Yazar Medya Doz'un ‘Dağın Kalbinde Işık Var’ adlı kitabı yayımlandı. Kitabında, Kürdistan özgürlük gerillalarının yaşam hakikatine dikkat çeken Medya Doz, vicdani ve ahlaki açıdan gerilla direnişinin sesini dile getiriyor.
Kitabının içeriğine ilişkin ajansımıza konuşan Medya Doz, değerlendirmesinin başında Türk devletinin son 10 yıldır Medya Savunma Alanları’na yönelik aralıksız saldırılarına dikkat çekti ve Türk devletinin Kürdistan'ın üç parçasındaki toprakları işgal etmeyi hedeflediğini söyledi.
Türk devletinin temel amacının gerillayı teslim almak olduğunu ifade eden Medya Doz, ancak gerillanın direnişi karşısında başarılı olamadığını, bunun sonucunda ise kimyasal silah kullanımı gibi savaş suçu yöntemlerine başvurduğunu belirterek şöyle konuştu: "Bilindiği gibi bundan on yıl önce de Türk devletiyle buna benzer bir süreç başlatılmıştı. Ancak Önder Apo'nun ve Özgürlük Hareketi'nin tüm çabalarına rağmen Türk devleti 2015 yılında bu süreci bozdu ve ağır bir savaş başlattı. Bu savaşla hedeflenen şey, Kürdistan'ın üç parçasını yeniden işgal etmekti. Fakat bunu başarabilmek için özgürlük savaşçılarının ya teslim olması ya da tamamen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Türk devleti de gerillayı teslim almak istedi; ancak tüm çabalarına rağmen gerillanın teslim olmadığını görünce bu kez de yasak olan her türlü silahla Medya Savunma Alanları’na saldırdı.”
GERİLLANIN KURDUĞU YAŞAMDAN HERKESİN HABERİ OLMALIYDI
Yazar Medya Doz, kitabın içeriğine ilişkin görüşlerini şu sözlerle dile getirdi: “Şimdiye kadar başka kitaplar da yazdım; ancak bu kitabın benim için farklı bir anlamı var. Bu kitabı 2022 yılında, tünel savaşının olduğu, tünellere yönelik saldırıların halkımızda büyük kaygı ve korku yarattığı bir dönemde yazdım. Çünkü saldırılarla ilgili haberler sürekli şu şekilde veriliyordu; Termobarik silahlar şöyle kullanılıyor, kimyasal silahlar böyle kullanılıyor, uçaklar şu şekilde bombardıman yapıyor. Yani haberlerin dili hep bu yöndeydi. Bunlar gerçek değil miydi? Elbette gerçekti.
Ancak yerin altında gerillanın kurduğu bir yaşam, oluşturduğu bir toplumsallık da vardı ve bundan neredeyse hiç kimsenin haberi yoktu. Hepimiz günlükler, anılar ve gerilla romanları okuyarak gerilla yaşamını tanımıştık. En azından bizim kuşağımız gerillayı bu şekilde tanıdı. Bu yüzden ben de bu korku ve kaygının içine girdim ve kendi kendime şunu sordum; biz gerillayı kitaplardan tanıdık; peki bu kuşak nasıl tanıyacak? Gerillayı yalnızca kapitalizmin ürettiği termobarik ve kimyasal gibi yıkıcı silahlar üzerinden mi tanıyacaklar? Yoksa direnişi ve yaşamıyla mı tanıyacaklar? Çünkü gerillanın gerçekliği pek görünür olmuyordu. Bu nedenle bu yaşamın bilinmesini istedim.
Her ne kadar herkes tarafından görülmese ya da duyulmasa da orada bir hareketlilik vardı; yaralar sarılıyor, yeni bir yaşam kuruluyor, yeni ilişkiler gelişiyor, insanlar birlikte yaşıyor ve birlikte savaşıyordu. Bunlardan habersiz kalan aslında bizdik. Yani toplum bu yaşamdan ve bu savaştan habersiz, ona yabancı kalıyordu. Çünkü savaş, yeni teknolojiye karşı yeni taktik ve stratejilerle yerin altına çekilmişti. Gerilla da bu yeni strateji doğrultusunda yer altında yaşamını sürdürüyordu. İşte bu kitabı yazmamın temel nedenlerinden biri de buydu; gerilla yer altında kalıyorsa bile, insanların yüreğine ve zihnine dokunabilmelidir.”
