Yerel demokrasi olmazsa, çözüm de olmaz

Önder Apo, demokratik çözümün yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden geçtiğini vurgulayarak, “Yerel demokrasi olmadan ulusal bütünlük içinde demokrasi olamaz” diyor. Amed, Elîh, Curnê Reş ve Agirî'deki yerel deneyimler tarihsel olarak öne çıkıyor.

YEREL YÖNETİM - KOMÜN

Savaşlar, çatışmalar, işgaller ve büyük yıkımların yaşandığı dünyanın birçok bölgesinde halklar, kendilerini her anlamda koruyabilecek bir sisteme ihtiyaç duyuyor. Halklara güvenli bir gelecek, onurlu bir yaşam, özgürlük ve gerçek eşitlik sunabilecek tek sistem ise “yerel demokrasi” olarak öne çıkıyor. Bu sistem; meclislerden halk komünlerine, kadınların öncülüğünden gençlerin aktif rolüne, ekolojik dengeden kültürel çoğulculuğa uzanan devrimci ve kapsayıcı bir anlayışı esas alıyor.

Ancak tarih boyunca halkların öz yönetim gelenekleriyle var olan bu sistem, ulus-devlet zihniyetiyle birlikte merkezi tahakküm ve bürokratik vesayet altında büyük ölçüde yok edildi, halk iradesi bastırıldı. Bugün de aynı ulus-devlet zihniyeti, yerel demokrasinin önünü kesmek, halkların kendini yönetme iradesini engellemek ve bu sistemi fiilen işlevsiz kılmak için her türlü siyasi, hukuki ve idari aracı seferber ediyor.

Peki, ulus-devletin yarattığı krizden nasıl çıkılır? Yerel demokrasiyi yeniden inşa etmek mümkün mü?

YEREL YÖNETİM ÖZERKLİK ŞARTI KABUL EDİLMELİ

Halil Cemal, tüm krizlerden çıkış yolunun güçlü bir yerel demokrasiden geçtiğini vurgulayarak, bunun güvence altına alınması gerektiğine dikkat çekiyor. Öte yandan, 1985’te imzaya açılan ve 1988’de yürürlüğe giren “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın kabul edilmesinin sadece Kürtlerin değil, herkesin haklarını güvenceye alacağını belirtiyor.

Halil Cemal, Komînal gazetesinde yayımlanan değerlendirmesinde şu hususların altını çiziyor:

“Mevcut anayasanın bir 12 Eylül kalıntısı olduğu tartışmasızdır. Faşist bir anayasadır. Bütün bölgesel farklılıkları bir sayan monolitik bir anlayışla hazırlanmıştır. Tüm kapitalist devletlerde yerel haklar oldukça gözetilmiştir. Ancak Türkiye’nin üyesi olmaya çalıştığı AB’nin yerel özerklik şartına bile Türkiye çekince koymuştur. Demek ki bu noktada tutucu, özgürlük karşıtı bir tavır söz konusudur. Bu, demokrasi açısından yanlış bir tavırdır. Burada yerel demokrasinin inkârı vardır.

DEMOKRASİNİN VAZGEÇİLMEZ İLKESİ

Ülke bütünlüğünü esas alan, yerel demokrasiyi ihmal etmeyen yeni bir anayasa Türkiye’yi ikinci yüzyılda güçlü kılabilir. Yerel demokrasiyi tanımayan bir anayasa demokratik olamaz. Sadece Türkiye için değil, bütün bölge için demokrasinin vazgeçilmez ilkesi yerel demokrasiyi tanımaktır. Ortadoğu için gerekli olan böyle bir anayasal çözümdür. Yerel demokrasi olmadan ulusal bütünlük içinde demokrasi olamaz.

Bizim devletle diyalogumuz ve müzakeremiz yerel demokrasisiz düşünülemez. Tüm diyalog ve müzakereler yerel demokrasiye dayalı geliştirilir. Bir geçiş aşaması yaşanacaktır. Bunun için ‘geçiş hukuku’ gereklidir. Ama demokratik entegrasyon kalıcı, demokratik ve yerel demokrasiyi içeren hukuku gerektirir. Demokratik entegrasyon ancak yerel demokrasiyle anlamını bulabilir, devletle demokratik ilişkisi yerel demokrasi üzerinden düzenlenir.

