Önder Apo’nun 27 Şubat 2025’te yaptığı çağrıyla başlayan ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin attığı adımlarla mevcut aşamaya ulaşan Barış ve Demokratik Toplum Süreci, “çerçeve yasa” tartışmalarıyla yeni bir evreye girdi. "Çerçeve yasa" kapsamında yapılacak yasal ve hukuki düzenlemelerin, negatif barıştan pozitif barışa geçişi sağlayacağı ve demokratikleşmenin önünün bu düzenlemelerle açılacağı belirtiliyor. Ancak Meclis’te “çerçeve yasa” üzerine yürütülen çalışmalar, daha önce komisyonlarda müzakere edilerek raporlaştırılan önerilere rağmen yeniden tartışılıyor.
Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Avukat Mehdi Özdemir, ajansımıza sürece ve “çerçeve yasa” tartışmalarına ilişkin görüşlerini paylaştı.
Yeni dönemin, farklı kimliklerin tanındığı demokratik bir siyasal ve toplumsal zemini gerekli kıldığını ifade eden Özdemir, şunları söyledi:
“Kimlikleri kabul eden yeni bir siyasal ve toplumsal süreçte, barışın önündeki engellerin kaldırılması ve bütünlükçü bir hukuk düzeninin inşa edilmesi kaçınılmazdır. Hukukun üstünlüğünü güvence altına alacak reformlar, genel geçer yaklaşımlarla değil, Türkiye’nin gerçek sorunlarını esas alan bir perspektifle hazırlanmalıdır. Mevcut koşullar doğru analiz edilmeli ve ihtiyaca cevap veren bir yol haritası oluşturulmalıdır.
Çerçeve yasa, hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını sürecin sonunda ulaşılacak bir hedef olarak değil, bizzat sürecin güvencesi olarak ele alan bütünlükçü bir metin olmalıdır. Kürt meselesi gibi onlarca yıldır çözülemeyen, toplumsal ve siyasal boyutları bulunan bir sorunun çözümü, hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı sağlanmadan mümkün görünmemektedir. Barışa katkı sunacak demokratikleşme adımları için mevzuatın insan hakları temelinde yeniden düzenlenmesi ve umut hakkı başta olmak üzere temel hakların güvence altına alınması zorunludur.”
‘KOMİSYON RAPORUNUN EN TEMEL EKSİKLİĞİ GÜVENLİKÇİ BAKIŞ AÇISI’
Meclis komisyonunun, uzun süre toplumun farklı kesimleriyle yaptığı görüşmeler sonucunda önemli bir rapor ortaya koyduğunu belirten Özdemir, buna rağmen raporun temel yaklaşımının eksik kaldığını söyledi.
Komisyonun aylar boyunca yüzlerce kişiyle görüştüğünü ve siyasi partilerin büyük ölçüde üzerinde uzlaştığı bir metin oluşturduğunu hatırlatan Özdemir, “Bu emek kuşkusuz kıymetlidir. Ancak ortaya çıkan raporun en temel eksikliği, meselenin özüne dair doğru teşhisi ortaya koyamamasıdır. Raporun dili ve yaklaşımı ağırlıklı olarak meseleyi güvenlik sorunu olarak gören devlet merkezli anlayışı yansıtmaktadır. Oysa Kürt meselesi bir asayiş sorunu değildir. Bu mesele; tanınma, kimlik, eşit yurttaşlık ve muhataplık meselesidir. Çerçeve yasa tartışmalarının hukukun üstünlüğü, eşit yurttaşlık ve temel haklar ekseninde ilerlemesi gerekirken, bugün dar ve ayrıştırıcı güvenlik kategorileri üzerinden yürütülmesi önemli bir sorundur” diye konuştu.
‘KÜRT MESELESİ CEZA HUKUKUNUN DEĞİL ANAYASA HUKUKUNUN KONUSUDUR’
Kürt meselesinin özünde anayasal ve siyasal bir sorun olduğunu, çözümün ceza hukuku düzenlemelerine indirgenemeyeceğini vurgulayan Özdemir, “Bu mesele, anayasa hukuku ve kolektif statü meselesidir. Eşit yurttaşlık, anadil, siyasal temsil ve muhataplık gibi grup haklarını ilgilendiren temel bir sorundur. Siz çözümü ceza hukuku başlıklarına indirgediğinizde, aslında ciddi bir kategori hatası yapmış olursunuz. Siyasal ve toplumsal niteliği bulunan kolektif talepleri kişiselleştirilmiş infaz prosedürlerine dönüştürmüş olursunuz. Böyle bir yaklaşım gerçek çözüm üretmez” diye kaydetti.
‘NEGATİF BARIŞTAN POZİTİF BARIŞA GEÇİŞ SAĞLANMALI’
Barış kavramının yalnızca çatışmasızlık anlamına gelmediğini belirten Özdemir, şöyle devam etti: “Negatif barış, silahların susması, yani doğrudan şiddetin sona ermesidir. Pozitif barış ise o şiddeti besleyen eşitsizliklerin, adaletsizliklerin ve demokratik katılım eksikliğinin ortadan kaldırılmasıdır. Hukuk açısından bakıldığında negatif barış, ceza ve güvenlik hukukunun alanına girerken; pozitif barış, anayasa ve temel haklar hukukunun konusudur. Kürt meselesi gibi köklü bir sorunun çözümü de ancak hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargının tesis edilmesiyle mümkündür.
Negatif barıştan pozitif barışa geçiş, yalnızca silah bırakan insanların ceza hukukundaki durumlarının düzenlenmesi değildir. Asıl mesele, onların siyasal ve toplumsal yaşama eşit yurttaşlar olarak dönebilmeleridir. Entegrasyon dediğimiz şey, özünde bir hukuk statüsü meselesidir. Bunu dar anlamda hazırlanmış bir silahsızlanma yasasıyla sağlayamazsınız. Çünkü kişi silahını bıraktığında geri döneceği hukuk düzeni hâlâ onu suçlu gören, dilini sınırlayan, siyaset yapmasını kayyım uygulamalarıyla engelleyen bir düzense, o kişi barışa değil yeni bir belirsizliğe döner.”
‘HUKUK, SORUNUN DEĞİL ÇÖZÜMÜN PARÇASI OLMALI’
Çerçeve yasanın bütünlüklü hazırlanması gerektiğini vurgulayan Mehdi Özdemir, son olarak şunları söyledi:
“Bu nedenle hazırlanacak düzenleme; eşit yurttaşlığı, anadilde eğitimi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü, yerel demokrasiyi ve yargı bağımsızlığını güvence altına alan kapsamlı bir perspektifle ele alınmalıdır. Aksi halde yalnızca silahların sustuğu, fakat yapısal sorunların çözülemediği kırılgan bir süreç ortaya çıkar ve bu durum yeni belirsizlikleri beraberinde getirir.
Barışa katkı sunacak hukuki reformlar açısından önümüzdeki fırsatlar kadar engeller de dikkatle analiz edilmelidir. Hukuk, bu süreçte sorunun değil, çözümün parçası olmalıdır. Silah bırakmak sürecin sonu değil, başlangıcıdır.
Kalıcı barış ancak Kürt meselesinin bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarılıp demokrasi, eşit yurttaşlık ve temel haklar temelinde ele alınmasıyla mümkün olacaktır.”