönük uluslararası komplo gerçekleşene kadar benzer bir durum devam etti. Dolaylı olarak bir diyalog vardı ve yasağa rağmen bu temelde ilişkiler sürdü. Daha sonra terör örgütü listesi ortaya çıkınca buna karşı bir mücadele yürüttük. PKK'nin terör örgütü sayılması kararına karşı, terör örgütleri listesine alınmasına karşı itiraz ettik, hukuki mücadele ettik. PKK yönetimi olarak bu kararın reddedilmesi için başvuruda bulunduk. Daha sonra da yasağın kaldırılması için benzer hukuki başvurularımız oldu. Diğer yandan toplum mücadele etti, demokratik siyasi mücadele geliştirdik. Kararı teşhir etmeye çalıştık. Birçok dost çevreyle bu konuda ilişkiler kurduk, onların bu yönlü çaba harcamasını istedik ve önemli ölçüde de sağladık. Birçok çevre, Alman, yine Avrupalı çevreler bu yönlü çalışma, çaba içerisinde oldular. Son dönemlerde bu biraz daha yoğunlaşmış durumda. 20.yıldönümü vesilesiyle daha kapsamlı bir kampanya yürütülüyor. Bu yasağın Kürt sorununun çözümsüzlüğünde oynadığı rol, Avrupa’daki, Almanya’daki Kürt toplumunun üzerinde baskı, terör uygulamasındaki belirleyiciliği, dolayısıyla Kürt-Alman ilişkilerini olumsuz etkileme durumu teşhir ediliyor. Bu yönlü kararımız da var, planlı çabamız da var. Bir hukuki ve siyasi mücadele alanı olarak görüyoruz bunu.

Böyle bir kararın kalkmasının Kürt sorununun çözülmesi anlamına gelmeyeceğini biliyoruz, ama hem Almanya’daki Kürt toplumunun üzerindeki baskıların azalması bakımdan önemli bir rol oynayacak hem de Türkiye-İran gibi yönetimler üzerinde etki yapacak. Kürtlere yönelik baskı, terör uygulamaları bundan etkilenecek. Mevcut durumda Almanya'da PKK yasağı oldukça, Avrupa Birliği PKK'ye terör örgütü dedikçe, TC hükümetleri de İran hükümeti de daha kolay, daha rahat Kürtler üzerinde baskı, terör uyguluyorlar. Nasıl olsa Avrupa terör örgütü görüyor diyorlar, terörizme karşı mücadele ediyoruz diyerek her türlü katliamı, hukuk dışı, hatta insanlık dışı davranışları geliştiriyorlar.

Örneğin 2011 Aralık’ının sonunda yaşanan Roboski katliamı buradan kaynaklandı. Açık bir biçimde Türk uçakları 34 köylüyü bombalayıp katletti, ama Avrupa’dan tepki görmedi, görmüyor. Niye? AKP hükümeti hemen karşılık veriyor: terörizme karşı mücadele sonucunda bu olmuştur, diyor ve o devletleri susturuyor. Çünkü terörizme karşı mücadeleyi onlar da kabul ediyorlar. Terörizme karşı mücadelede bir hata olmuş diyorlar, geçiştiriyorlar. Böylece aslında bu yasak Türkiye-İran gibi devletlerin Kürt halkı, Kürt yurtseverleri üzerinde amansız bir katliam ve terör uygulamalarına fırsat veriyor, Avrupa devletlerini de suç ortağı yaptırıyor. İşte İran, idam uyguluyor! Hiçbir suçu yok, sen PJAK’lısın diyerek gencecik insanları idam ediyor. Avrupa ülkelerinden neredeyse çıt bile çıkmıyor, en küçük bir tepki bile yok. Halbuki başka yerde olsa, bunun çok gerisinde olsa, kıyamet koparırlar. Ama dikkat edelim, PKK’lilere dönük baskı, saldırı, idam oldu mu, bunu İran yapsın, Türkiye yapsın, kim yaparsa yapsın çok fazla ses çıkmıyor. Niye? İşte terör listesinden dolayı, bu yasak kararından dolayı! Bu kararın varlığı devletlerin, hükümetlerin olduğu gibi, çeşitli kurum ve kuruluşların da tavır almasını engelliyor. Bu da zorlayıcı oluyor. Bunu görüp bilmek lazım.