ANAYASAL VE YASAL REFORMLAR KAÇINILMAZ

Yerel demokrasinin olmayışı Türkiye’yi ciddi sorunlarla karşı karşıya getirmiştir. Son yıllarda uygulanan kayyım politikası, genel olarak belediyelerin rant kapısına dönüşmesi ve daha birçok sorunun kaynağında yerel demokrasinin olmayışı yatar. Ciddi bir keyfiliğin olduğu kayyım atamalarında ortaya çıkıyor. Demokrasinin bu denli kolayca inkâr edilebildiği bir ülkede, hiçbir sorun çözülemez ve çözülemediği de ortadadır.

Demokratik siyasetin stratejisi yerel demokrasisiz olmaz. Demokratik siyasetin en temel niteliği yerel demokrasiyle iç içe olmasıdır. Eğer sağlıklı bir üniter devletle gerçek anlamda bölücülük karşısında durulmak isteniyorsa; bölgesel, kültürel, federal ve Lübnan’da uygulandığı gibi ayrıcalıklı-kotalı yönetime karşı duruluyorsa; bu tür bir çıkmazla karşı karşıya gelinmek istenmiyorsa, tüm bunların alternatifi olan yerel demokrasinin önünün açılması için gereken anayasal ve yasal reformların yapılması kaçınılmazdır.

Tüm olumsuzlukların panzehiri demokratik siyaset ve yerel demokrasidir. Sorunların gerçekçi ve kalıcı çözümü bu stratejiyle mümkün olabilir. Dolayısıyla demokratik entegrasyon, demokratik siyaseti, demokratik siyaset de yerel demokrasiyi gerekli kılar ve bunların pratik çözümü de hukukla gerçekleşir.”

1977’DE İLK DENEYİM

Halil Cemal’in değerlendirmesinde işaret ettiği yerel demokrasinin geliştirilmesinde, özellikle yerel yönetimlerin rolü belirleyici bir yerde duruyor. Kürtler, yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin önemini 1977 yerel seçimlerinde kazandığı belediyelerle ortaya koydu.

Yurtsever ve sol bir siyasi çizgiyi benimseyen Kürt siyasetçi Mehdi Zana, 1963’te katıldığı Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) Farqîn Şubesi’nde görev aldı. 1977’de yapılan seçimlerde oyların yüzde 54’ünü alarak belediye başkanı seçildi. Seçim kampanyası sürecinde daha çok gençlerin ve yoksul kesimlerin sorunlarına odaklandı. Belediyenin kaynaklarını ilk kez hizmet gitmeyen mahallelere aktardı. İlk olan bu deneyim, devlet tarafından “tehdit” olarak görüldü ve Zana, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle görevinden alınarak tutuklandı. Amed Zindanı’nda 16 yıl yaşadığı zulmün ardından serbest bırakıldı.

Amed’in yanı sıra Êlih ve Curnê Reş’te 1979’da yapılan seçimler hâlâ halkın hafızasında canlılığını koruyor. O seçimlerin öncüleri ise Edip Solmaz ve Nadir Temel’di.

EDİP SOLMAZ VE ÊLİH’İN 28 GÜNÜ

“Gelişmeyi, ilerlemeyi ve bütünleşmeyi simgeleyen ağacın altındaki yuvarlak boşluğa EVET mührünü basın. Şimdiye kadar feodalin ve tefecinin elinde olan belediye yönetimini yurtsever halkımızla beraber alarak, tüm belediye olanaklarını Êlih halkının hizmetine sunacağız.”

Edip Solmaz’ın bu sözlerle çıktığı seçim yolculuğu hem Êlih hem de Kürdistan’da yerel belediyeciliğin temel taşlarını oluşturdu.

Kürt Özgürlük Hareketi, işçi kenti olan Êlih’te seçimleri kazanmak için seçimlere ilk kez 1977’de girmişti. Ancak seçimlere bağımsız aday olarak giren İbrahim Ramanlı, yeterli oyu alamadığı için belediye kazanılamadı. İki yıl sonra ise öğrencilerin, işçilerin, gençlerin ve halkın desteğini alan 27 yaşındaki Edip Solmaz aday gösterildi. Çınar ağacı logosuyla seçim yarışına giren Solmaz, ev ev, mahalle mahalle dolaştı. 14 Ekim 1979’da kurulan sandıklarda 3 bin 876 oy alarak belediye başkanı seçildi.

HALKA KAPILARI AÇTI

Edip Solmaz, ulus-devlet zihniyetinin dayattığı yönetim anlayışına karşı farklı bir belediyecilik pratiği hayata geçirdi. Makam aracını kullanmayı reddeden Solmaz, “Halk Meclisi” toplantılarını başlattı. Mahallelerde komiteler kurarak alınacak kararları önce mahalle halkına sordu, ardından ortaya çıkan talepleri Belediye Meclisi’ne taşıyarak resmiyet kazandırdı.