BU DÖNEMİN HİKAYELERİ YAZILMALI
Kitabı aynı zamanda gerilla direnişinin sesi olmak için yazdığının altını çizen Medya Doz, “Aslında beni en çok rahatsız eden şey, yer altındaki hakikatin yok sayılması, sanki orada gerilla diye bir şey yokmuş gibi davranılmasıydı. Çünkü yer altında kaldığınızda sistem size yokmuşsunuz gibi davranıyor ve bunu herkese de kabul ettiriyor. Zaten bu yüzden termobarik silahlar kullanıyor, kimyasal silahlara ve hatta atom bombasına başvuruyor. Bu nedenle arkadaşların kullandığı şikeftlerin çevresinde artık ot bile yeşermiyor. Benim kabullenemediğim şey buydu. Biz gerilla hikâyeleriyle büyümüştük. Bu yüzden bu dönemin de kendi hikâyeleri olmalıydı. Ben de kitabın bu direnişin sesi olmasını istedim. Kitap dört öyküden oluşuyor. Bunlar roman ya da destan olarak da yazılabilirdi. Ancak ben olaylara biraz daha sade ve mütevazı bir yerden bakmak istedim. Bu yüzden de gösterişten uzak, mütevazı bir kitap ortaya çıksın istedim.
Bir başka neden de şuydu; o arkadaşlara doğrudan ulaşma imkânım yoktu. Belki de ilk kez onların bulunduğu tünellere gidip kendilerine ulaşamıyordum. Bu yüzden başlangıçta hayal gücüm aracılığıyla oraya ulaşmak, onların duygu ve anılarını yazıya dökmek, bunları bir araya getirip arşivlemek istedim. Gerçekte orada bulunmamış olsam da bazen onların sesini duyuyormuşum gibi bir his oluşuyordu içimde. Bu özellik yazım sürecinde bana çok yardımcı oldu. Ayrıca oradan gelen arkadaşlar da sürekli o direnişten söz ediyorlardı. Eğer yalnızca o dönemde yayımlanan haberlerden hareket etseydim, ortaya çok katı ve tek boyutlu bir anlatı çıkardı. Çünkü haberler son derece donuk ve kuruydu; içinde hayal gücüne yer yoktu. Aksine, çok karanlık ve kasvetli bir tablo sunuyordu.
Gerçek görüntüler karşısında insanda, sanki orada yaşam adına hiçbir şey kalmamış gibi bir düşünce oluşuyordu. Çünkü kapitalist modernitenin vahşeti ve acımasızlığı bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriliyordu. İşte bu duygu, kitabı yazarken bana büyük ölçüde yol gösterdi. Zaten çocukluğumdan bugüne kadar bende bir arşiv oluşturma, toplama ve kayıt altına alma alışkanlığı vardır. Belki de bu, ‘Kürt diye bir halk yok’ söylemine karşı gelişen bir duygudan kaynaklanıyor. Benim çabam da bunu tersine çevirmek, varlığımızı kanıtlamaktı. Bunun bir fotoğrafla, bir yazıyla ya da bir filmle yapılmasının benim için pek farkı yok. Yeter ki varlığımızı ortaya koyabilelim. İşte bu inat da beni bu kitabı yazmaya yöneltti” diye konuştu.
ZORLUKLAR KARŞISINDA DİRENEMEYEN BİR İNSAN TİPİ YARATILMAK İSTENİYOR
“Bu kitapta yalnızca savaş atmosferini anlatmak gibi bir derdim yok” diyen Yazar Medya Doz sözlerini şöyle sürdürdü: “Bunun ötesinde kitapta bazı karakterlerden de söz ediyorum. Çünkü bugün dünyanın her yerinde zorluklar karşısında direnemeyen bir insan tipi yaratılmak isteniyor. Bunun için de günümüzde ‘yapılacak hiçbir şey yok’ şeklinde yaygın bir söylem var. Oysa yapılacak bir şey mutlaka vardır. Yani bir insan için, bir gerilla için ‘yapılacak hiçbir şey yok’ sözü geçerli olmamalıdır. Her zaman yapılacak bir şey vardır. Bu nedenle ben bu sözü hiçbir zaman kullanmıyorum. İşte bu kitaptaki karakterler de yok sayılmaya çalışılan insanlar olmalarına rağmen yerin altında bir yaşam kuruyorlar.