Bu bakımdan da yasağın kaldırılması, terör örgütleri listesinden PKK'nin çıkartılması için çalışmak çok öneli ve ciddi bir mücadeledir. Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi açısından çok önemli bir mücadeledir. Aynı zamanda Almanya ve Avrupa toplumlarının biraz gerçekçi olmaları, Kürt soykırımına ortak olup olmamaları açısından da önemlidir. Bu karar kalkmaz ve mevcut uygulamalar sürerse Avrupa toplumları da Kürt halkı üzerinde uygulanan soykırımın suç ortağı durumunda kalırlar. Ne olursa olsun, bu durum değişmediği müddetçe suç ortaklığından çıkamazlar. O nedenle yasağın kaldırılması, terör örgütü listesinden çıkarılması mücadelesi Kürtlere hizmet ettiği kadar Avrupa toplumlarına, Almanya toplumuna da hizmet ediyor. Onları bir insanlık suçundan, kara lekeden, pislikten kurtarmayı ifade ediyor. Bu mücadeleyi etkili, sağlıklı bir biçimde yürütmek gerekmektedir.

Bir de bu mücadeleyi sadece Kürtlerle sınırlı tutmamak lazım. Almanya’nın demokratik güçlerine, bütün Avrupa demokratik güçlerine yaymak, onları da katmak, ortak bir mücadeleye dönüştürmek önemlidir. Bunu sadece Kürtlere destek versinler diye değil de, insanlık onurları, toplumsal onurları bunu gerektirdiği için bir görev bilip katılmalarını sağlatmak lazım. Hatta esas olarak Avrupa toplumları, demokratik güçleri bu mücadeleyi yürütmeliler. Çünkü bu onların işidir. Kendilerinin zayıflığından dolayı devletleri böyle bir karar vermişler, kültürel soykırıma ortak oluyorlar, bu da toplumları insanlık suçuna ortak ediyor; yüzlerine kara leke düşürmüş oluyor. Böyle bir toplum olmak tarihsel gelecek açısından çok kötü bir durumdur. İnsanlık suçu işlemiş bir toplum olmak izi her zaman devam edecek bir kötülük içine girmeyi ifade ediyor. Böyle bir duruma karşı mücadele etme herkesten çok Avrupa’nın demokratik çevrelerinin, insan hakları savunucularının işi olmalıdır.

KÜRT İNKARI SİSTEMİ İNGİLTERE-FRANSA KAYNAKLI

Diğer Avrupa ülkeleri özelde İngiltere, Fransa'nın da Almanya'ya yakın bir politika izlediğini düşünüyor musunuz? Fransa’nın halen Paris katliamı hakkında tatmin edici bir açıklamada bulunmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere daha somut tekrarlıyayım, Almanya'da PKK yasağı kararını ortaya çıkartan sistem, PKK'ye, Kürtlere karşı Türkiye'nin ve diğer bölge hükümetlerinin desteklenmesine yol açan sistem, Kürdistan'ı bölüp parçalayan, Kürtler üzerinde inkar ve imha siyaseti uygulatan sistem bir İngiliz ve Fransız yaratmasıdır. I. Dünya Savaşı içinde ve sonunda oluşturuldu. Savaşın galipleri bu iki devletti. İngiltere ve Fransa savaşın sonucunda oturdular bu sistemi yarattılar. Önce Sevr Anlaşması adı altında böyle bir şey gerçekleştirmeye kalkıştılar, buna çeşitli biçimlerde isyanlar oldu, itirazlar oldu, Türkiye'de Kemalist itiraz gelişti, sonradan Lozan’da bunu gerçekleştirdiler. II. Dünya Savaşından sonra NATO sisteminin kuruluşuyla da Türkiye'nin yönetilmesini Almanya üzerinden yürüttüler, Türkiye masasını Almanya'ya koydular, Almanya'yı da buna ortak ettiler. İngiltere ve Fransa’nın I. Dünya Savaşında oluşturdukları sistem II. Dünya Savaşından sonra Amerika tarafından yönetilen sistem haline geldi,  dolayısıyla bütün bu politikaların sürdürülmesi görevi Amerika’ya verildi. Dolayısıyla bu güçlerin hepsi bu politikanın içindedir. Kendi oluşturdukları sistemdir, yürütüyorlar.

