Erkek şiddetine ve egemenliğine karşı
Egemen erkek zihniyetini ve sistemini aşan, dönüştüren, egemen erkeklikten özgür ve eşit yaşama ulaşan erkeği yaratan çok yönlü bir mücadelenin her alanda geliştirilmesi gerekir.
Egemen erkek zihniyetini ve sistemini aşan, dönüştüren, egemen erkeklikten özgür ve eşit yaşama ulaşan erkeği yaratan çok yönlü bir mücadelenin her alanda geliştirilmesi gerekir.
Amed’de 30 Eylül'de son derece ilginç bir yürüyüşün yapılacağı açıklandı. Benzeri bulunmayan ya da az bulunan bir yürüyüş demek, belki daha doğru olur. Erkekler, erkek şiddetine karşı yürüyüş yapacak. Bu yürüyüşle kadına yönelik egemen erkek şiddetini protesto edecek. Şimdiye kadar kadınlar, kadına yönelik erkek şiddetini protesto eden yürüyüş ve mitingler yapıyordu. Kadın özgürlüğü temelinde kendini eğitmiş bazı erkekler de söz konusu bu miting ve yürüyüşlere bazen katılıyordu. Şimdi kadına yönelik erkek şiddetini protesto eden yürüyüşü erkeklerin kendileri örgütleyip gerçekleştiriyor. Bu da “Demokrasinin başkenti” denen Amed’den başlıyor. Böylece egemen erkeklik tarafından katledilen Gülistan Dokuların, Rojin Kabaişlerin ve küçük Narin Güranların ruhu bir nebze de olsa şad oluyor.
Kuşkusuz tarihi öneme sahip böyle bir eylemin Amed’de yapılıyor olmasının da büyük bir anlamı var. Bu eylem, Kürt Özgürlük Devriminin ulaştığı düzeyi ve gücünü gösteriyor. Bu devrimin özünün, aslında bir Kadın Özgürlük Devrimi olduğunu ortaya koyuyor. Amed’in de böyle bir devrimin öncü kenti olduğunu bir kez daha tüm ülkeye ve dünyaya ilan ediyor. Herkesi egemen erkekliğe karşı kadın özgürlüğü temelindeki toplumsal devrime katılmaya çağırıyor.
Kürt kimlik ve özgürlük devriminin öncülüğünü yapan Önder Apo ve PKK’ye yeminli düşman olan bazıları, 50 yıldır kesintisiz süren bu mücadelenin “Bir şey kazandırmadığını” söylüyor. Özellikle de Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Süreci'yle birlikte söz konusu söylemlerin daha da arttığı gözleniyor. Güya 50 yıldır boşa savaşılmış, dökülen ter ve kan boşa gitmiş! Oysa 30 Eylül günü Amed’de yapılacak yürüyüş çok açık bir biçimde gösteriyor ki; geçen 50 yılda yürütülen mücadele, akıtılan kan ve çekilen acılar Kürtlere tarihin en büyük ve en anlamlı özgürlük devrimini yaşatmıştır. Ataerkilliğin ve feodal ilişkilerin en katı bir biçimde yaşandığı Kürt toplumunu kadın özgürlük devriminin öncüsü yapmıştır. Öyle ki, gerici namus ve töre anlayışıyla kadın üzerinde her türlü baskıyı, şiddeti ve cinayeti reva gören Kürt erkeğini, şimdi bütün bunlara karşı kadının özgür ve eşit yaşaması için yürüyüş yapar hale getirmiştir. Peki bundan daha büyük ve anlamlı bir özgürlükçü gelişme olabilir mi? Peki bundan daha anlamlı ve derin bir özgürlükçü değişim yaşanabilir mi? Eğer böyleleri yeminli özgürlük düşmanları değillerse on yıllardır niye söz konusu gelişmeye ve değişime saldırıyorlar?
Denebilir ki; erkek şiddetine karşı Amed’de erkekler yürüyüş yapmak durumunda kalıyorlarsa kadın üzerinde erkek baskısı ve şiddeti sürüyor demektir. Kuşkusuz bir yönüyle bu söylem doğrudur. Amed ve diğer kentlerde yaşanan egemen erkek şiddetinin sonuçları her gün basında yer almaktadır. Kadınlar her gün söz konusu egemen erkek şiddetine ve katliamlarına karşı mücadele etmektedir. Nitekim söz konusu eylemin yapılacağının açıklandığı gün, DEM Parti Kadın Sözcülüğü de söz konusu erkek şiddetini kınayan açıklama yapmıştır. Elbette bütün bunlar işin bir yanıdır. Diğer yanı ise söz konusu egemen erkek baskısına ve şiddetine karşı boyun eğilmemekte, egemen erkek şiddetine ve katliamlarına karşı başta Amed olmak üzere Kürdistan kentlerinde kadınların yürüttüğü mücadeleye şimdi Amed’de başlayan erkek mücadelesi eklenmektedir. Evet hala egemen erkekliğin baskı ve şiddeti vardır, ancak buna karşı kadın ve erkeklerin de çok bilinçli ve örgütlü bir özgürlük mücadelesi yaşanmaktadır. Geleceğin özgür ve eşit yaşamına dair umut verici olan şey, işte bu mücadeledir.
