İstanbul, Türkiye’nin en büyük metropolü olmanın yanı sıra, özellikle kadına yönelik şiddetin de en çok yaşandığı illerin başında geliyor.
Saha Araştırmaları Derneği’nin 2025 yılı raporuna göre, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri istatistiklerinde İstanbul, yüzde 6,4 ile ilk sırada yer alıyor. Bunun yanı sıra, özellikle ana dili Türkçe olmayan kadınların kendilerine yönelik saldırı ve istismar durumlarında yardım alabilecekleri hizmetlere erişimi yok.
Türkiye’deki şehirler arasında en fazla Kürdün yaşadığı İstanbul’da, anadilde hizmet veren resmi bir kurum bulunmuyor. Belediyelerin kadınlara yönelik başlattıkları çalışmalarda da Kürtçe resmi olarak yer almıyor.
İstanbul’da kadına yönelik şiddet vakalarında ana dilde hizmet verilip verilmediğine ilişkin “İstanbul’da Yerel Yönetimlerin Kadınlara Yönelik Şiddetle Mücadele Hizmetlerinde Anadilde Erişimin İzlenmesi Raporu”nu hazırlayan Kadın Zamanı Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Derya Aslan, kadınların yaşadıklarını ve raporun sonuçlarını ajansımıza değerlendirdi.
‘KADINA YÖNELİK ŞİDDET, ERKEK EGEMEN SİSTEMİN TAHAKKÜMÜNÜN SONUCUDUR’
Kadına yönelik şiddetin erkek egemen sistemin bir tahakkümünün sonucu olduğunu belirten Derya Aslan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İstanbul’da kadına yönelik şiddeti yalnızca münferit olaylar ya da kadın cinayetleri üzerinden değerlendirmek, yaşanan gerçekliği eksik tanımlamak olur. Kadına yönelik şiddet, erkek egemen sistemin kadınların yaşamı, bedeni ve iradesi üzerindeki tahakkümünün bir sonucudur. Fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddetin yanı sıra kadınların kamusal yaşamdan uzaklaştırılması, emeğinin görünmezleştirilmesi, yoksullaştırılması ve yalnızlaştırılması da bu sistemin farklı biçimleridir.
Kadın özgürlük mücadelesi açısından şiddeti yalnızca bireyler arasındaki bir mesele olarak görmüyoruz. Kadınların yaşam hakkını tehdit eden bu sistemin toplumsal, siyasal ve kurumsal boyutlarıyla birlikte ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Kadın cinayetlerinden şiddetin cezasız bırakılmasına, kadınların karar mekanizmalarından dışlanmasından ekonomik bağımlılığa kadar birbirini besleyen bir düzen söz konusu.”
‘BİR HİZMETİN VAR OLMASI, ONA HERKESİN ULAŞABİLECEĞİ ANLAMINA GELMİYOR’
İstanbul’da Kürt kadınlarının anadilde erişimine dair bir çalışma gerçekleştirdiklerini dile getiren Derya Aslan, şunları söyledi:
“Kadın Zamanı Derneği olarak yürüttüğümüz çalışma da tam olarak bu noktadan hareket ediyor. İstanbul’da Kürt kadınların belediyelerin kadına yönelik şiddetle mücadele hizmetlerine anadilde erişimini izleyen saha temelli bir çalışma gerçekleştirdik. İstanbul’daki 39 ilçe belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile görüşmeler yaparak mevcut hizmetleri, Kürtçe hizmet kapasitesini ve kadınların bu hizmetlere erişim durumunu inceledik. Saha çalışmamızın sonuçlarını raporlaştırarak kamuoyuyla paylaştık ve yerel yönetimlere yönelik somut politika önerileri geliştirdik.
Bu yönüyle çalışma, İstanbul’da Kürt kadınların anadilde şiddetle mücadele hizmetlerine erişimini bu kapsamda izleyen ilk çalışmalardan biri olma niteliğini taşıyor.
Bizim açımızdan burada temel mesele şu: Bir hizmetin var olması, o hizmetin herkes için erişilebilir olduğu anlamına gelmiyor. Kadının dili, kimliği ya da toplumsal konumu nedeniyle hizmete ulaşmasının önünde engeller varsa eşitlikten söz edemeyiz. Bu nedenle mücadeleyi yalnızca şiddet ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek olarak görmüyoruz. Kadınların örgütlü gücünü büyütmek, toplumsal bilinci dönüştürmek ve kadın özgürlükçü bir yaşamı inşa etmek, şiddete karşı mücadelenin temel hattıdır.”
‘KADININ KENDİSİNİ EN GÜÇLÜ BİÇİMDE İFADE EDEBİLECEĞİ DİL, ANADİLİDİR’
Kürt kadınlarının anadilde hizmet alamamasının sadece bir iletişim eksikliği olarak görülemeyeceğini belirten Derya Aslan, şunlara dikkat çekti:
“Anadil bizim açımızdan yalnızca iletişim kurma aracı değildir; kimliğin, hafızanın, kültürün ve toplumsal varoluşun taşıyıcısıdır. Bu nedenle Kürt kadının kendi anadilinde hizmet alamaması, yalnızca bir iletişim eksikliği olarak değerlendirilemez.