İngiltere baştan beri de bu politikaların oluşturulup geliştirilmesindeki en etkili güçtür, devlettir. Pratikte hiçbir şey uygulamasa bile hala öyledir. Amerika’nın Ortadoğu müdahalesinin arkasında siyaset belirleyen güç İngiltere’dir. Bunu herkes biliyor. İngiliz siyaseti uygulanıyor. Çünkü küresel kapitalist sistem İngiltere öncülüğünde oluştu; Güneş batmayan imparatorluk oldu. Sorunu yaratan ve çözümsüzlüğü devam ettiren İngiltere’dir. Çözümden yana olsa oluşturduğu sistem hemen değişebilir.

Fransa’nın ise son dönemlerde aktifleştiği görülüyor. Fransa da bir yerde İngiltere ile ortaktır. Lozan Antlaşmasını da birlikte ortaya çıkardılar, gerçekleştirdiler. Ama dünya sistemi İngiliz hegemonyasında oluştu, Fransa geride kaldı. Sonra Amerika’ya geçti, Amerika, İngiltere, İsrail ittifakı öncülüğünde yürütülüyor. Fransa buna destek veren güç oldu. Öncülük babında İngiltere kadar etkinliği olmayabilir. Fakat son on yıldır Almanya’nın NATO’nun Türkiye masasını yönetmesi çerçevesinde geliştirdiği aktiviteler ağırlıklı olarak Fransa tarafından yürütülüyor. Türkiye ile çelişkili çatışmalı durum, Kürt yurtseverlerini tutuklayıp tıpkı Düsseldorf davası gibi PKK davaları açma uygulamaları, en son da 9 Ocak 2013’te yaşanan Paris Katliamı, Fransa’nın suçunu öne çıkartıyor. Sanki NATO’nun Türkiye masası Almanya’dan Fransa’ya kaymış gibi bir izlenim verdiriyor. Tam bilmemekle birlikte bu doğru bir durum olabilir.

Nitekim Fransız polisi baskıda, polis teröründe Almanya’dan geri kalmıyor. Fransa’daki Kürt yurtseverler üzerinde ağır bir baskı, polis terörü uygulanıyor. Dahası 9 Ocak katliamı var. Sara, Rojbin ve Ronahi yoldaşların katledildiği saldırı var. Açık, legal, diplomatik çalışma yürüten üç kadın devrimci katledildi. Herkes tarafından tanınıyorlar. Güpegündüz Paris’in ortasında katledildiler. Kendine sosyalistim diyen Fransız hükümet hala dişe dokunur bir sonuç ortaya çıkarmış, açıklama yapmış değil. Olayı kapatıyor, suç ortaklığını sürdürüyor. Gerçekleri ortaya koymuyor. Niye? Belli ki suçtan yana, bunu yapanlarla gizli gizli ilişkiler sürdürüyor. Suç ortağı durumundadır. Açıklamadığı müddetçe Fransız hükümeti de Paris katliamından sorumludur. AKP hükümeti zaten baş sorumlular arasında. O bakımdan Fransa’nın rolü artmış durumda. 

Sanki Almanya biraz geri çekildi Fransa öne çıktı, Türkiye'yi destekliyor. Çelişkili görünmeleri çok önemli değil, belirleyici değil. Alman hükümetleri de öyle yapıyorlardı. Fakat Almanya ise biraz daha AKP hükümetiyle çelişkili gibi görünüyor. Bu da NATO’nun Türkiye masasının Fransa’ya kaydığını gösteriyor. Ona bir işaret oluyor. Bu bakımdan benzer durum onlarda da var. Aralarındaki politika farklılığı nüans düzeyindedir, dönem farklılığı biçimindedir. Daha çok ticari konular söz konusu olduğunda öne çıkıyor. İhale almak istiyor, buna göre bir politika izliyor. Bir devlet öne çıkıyor, diğeri suskun kalıyor ihalesini alıyor. Aynı şeyi hepsi yapıyor. Eşzamanlı, aynı biçimde, birlikte olmasa da farklı farklı zamanlarda yapıyorlar, o düzeyde de ortak politika yürütüyorlar. Zaten sorun kesin karar almaya, Kürt sorununun mevcudiyeti ve devamı hakkında karar almaya, Kürt inkar ve imha sisteminin sürdürülmesi durumuna geldi mi, bu konuda hepsi birdir, mutabıktır. NATO da, BM de, Avrupa Birliği de ortak karar alıyorlar. Aralarında öyle herhangi bir ciddi çelişki olduğunu biz şimdiye kadar görmedik.