Örneğin nasıl bir direnişle kendi varlıklarını kalıcı hale getirdiler? İşte bu karakterlerin örnek alınması için, özellikle gençlerin bu kitabı okumasını istedim. Aynı zamanda kadınların da ‘bir insan erkek şiddeti karşısında hiçbir şey yapamaz’ dememesi için bu kitabı yazdım. Yani insanlar ölümle yüz yüze oldukları bir durumda bile böyle büyük bir sevgi yaratabiliyorsa, her türlü imkâna sahip olan insanlar da her şeyi yaratabilir. Ama herkes ‘yapılacak hiçbir şey yok’ düşüncesiyle hareket ederse, o zaman yaşam ölür. Herkesin çok donuk bir şekilde yaşadığı bir duruma dönüşür. Yaşam ev ile iş arasında, telefon ile insanın kendi benliği arasında sıkışıp kalır. Hatta her şey telefon üzerinden çözülmeye çalışıldığı için yaşam alanları ve ilişkiler giderek daralıyor. İnsanlar artık kendi mekânlarından uzaklaşamaz hale geliyor.
Oysa farklı mekânlar, farklı insanlar, farklı yaşam biçimleri ve farklı seçenekler vardır. İnsana moral ve güç veren mekânlar da vardır. Farklı bir yaşamı gösteren insanlar ve yerler de vardır. Yani gerilla, bütün bu kötülüklerin karşısında nasıl böyle anlamlı bir yaşam yaratabiliyor? Bunca yanlışa karşı nasıl böyle doğru bir yürüyüş ortaya koyabiliyor? Ya da bunca zorluğun karşısında nasıl böyle güzel bir yaşam inşa edebiliyor? İşte bu yüzden bu kitabın okunmasını istiyorum. Bu kitaptan örnek alınmasını istiyorum. Herkes gerilla olsun demiyorum. Ancak insanların zihninde şu düşüncenin oluşmasını istiyorum; insanlar gerçek yaşamın koşullarının daha iyi, güzel ve doğru hale gelmesini beklemeden de o koşulların peşinden gidebilir ve o koşulları yaratmak için çaba gösterebilir.”
PARTİ FESHEDİLDİ AMA HİKÂYELER VE ANILAR FESHEDİLMEDİ
Tünellerde savaşan ve direnen savaşçıların hikayelerini yazdıktan sonra onları görme fırsatı yakaladığını söyleyen Medya Doz, konuşmasını şu sözlerle sonlandırdı: “Bazen şöyle deniliyor ; zaten parti kendini feshetti. Bu doğru olabilir; ancak hikâyeler, anılar, yaşadığımız şeyler ve direnişlerimiz feshedilemez. Yani partiler feshedilebilir ama bizim burada sözünü ettiğimiz şeyler feshedilemez. Aksine biz anlamlı bir yaşamın yollarını arıyoruz. Ancak tünellerde savaşan ve direnen arkadaşların hikâyelerini yazdıktan sonra, onları görme fırsatı elde ettim. Çünkü artık bir süreç başlamıştı; hem arkadaşların yaşadığı alanlara gittim hem de arkadaşlar bana ulaştı.
Bu süreç içerisinde doğal olarak şunu anladım; kitabı sadece bu şekilde değil, farklı bir biçimde de yazmam gerekirdi. Belki bu bir başlangıçtır, belki bundan sonra bunun devamı da gelecektir. Ancak eğer yazacaksam, daha güçlü, daha gerçekçi ve savaşan insanların diliyle yazmaya çalışmam gerektiğini düşünüyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, kitabı yazdıktan sonra kitabın kahramanlarıyla karşılaştım. Onlara kitabı okuttum. Yani kitabı herkesten önce onlar okudu. Öncelikle onların okumasını, eleştirilerini ve görüşlerini paylaşmalarını istedim. Çünkü onların yaşamını yazmaya çalışmıştım. Bu nedenle onlar da okuduktan sonra düşüncelerini dile getirdiler ve şöyle söylediler; sanki sen bizimle yaşamışsın. Bizi çok iyi hissetmişsin.”