Bir kez daha Kürt demokratik birliği üzerine
Tek çare, demokratik birliktir. Başûr dahil her alanda tüm Kürtleri içine alan demokratik birlikle hem imkân ve fırsatlar değerlendirilebilir hem de tehlikeler bertaraf edilebilir.
Tek çare, demokratik birliktir. Başûr dahil her alanda tüm Kürtleri içine alan demokratik birlikle hem imkân ve fırsatlar değerlendirilebilir hem de tehlikeler bertaraf edilebilir.
Kürt demokratik birliğinin yaratılması yakıcı önemini korumaya devam ediyor. Ortadoğu’da daha çok yayılan ve derinleşen III. Dünya Savaşı'nın geldiği düzey bunu acilen gerektiriyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nın başlattığı süreç, Kürt demokratik birliğini çok acil bir görev haline getirmiş bulunuyor.
Bazı iş birlikçi-milliyetçi çevreler, engel oluşturmayı sürdürseler de ulusal demokratik birlikten yana olan güçler her geçen gün çoğalıyor. Dikkat edilirse Kürt aydınları ve siyasetçileri, her zamankinden daha fazla demokratik birlik üzerinde duruyor. Siyasetçiler demokratik birlik üzerine konuşuyor, aydınlar demokratik birlik üzerine yazıyor. Hem birlik isteniyor ve hem de demokratik olması isteniyor, çünkü Kürtlerin hem birliğe ve hem de demokrasiye ihtiyaçları var. Mevcut durumda ulusal birlik yeterince olmadığı gibi, demokrasi de yeterince yoktur. Oysa hem bölgedeki gelişmeler ve hem de Kürdistan’daki mücadele, ekmek ve sudan daha fazla demokratik birliğe ihtiyaç duymaktadır.
Bölgede yaşanan III. Dünya Savaşı'nın geldiği düzey, hem Kürtler açısından çok önemli imkân ve fırsatlar yaratıyor ve hem de çok ciddi tehlikeler oluşturuyor. İşte söz konusu bu imkân ve fırsatları değerlendirebilmek ve tehlikeyi bertaraf edebilmek için Kürtlerin birlik olması ve demokrasisini geliştirmesi gerekiyor. Kürt siyasetinin parçalı, birliksiz ve demokrasisiz yapısıyla söz konusu imkânları değerlendirmesi ve tehlikeleri bertaraf etmesi mümkün görünmüyor. Nitekim bu durumu hemen herkes görüp ifade de ediyor. Daha da önemlisi, Önder Abdullah Öcalan’ın başlatıp yürüttüğü Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin başarılı olması için hepimize böyle bir görev düşüyor.
Çok açık ki; 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nın başlattığı süreç, hem Kürtleri ve hem de devleti ve toplumuyla tüm Türkiye’yi değişime ve demokratikleşmeye zorluyor. Bu doğrultuda Kürt Özgürlük Hareketi'nin attığı adımlar, herkesi mevcut durumunu değerlendirmeye; demokratik değişime ve dönüşüme yöneltiyor. Kuşkusuz bir yönüyle bu da kolay olmuyor, daha çok cesaret ve fedakârlık, daha cesur bir eleştiri ve öz eleştiri gerektiriyor. Diğer yönüyleyse herkesin önüne yeni ve daha büyük görevler koyuyor; bu da daha örgütlü ve yaratıcı bir mücadele içinde olmayı gerektiriyor. Geçmişin parçalı, sadece kendi partisini esas alan, aşırı merkezi anlayış ve yapılarıyla yeni sürecin görevlerini başarmak mümkün olmuyor. Kısaca barış ve Demokratik Toplum Süreci tüm Kürtleri demokratik birlik yaratmaya zorluyor.
Türk cephesinin, yani devlet ve iktidarın, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne yaklaşımı, Kürt demokratik birliğini daha önemli ve acil hale getiriyor. Örneğin, 30 Eylül tarihli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının sonuç açıklaması, Türk cephesinde yeni hiçbir şeyin olmadığını açıkça gösteriyor. Söz konusu sonuç bildirisi, içerik ve üslup olarak iki yıl önceki MGK açıklamalarının aynısı durumundadır. Türkiye’de iki yıllık yeni bir süreç olmasına rağmen hâlâ “PKK-KCK terör örgütü” diyor ve DAİŞ ile aynı kefeye koyuyor. Tabi MGK açıklaması böyle olunca, özel savaş basını da aynı dili ve içeriği kullanıyor. Peki Kürt tarafı ve basını da “Faşist TC” demeye devam ederse durum nasıl olacak? MGK açıklaması, tamamen Kürt karşıtı ve Kürt kazanımları ile varlığını yok etmeyi politik eksen yapıyor. Peki nerede kaldı Türk-Kürt kardeşliği söylemi?