Son dönemlerde Avrupa cephesinden bazı olumlu mesajlar gelmişti. Mesela Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), Nisan ayında Türkiye raporunu kabul etmişti. Rapora sunulan bir değişiklik önergesiyle, “PKK terör örgütü değil”dir dedi. Önerge, 11 oya karşı 150 oy ile kabul edilmişti. Tam olarak Almanya ve Avrupa’nın hangi adımlar atmasını bekliyorsunuz?

Evet, öyle kararlar alındı. Tartışmalar da yürüdü, ama bu kararların politikaya ciddi bir etkisi henüz gözükmüyor. O karar politikaya nasıl dönüşecek onun mekanizmalarını ben bilemiyorum. Fakat dikkat edilirse kısmi bir olumlu hava yaratma ötesinde o kararların politik bir sonucu yoktur. Aynı şey devam ediyor. PKK yasağı kalksın diye o kadar halk mücadele ediyor, ama herhangi doğru bir karar yok. Kürtler üzerindeki baskılar sürüyor. PKK yasağı çerçevesinde geliştirilen tutuklama, yargılama, cezalandırma durumları devam ediyor. Kürt toplumu ve yurtsever faaliyetleri üzerine ciddi bir baskı var. Evet, siz diyorsunuz Avrupa Parlamentosu öyle bir karar aldı, ama bir de Danimarka hükümetinin aldığı kararlar var, Fransa’nın aldığı kararlar var, Paris Katliamı var. Daha dün iki televizyon kanalı kapatıldı. Dernekler basılıyor, kapatılıyor. Kürt halkının kendi içindeki dayanışma çalışmaları üzerinde en ağır baskı, terör uygulanıyor. Hepsi kriminalize ediliyor, yasak sayılıyor, engellenmesi için yoğun bir çaba var. Oysa Kürtler her şeyi açık yapıyorlar. Mevcut yasal sistemi, hukuki düzenlemeleri reddetmiyorlar, ihlal etmiyorlar. Kendi yurtsever demokratik yaşamlarını ve çalışmalarını onların gereklerine göre yürütmeye çalışıyorlar. Belki pratikte suç işleyen bireyler olabiliyor, ama toplumsal duruş belirttiğim çerçevededir. O bireysel hatalar, yanlışlar, suçlar topluma mal edilemez. Fakat Kürtlere uygulanan bu değildir. Kürt toplumu olarak varlıkları üzerinde baskı var. Demokratik ve kültürel hakları üzerinde baskı var. Çocuklarını eğitemiyorlar, Kürt kimliğini taşıyamıyorlar, anadillerinde eğitim yapamıyorlar. Dahası yurtsever çalışmalar, dayanışmalar teröre destek sayılıyor, üzerinde her türlü baskı uygulanıyor.

Dünyada hiçbir yerde olmayan olay oldu, Kürt halkının sesi kesilmek istendi. Ortadoğu'da en çok dinlenen beş altı televizyondan birisi olan Roj TV’yi kapattılar. Olacak iş mi bu? Başka bir yerde olsa, başka toplumların televizyon kanallarına dönük böyle durumlar geliştirilse kıyamet koparılırdı. Zaten hiç kimse böyle bir şey geliştirme gücü, cesareti gösteremezdi, ama Kürtlere karşı yapıldı, devletler-hükümetler yapabiliyor. Çok fazla tepki de görmüyor, tam tersine baskı daha da çok arttırılıyor.