Şiddete maruz bırakılmış bir kadın için yaşadığı travmayı, korkuyu ve maruz kaldığı şiddeti ifade etmek zaten oldukça zor. Kadının kendisini en güçlü biçimde ifade edebileceği dil, kendi anadilidir. Kendi dilinde konuşmasının önüne engel konulduğunda kadının söz kurma ve özne olma hakkı da sınırlandırılmış oluyor.
Burada tekçi zihniyetin yarattığı bir sorunla karşı karşıyayız. Tek dil ve tek kimlik üzerinden kurulan kamusal alan, farklı halkların ve özellikle Kürt kadınların ihtiyaçlarını görünmezleştiriyor. Bu nedenle anadil mücadelesini kadın özgürlük mücadelesinden ayrı görmüyoruz. Bizim için anadilde hizmet bir lütuf değil, haktır. Kadının kendi dilinde başvurabileceği, kendisini ifade edebileceği ve haklarına ulaşabileceği mekanizmalar yaratılmadığı sürece eşit hizmetten söz edemeyiz.”
Kadınların şiddet karşısında başvurabilecekleri kurumsal ve hukuki mekanizmaların var olduğunu ancak burada anadilde erişimin olmadığını dile getiren Derya Aslan şunları kaydetti:
“Kadınların başvurabileceği hukuki ve kurumsal mekanizmalar var. Belediyelerin kadın danışma merkezleri, sosyal hizmet birimleri, ŞÖNİM’ler, baroların kadın hakları birimleri, sağlık kurumları ve kadın örgütlerinin dayanışma mekanizmaları bunlardan bazıları.
Ancak bizim açımızdan temel mesele, bir mekanizmanın var olmasıyla kadının o mekanizmayı kullanabilecek güçte olması arasındaki farktır. Kadının haklarını bilmemesi, nereye başvuracağını bilmemesi, kendisini yalnız hissetmesi ya da başvuru süreçlerine güvenmemesi şiddet döngüsünden çıkmasını zorlaştırıyor. Bu nedenle hukuki ve kurumsal mekanizmaların güçlendirilmesinin yanı sıra kadınların öz örgütlülüğünü ve dayanışma ağlarını büyütmek gerekiyor.
Özsavunmayı da yalnızca fiziksel saldırıya karşı kendini korumak olarak ele almıyoruz. Kadının şiddeti tanıması, kendi yaşamı hakkında karar verebilmesi, yalnız olmadığını bilmesi ve örgütlü bir kadın gücünün parçası olması da özsavunmanın bir parçasıdır. Dolayısıyla kadınların bulunduğu her alanda dayanışma ve örgütlenme ağlarının güçlendirilmesi gerekiyor. Örgütlü kadın, erkek egemen sistem karşısında yalnız değildir.”
‘BAZI BELEDİYELERİN BİLGİ PAYLAŞMADIĞINI GÖRDÜK’
Bazı belediyelerin araştırma sırasında bilgi paylaşımında bulunmadığını vurgulayan Derya Aslan, şöyle konuştu:
“Araştırmamızda bazı belediyelerin bilgi paylaşmadığını ve çalışmaya katılmadığını gördük. Bunun her belediye açısından aynı nedenle gerçekleştiğini söylemek doğru olmaz. Ancak bu durum bize yerel yönetimlerin Kürt kadınların ihtiyaçlarını ne ölçüde politikalarının parçası haline getirdiğini de gösterdi.
Burada asıl mesele yalnızca belediyelerin araştırmaya katılıp katılmaması değil; Kürt kadınların kent hakkının ve anadil hakkının yerel yönetim politikalarında ne kadar karşılık bulduğudur. Çalışmamızda gördüğümüz önemli sorunlardan biri, anadil konusunda kurumsal bir perspektifin yeterince gelişmemiş olmasıdır.
Kürtçe hizmet çoğu yerde bir kamu politikası olarak tasarlanmıyor; Kürtçe bilen bir personelin varlığına bağlı olarak ortaya çıkıyor. Oysa demokratik yerel yönetim anlayışı kişilere bağlı değil, haklara ve kurumsal politikalara dayanmalıdır.
Biz belediyeleri yalnızca hizmet sunan kurumlar olarak değil, demokratik toplumun inşasında sorumluluk taşıyan kurumlar olarak görüyoruz. Bu nedenle yerel yönetimlerin farklı halkların ve kadınların ihtiyaçlarını görünür kılması, buna göre politika, bütçe ve mekanizma oluşturması gerekiyor.”