30 Eylül tarihli MGK toplantısının sonuç bildirisi, çok açık bir biçimde gösteriyor ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Kürt karşıtı zihniyet ve politikasında hiçbir değişiklik yoktur. Tabii devlet böyle olunca, AKP iktidarı da aynı zihniyet ve siyaseti her yerde günlük olarak hayata geçirmektedir. Bu çerçevede AKP iktidarının yaptıklarına bir bakalım! İki yıl öncesine göre herhangi bir demokratik değişim var mı? Böyle bir değişimin olmadığı açıkça görüldüğü gibi, baskı ve sömürü uygulamalarında artışın olduğu bile söylenebilir. En önemlisi de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın koşullarında hiçbir değişikliğin olmamasıdır. Hatta DEM Parti Heyeti bile geçen yılki kadar sık gidememekte, İmralı’da esas itibarıyla tecrit devam etmektedir.
AKP iktidarı, yasa ve hukuk tanımazlığı sürdürüyor. Alternatif bırakmamak için siyaset üzerindeki baskı ve oyunlar devam ediyor. Her gün yeni bir muhalefet partisine yönelik tutuklama operasyonu gerçekleştiriyor. Kayyum uygulamaları sürüyor. Zindanlar tıka basa dolu, 30 yılını doldurmuş ve hatta 35 yıla ulaşmış onlarca tutsak keyfi olarak zindanlarda rehine olarak tutuluyor. Her gün yeni bir “Faili meçhul” dosya zaman aşımına uğratılıyor. Açlık ve yoksulluk had safhada, insanlar açlık sınırının altında yaşıyor. Tam bir polis devleti ve özel savaş sistemi hakim; iktidarı protesto eylemleri yapılamıyor, hatta iktidara eleştiri bile yapılamıyor. Kadına yönelik şiddet ve katliamlar artarak sürüyor.
Kuşkusuz bu tür uygulamalar yazmakla bitmez. Öyle ki, insan televizyonlardan haber bültenlerini bile izleyemiyor. Elbette baskı ve zulmün en ağırını ötekileştirilen kimlikler yaşıyor ve bunların başında da Kürtler geliyor. Bazı yöneticiler ikide bir süreçten ve kardeşlikten söz ediyor ama Kürtler üzerindeki özel savaş saldırıları hızından hiçbir şey kaybetmiyor. Öyle ki Kürt aileler savaşta yaşamını yitirmiş çocuklarının cenazelerini bile bulamıyorlar. Bundan daha acı verici bir şey olabilir mi?
Oysa Kürt tarafı Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin gereklerini yerine getirmiş durumdadır. Kürt Özgürlük Hareketi sözcülerinden Mustafa Karasu, 5 Ekim akşamı Medya Haber TV’de yayınlanan 'özel program'da bu durumu açık olarak ifade etmiştir. Türkiye’ye dönük silahsızlanmanın gerçekleştirildiğini, Türkiye’yi tehdit eden bir silah durumunun kalmadığını açıkça söylemiştir. Buna rağmen TC Devleti ve AKP iktidarı, Kürt karşıtı siyaseti ve uygulamaları devam ettirmektedir. Örneğin Suriye, Irak ve İran siyasetinin merkezinde hâlâ Kürt karşıtlığı ve Kürtlerin imkânlarının yok edilmesi çabası vardır. Söz konusu devletler ile ilişkilerinde tek hedefi, var olan Kürt örgütlülüğünü dağıtmak ve yok etmektir. Türk diplomasisi, Rojava, Şengal, Başûr ve Rojhilat alanlarına dönük bu temelde çalışmaktadır.
Bu konuda yalan ve aldatıcı sözlere inanmamak gerekir. Gerçekte Kürt kazanımlarını ve varlığını yok etmeyi hedefleyen bir siyaset güdülmektedir. Bakur’da sürecin gerektirdiği adımların atılmaması, Rojava kazanımlarının tümden yok edilmeye çalışılması, Şengal’da Irak yönetimine baskı yapılması, söz konusu siyasetin uygulanması olmaktadır. Güney Kürdistan’ın varlığını ve güvenliğini tehdit eden esas siyaset de bu olmaktadır. Başta KDP Genel Başkanı Mesûd Barzanî olmak üzere Güney Kürdistanlı siyasetçiler, “ABD’nin askeri güçlerini çekmesi güvenliğimizi tehlikeye atıyor” demişlerdir. Peki durum böyleyse, o zaman ne yapmak gerekir? Çok açık ki, öncelikle bu durumun Türkiye ile bağını iyi görmek, ikinci olarak da ABD veya başka bir güce değil, kendi öz gücüne güvenmek ve onu esas almak gerekir. Bu öz gücün de Kürt demokratik birliği olduğu açıktır.
TC’nin Kürt varlığını inkâr eden ve imha etmeyi öngören zihniyet ve politikası, tüm Kürtler açısından en büyük tehdit ve tehlike olmayı sürdürmektedir. Peki bu tehlike nasıl bertaraf edilebilir? Çok açık ki birlik olarak, Kürt demokratik birliğini yaratarak. Güney Kürdistan dahil her alanda tüm Kürtleri içine alan demokratik birliği örgütleyerek. Hem mevcut gelişmelerin yarattığı imkân ve fırsatlar böyle değerlendirilebilir ve hem de gelişmelerin ortaya çıkardığı tehlikeler böyle bertaraf edilebilir. Tek çare demokratik birliktir. Bunu engelleyenleri tarih asla affetmeyecektir.
Kaynak: Yeni Özgür Politika