Kuşkusuz yaşanana “bir yürüyüş” deyip geçmek olmaz. Evet 30 Eylül günü yaşanacak olan erkeklerin kadın özgürlüğü için yürüyüşüdür ama gümbür gümbür gelen tarihi Kadın Özgürlük Devriminin bir parçasıdır ve en anlamlı yanlarından biridir. Geri dönüp yakın tarihe bir baktığında insan, nereden nereye gelinmiş olunduğunu çıplak gözle bile görebilir. Unutmayalım ki, kadına yönelik erkek şiddetine karşı erkeklerin protesto yürüyüşü, daha dün kadınların sudan bahanelerle erkekler tarafından katledildiği bir toplumda gerçekleşmektedir. Bundan da öteye, yakın tarihin yaşadığı reel-sosyalist deneyime bir bakalım. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, en iyimserinden yaklaşım, kadın sorununun sosyalist devrimden sonra çözüme kavuşturulacağı biçimindeydi. “Erkek şiddeti” diyenler, hemen cins ayrımcılığı yapmak ve sınıf mücadelesini görünmez kılmak ile suçlanıyordu. İşte böyle bir ortamda gelişen Kürdistan Özgürlük Devrimi kadın sorununun çözümünde iki büyük devrimci aşama yaşadı. Birincisinde kadınlar bilinçlendi ve kadın köleliğiyle birlikte esas olarak da erkek egemenliğine karşı büyük bir devrim mücadelesi içine girdi. Belli ki ikincisinde de erkekler bilinçleniyorlar ve şimdi kadın özgürlüğü ve eşitliği için her türlü erkek egemenliğine karşı büyük devrim mücadelesi içine giriyorlar.
Elbette bu büyük gelişmenin çok önemli bir tarihi bulunuyor. İyi biliniyor ki, söz konusu gelişme Önder Abdullah Öcalan’ın yaratıcı teorik ve pratik çabaları temelinde gerçekleşiyor. Önder Apo’nun daha 1990’ların ortalarında geliştirdiği “Kopuş, erkeği öldürme, cins mücadelesi” teorileri ile Mart 1998'de ilan ettiği “Kadın Kurtuluş İdeolojisi” bugünkü gelişmeleri yaratan teorik temel oluyor. Savunmalarında geliştirdiği “Jineoloji” ile Manifesto’da ortaya koyduğu “Kastik katil sisteme dayalı tarih tezi” bugün bütün özgürlükçü arayışlara temel oluşturup yön veriyor. Kuşkusuz teoriyi ve ideolojiyi Önder Abdullah Öcalan geliştirirken, bunları da giderek büyüyen ve yayılan cesur ve fedakâr kadın mücadelesi pratikleştiriyor. Bu büyük devrim mücadelesinin çok anlamlı ve eğitici bir tarihi bulunduğu gibi, Saralardan Zilanlara binlerce de kahraman şehidi bulunuyor. Yani hiçbir şey kendiliğinden gelişmiyor; tersine her şey büyük bir beyin ve kol emeğinin sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Kuşkusuz kadın üzerindeki erkek egemenliğini sadece bir şiddete indirgemek ve onunla ifade etmek yetersiz kalır. Kadın üzerindeki erkek egemenliği, tarihte oluşan ve sonrakilere yön veren ilk egemenliktir. Bu egemenlik bir zihniyet ve sistem durumudur. Şiddet bunun bir yüzü, açık ki görünen yüzüdür. Bir de bu egemenliğin görünmeyen boyutları vardır ki, ruhtan düşünceye kadar egemenlik altına almayı ifade eder. Kadına yönelik erkek şiddeti, işte kadın üzerindeki erkek egemenliğinin bir sonucu ve görünen tarafı olmaktadır. Elbette söz konusu şiddete karşı mücadele etmek çok gerekli ve de önemlidir; bunun her zaman ve her yerde yürütülmesi gerekir. Söz konusu şiddetin de yok edilebilmesi için onu da var eden egemen erkekliğe karşı bütünlüklü bir mücadelenin yürütülmesi şarttır. Yani Önder Apo’nun deyimiyle egemen erkekliği öldürmek gerekir.
Elbette kadın üzerindeki erkek şiddetine karşı 30 Eylül günü Amed’de erkeklerin gerçekleştireceği yürüyüş bir başlangıçtır ve de önemlidir fakat her şeyin bir yürüyüşle başarıya ulaşmayacağı ve egemen erkek şiddetinin oluşturduğu sorunu çözmeyeceği açıktır. Günümüz küresel toplumunun en temel sorunu, egemen erkek zihniyeti ve sistemidir ve diğer tüm sorunların çözümü de bu sorunun çözümüne bağlı olarak gerçekleşecektir. Bu bakımdan, her şeyden önce söz konusu sorun kapsamında kadın-erkek herkesin kendisini yeterince ve sürekli eğitmesi ve de örgütlü-donanımlı hale getirmesi gerekir. Bununla birlikte de egemen erkek zihniyetini ve sistemini aşan, dönüştüren, egemen erkeklikten özgür ve eşit yaşama ulaşan erkeği yaratan çok yönlü bir mücadelenin her alanda geliştirilmesi gerekir. Bu bir cins mücadelesi ve nefis mücadelesidir. Dolayısıyla en önemli ve en büyük mücadeledir. Kadın özgürlüğü temelinde gerçekten özgür ve farklılıklara dayalı eşit yaşayacağım diyenlere kolay gelsin!..
Kaynak: Yeni Özgür Politika