‘KÜRTÇEYE YÖNELİK PLANLARININ OLMAMASININ TEMELİNDE TEKÇİ ZİHNİYET OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUZ’
Kürtçeye yönelik belediyelerin bir planının olmamasının halen tekçi zihniyetin aşılamamasından kaynaklandığına dikkat çeken Derya Aslan, şunları belirtti:
“Bunun temelinde hâlâ aşamadığımız tekçi zihniyet olduğunu düşünüyoruz. Kürtçenin kamusal alanda bir hak ve hizmet dili olarak ele alınmaması, Kürt halkının diline ve kimliğine yönelik tarihsel inkâr ve asimilasyon politikalarından bağımsız değerlendirilemez. Bugün belediyelerde Kürtçe bilen bir personelin olması, bir hizmetin varlığı için yeterli görülüyorsa burada hâlâ Kürtçenin kurumsal olarak tanınmadığını söylemek gerekir. Biz bunun değişmesini istiyoruz.
Kürtçe hizmetin bir personelin kişisel becerisine bırakılmadığı; belediyenin bütçesinde, stratejik planında, kadın politikalarında ve hizmet mekanizmalarında karşılığının olduğu bir anlayış gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca Kürtçe konuşan bir kadının bir personelle iletişim kurabilmesi değil. Mesele, Kürt kadınının kendi diliyle kamusal alanda var olabilmesi ve kendi kimliğiyle özne olarak kabul edilmesidir.
Biz tekçi ve merkeziyetçi anlayışın karşısına demokratik, çoğulcu, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir yerel yönetim anlayışını koyuyoruz. Farklı dillerin ve kimliklerin kendisini özgürce ifade ettiği çoklu yaşam, demokratik toplumun temelidir. Kadınlar da bu dönüşümün yalnızca yararlanıcısı değil, kurucu öznesidir.”
‘ÇALIŞMALARIMIZDA KADINLARIN TALEPLERİNİN AYNI ZAMANDA POLİTİK OLDUĞUNU GÖRDÜK’
Rapor çalışmaları sırasında kadınların taleplerinin aynı zamanda politik bir yanı olduğuna işaret eden Derya Aslan, sahada gördüklerine dair şunları söyledi:
“Saha çalışmamızda kadınların taleplerinin çok temel ama aynı zamanda çok politik olduğunu gördük. Kadınlar kendi dillerinde anlaşılmak, yaşadıkları şiddeti kendilerini güvende hissederek anlatabilmek, haklarını öğrenebilmek ve başvurdukları mekanizmalarda yeniden bir engelle karşılaşmamak istiyorlar. Anadilde danışmanlık, hukuki ve psikolojik destek, Kürtçe bilgilendirme materyalleri ve başvuru mekanizmalarının görünür ve erişilebilir olması kadınların temel talepleri arasında.
Biz Kadın Zamanı Derneği olarak bu sorunun yalnızca birkaç Kürtçe bilen personelin istihdam edilmesiyle çözülemeyeceğini düşünüyoruz. Kürtçenin yerel yönetimlerde kurumsal bir hizmet politikasına dönüşmesi gerekiyor. Bunun için belediyelerin stratejik planlarında, bütçelerinde ve kadın politikalarında anadil başlığının açık biçimde yer alması, kadın danışma merkezlerinde Kürtçe hizmet sunabilecek personelin istihdam edilmesi, mevcut personelin güçlendirilmesi ve kadınların kendi anadillerinde başvurabilecekleri mekanizmaların oluşturulması gerekiyor.
Bununla birlikte çözümün kadınların dışında belirlenemeyeceğini düşünüyoruz. Kadınların karar süreçlerine, politika oluşturma mekanizmalarına ve yerel yönetimlerin çalışmalarına doğrudan katılması gerekiyor. Çünkü kadınların ihtiyaçlarını, kadınların sözünü ve deneyimini dışarıda bırakarak belirlemek, erkek egemen sistemin ürettiği yöntemleri yeniden üretmek anlamına gelir.
Dolayısıyla kadınların anadilde hizmete erişimini yalnızca bir hizmet meselesi olarak değil; eşitlik, özgürlük ve kadınların kent yaşamında özne olma hakkının bir parçası olarak ele alıyoruz.
Bu nedenle kadın örgütleri ile yerel yönetimler arasında kalıcı ve eşit ilişkilere dayalı mekanizmaların kurulmasını, kadınların söz ve karar gücünün güçlendirilmesini ve farklı diller ile kimliklerin eşit biçimde yaşadığı demokratik bir yerel yaşamın inşa edilmesini savunuyoruz.
Kadın Zamanı Derneği olarak bundan sonraki süreçte de kadınların anadilde hizmete erişimi, yerel yönetimlerde kadınların söz ve karar gücünün artırılması ve kadın örgütlerinin karar mekanizmalarının dışında bırakılmaması için mücadelemizi sürdüreceğiz.
Çünkü bizim için çözüm, kadınlar adına karar vermek değil; kadınların kendi yaşamları ve kentleri hakkında söz ve karar sahibi olacağı mekanizmaları birlikte yaratmaktır.”