Bunlar planlı oluyor, bir de ortaktırlar. Arkasında da Amerika var. Onun arkasında Amerika-Türkiye görüşmeleri var. Amerikan yönetimi bunu birçok kez açıkladı. Türkiye yönetiminden teröre karşı mücadeleye destek verilmiyor eleştirileri gelince Amerika sözcüleri Avrupa’da PKK'ye karşı her türlü baskıyı uyguladıklarını bizzat söyledi. Yani Avrupa’da uygulanan bu baskıların, televizyon kapatmaların hepsinin arkasında Amerika var, Amerika devletinin isteği doğrultusunda oluyor. Amerika devleti de Türkiye ile görüşmeler çerçevesinde bunu yapıyor. Dolayısıyla şunu görmek lazım, demokratik çevrelerin çabalarıyla Kürt sorunu gündemleştiriliyor, Kürt halkının hakları verilsin diye bir çalışma var, yine Avrupa Parlamentosu gibi bazı siyasi kurumlara kısmen bu durum yansıyor, bazı kararlar alıyorlar, ama bütün bunlar NATO’nun yönlendirdiği siyaseti değiştirmiyor, Kürt politikasını değiştirmiyor. Amerika’nın Avrupa’ya dayattığı, dikte ettirdiği Kürt politikasında değişiklik yaratmıyor. Avrupa, demokratik bir sisteme sahip olarak kendisini görüyor, ama Kürtlere karşı Türkiye'nin, İran’ın faşist soykırımcı uygulamalarını, politikalarını destekliyor. Bu ne biçim demokrasi? Çifte standart var burada, Kürt soykırımına ortak olma var.

Kürt soykırımına ortak olmak ekonomik-ticari kazançlar için yapılıyor bir yönüyle, ama kesinlikle bu tek ve birinci boyut değildir. Esas olan, birinci olan boyut Kürdistan'daki bölünmüş, parçalanmış, inkar ve imha sisteminin yaratıcısı ve uygulayıcılarının Avrupa olduğunu gösteriyor. NATO’nun hala bu sistemin yürütücü gücü olduğunu gösteriyor ve o politikalar hakim oluyor. O politikaları değiştirebilen güç yoktur. Son tahlilde bütün devletlerin uyguladığı politikalar bunlar oluyor.

Bu nedenle de şunu görmemiz lazım: inkar ve imha sistemine karşı mücadele, Kürdistan'ın birliği için mücadele, Kürt toplumuna dayatılan soykırım rejimine karşı mücadele, Kürt halkının özgür ve demokratik yaşama ulaşması için yürütülen mücadele; Kürdistan'da, Ortadoğu'da kültürel soykırım politikalarını yürüten devletlere, hükümetlere karşı mücadele olduğu kadar, bu sistemin arkasındaki güç olan NATO veya Batı sistemine karşı, kapitalist modernite sistemine karşı da bir mücadele olma özelliği taşıyor. Bunun için Kürdistan'da bir biçimde sürüyor, Ortadoğu'da başka bir biçimde sürüyor, ama kesinlikle Avrupa’da da oranın gerçeklerine uygun bir demokratik siyasi mücadele biçiminde sürmek durumundadır. O nedenle evet, PKK yasağının kaldırılması somut bir hedef olarak konabilir, ama mevcut yürütülen kampanya Almanya’yla sınırlı olmamalı, sadece PKK yasağının kaldırılmasıyla da sınırlı kalmamalıdır. Tersine Kürt sorununun çözümünün önünü açacak şekilde NATO’nun, Avrupa Birliğinin, Amerika’nın politikalarında değişikliği istemeli, dayatmalıdır. Kürt’ü inkar eden, yok sayan, Kürt halkının demokratik siyasi statüsünü kabul etmeyen, mevcut soykırımı destekleyen NATO, Avrupa ve Amerika duruşuna, politikalarına karşı mücadeleyi ifade etmeli,  içermelidir. Ancak böyle bir mücadeleyle Kürt sorununun çözümünün önü açılabilir, Kürt sorununun çözümü yönünde kalıcı adımlar atılabilir.

Böyle bütünlüklü, küresel bir mücadele yürütülmeden Kürt sorununun çözümünün gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Parçalı olarak bu başarılı olmaz. Herhangi bir ülkede yalnız başına başarı olmaz. Ancak çözüm böyle küresel bütünlük içinde gerçekleşebilir. O bakımdan da özgürlük ve demokrasi mücadelemizi her alanın somut hukuki koşullarına uygun bir biçimde, ama küresel bütünlük içinde yürütmek durumundayız. Bu nedenle Kürdistan'daki aktif direniş kadar, Avrupa’da Kürt sorununun çözümü, PKK yasağının kaldırılması için yürütülen demokratik kitle eylemliliği de önemlidir, değerlidir, saygındır, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin çok değerli bir parçasıdır, kararlılıkla yürütmeyi gerektirir. Bu temelde mücadele eden herkesi selamlıyor, başarı dileklerimi ifade ediyorum.