Seçimlerden önce yaşanan grevler ve siyasi kaos nedeniyle haftalarca toplanmayan çöpler için de harekete geçen Solmaz, gençlerin ve halkın desteğiyle eline küreğini alarak gönüllü bir temizlik seferberliği başlattı.

İŞÇİLERE SÖZ HAKKI VERDİ

Öte yandan Solmaz, kenti yoksulluğa sürüklediğini belirttiği sermaye çevrelerine karşı çeşitli uygulamaları hayata geçirdi. Kente giriş çıkış yapan ve piyasada temininde sıkıntı yaşanan demir, çimento, odun ve kömür gibi temel ihtiyaç malzemelerinin fiyatlarını sabitledi; denetimlere ise bizzat katıldı.

İşçi kenti olarak bilinen Êlih’te önceliği emekçilere veren Solmaz, işçilerin taleplerini belediye yönetimine taşıdı ve emekçilerin haklarının yasal güvenceye kavuşması için çalışmalar yürüttü.

KATLEDİLEN İLK SEÇİLMİŞ İRADE

Ancak Solmaz’ın halkın taleplerini ve haklarını esas alan yönetim anlayışı, devleti ve rantçı çevreleri rahatsız etti. Solmaz, 12 Kasım 1979 akşamı uğradığı suikast sonucu katledildi. Bu suikast, kentteki ilk faili meçhul cinayetlerden biri olarak tarihe geçti.

CURNÊ REŞ’TE BÜYÜK İTİRAZ

Êlih, bu siyasi deneyimi ve Edip Solmaz’ın geride bıraktığı mücadele mirasını devralırken, Curnê Reş’te de ayrı bir tarih yazılıyordu. Çünkü Curnê Reş, özünde ayrı bir önem taşıyordu. Hem işbirlikçilere itiraz edildi hem de bugün pratikte olan eşbaşkanlık sisteminin tohumlarının ekildiği bir merkezdi.

1977 yerel seçimlerinde Süleymanlar aşiretinden Mehmet Veysi Bayuk, Adalet Partisi listesinden Curnê Reş Belediye Başkanı seçildi. Devletin imkânlarını arkasına alan bu aşiretin üyeleri, halkı zulüm ve baskı altına aldı. “Toprak Tarım Reformu”yla toprak ağalarının elini güçlendirdi.

PKK’nin Curnê Reş kadrolarından Halil Çavgun’un, 18 Mayıs 1978’de Süleymanlar aşiretinin üyeleri tarafından katledilmesinin ardından Curnê Reş, direniş ovasına dönüştü. Altı ay süren direnişin ardından Bayuk görevini bırakmak zorunda kaldı ve 6 Mayıs 1979’da erken seçime gidildi.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin adayı olan, yoksul bir ailenin çocuğu Nadir Temel belediye başkanı seçildi. Aynı seçimlerde Kürdistan’da ilk kez kadınlar da belediye meclisine girdi. Saadet Yavuz, Emine Hacıyusufoğlu ve Durre Kaya, Nadir Temel ile birlikte belediye yönetiminde görev aldı.

KAYYUM ATANDI

Ancak devlet, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle tıpkı Amed’de olduğu gibi Curnê Reş’te de Kürtleri hedef aldı. Nadir Temel tutuklanarak Amed Zindanı’nda ağır işkencelere maruz kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle 2009 yılında yaşamını yitirdi.

Ayrıca kayyum rejimi burada da devreye konuldu ve Temel’in yerine Curnê Reş kaymakamı Taykan Ataman atandı.

AGIRÎ’DE HALKÇI BELEDİYECİLİK

1979’da Agirî’de yapılan yerel seçimleri de Kürtler kazandı. Halkçı belediyecilik anlayışını hayata geçiren Urfan Alpaslan, görevde kaldığı altı aylık süre içinde iki kez tutuklandı ve bir suikast girişiminden yaralı olarak kurtuldu.

12 Eylül askeri darbesinin ardından Türk devlet güçlerine yakalanmamak için önce Doğu Kürdistan’a, ardından da Lübnan’a giden Urfan Alpaslan, 1988 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte Colemêrg kırsalında kimyasal silahlarla katledildi.

Yarın: Kürdistan’da yerel demokrasi deneyimi