Şengal'de toplumsal savaşın fitilinin ateşlenmesi

Güvenlik siyasetinin en tehlikeli adımı, Êzidîlerle diğer halklar arasındaki ilişkilerin parçalanması oldu. En zor dönemlerde bile Araplar ve Ezidiler ilişkilerini sürdürüyordu. Ancak patlamalardan sonra resmi siyaset sorumlu olarak Arapları işaret etti.

ŞENGAL'DE HALKLAR ARASI DÜŞMANLIK

Tilizêr ve Sîba Şêx Xidir'de 14 Ağustos 2007'de gerçekleşen patlamalar, Şengal'in bütünüyle zindana çevrilmesini sağlayan siyasi bir araç oldu. Bu yazıda, patlamalardan sonra güvenlik gerekçesiyle toplumsal denetim ile tarihsel parçalanma sisteminin nasıl inşa edildiğine odaklanacağız ve KDP'nin güvenlik adı altında Êzidîleri nasıl yeni bir tuzağın içine çektiğini, Êzidîlerle çevredeki Araplar arasındaki binlerce yıllık ilişkilerin nasıl parçalandığını ortaya koyacağız.

Tilizêr ve Sîba Şêx Xidir'de 2007’de meydana gelen patlamalardan sonra Êzidî toplumu büyük bir korku ve şok yaşadı. Bu psikolojik sarsıntı, bölgedeki hakim güçler, özellikle de KDP tarafından Şengal üzerinde mutlak kontrol kurmak için tarihsel bir fırsat olarak kullanıldı. "Sizi koruyacağız ve artık böyle patlamalar yaşanmayacak" gerekçesiyle gerçekte açık hava hapishaneleri projesi olan yeni bir güvenlik projesi yürürlüğe konuldu. Bu projenin ilk adımı, Êzidî gençlerinden silahlı güçler oluşturulması oldu. Ancak bu güçler, toplumun iradesine bağlı bir öz savunma gücü olarak değil, KDP'ye bağlı Peşmerge güçleri olarak tasarlandı.

2008-2010 yıllarına ait güvenlik belgelerine göre binlerce Êzidî genç silahlandırıldı. İlk bakışta savunmanın örgütlenmesi olarak görülen bu adım, gerçekte "maaş ve emir-komuta zinciriyle Êzidî gençleri silah taşımasına rağmen komuta kademesi Êzidîlerden oluşmadı; güvenlik kararları da Êzidî toplumunun kanaat önderleri tarafından alınamadı. Böylece gençler, yalnızca verilen talimatları uygulayan bir konuma getirildi. Bu yöntem, psikolojik olarak Êzidîleri parti otoritesine bağımlı hale getirdi.

Gençlerin silahlandırılmasının ardından fiziksel kuşatma adımları başladı. Êzidîlerin bütün toplu yerleşimlerinin (1970'li ve 1980'li yıllarda Baas rejimi tarafından kurulan yerleşimler) çevresine hendekler kazıldı. Bu hendekler, bombalı araçların girişini engelleme gerekçesiyle inşa edildi. Ancak pratikte yerleşimleri kuşatılmış hapishanelere dönüştürdü. Her yerleşim için yalnızca tek bir giriş-çıkış kapısı bırakıldı ve bu kapı doğrudan KDP güçlerinin kontrolü altına alındı. Êzidîler, işe gitmek, tarlalarına ulaşmak ya da akrabalarını ziyaret etmek için bu kontrol kapısından geçmek zorunda kaldı. Bu sistem, bir nüfus kontrol mekanizmasına dönüştü. Êzidîler artık kendi toprakları üzerinde özgürce hareket edemiyordu. Şengal, hendekler ve tek giriş kapılarıyla fiziksel olarak kendi coğrafyasından koparıldı.

Bu güvenlik siyasetinin üçüncü ve en tehlikeli adımı, Êzidîlerle diğer toplum bileşenleri arasındaki tarihsel ilişkilerin parçalanması oldu. Yıllar boyunca Şengal Êzidîleri ile çevrede yaşayan Araplar (özellikle Sünni Araplar) arasında iyi komşuluk, ekonomik ilişkiler ve tarımsal dayanışma vardı. Baas rejiminin en zor dönemlerinde bile bu iki topluluk ilişkilerini sürdürüyordu. Ancak patlamalardan sonra resmi siyaset bütün sorumluluğu çevredeki Arapların üzerine yıktı.

KDP, bilinçli olarak Peşmerge bünyesinde görev yapan Êzidî gençlerine şu sert talimatı verdi: "Araplar, Êzidî köylerine ancak kontrol ve engellerden geçerek girebilir." Bu talimat yalnızca erkekler için değil, kadınlar için de geçerliydi. Durum öyle bir noktaya ulaştı ki, "güvenlik" gerekçesiyle Arap kadınları saatlerce tek giriş kapılarında bekletiliyor, kontrol edilmek üzere güneş altında bırakılıyordu.

En önemlisi ise bu "engelleme ve küçük düşürme" uygulamalarının doğrudan kontrol noktalarında görev yapan Êzidî gençleri tarafından yapılmasıydı. Bu, son derece tehlikeli bir "toplumsal savaş" taktiğiydi. Baskı kararını otorite veriyor, ancak baskıyı uygulayan Êzidîlerin kendisi oluyordu. Arap komşular, kontrol noktasına geldiklerinde karşılarında kendilerini durduran silahlı bir Êzidî genci gördüklerinde, düşmanlık doğrudan otoriteye değil, Êzidî toplumuna yöneliyordu. Sosyolojide "vekâlet yoluyla provokasyon" olarak adlandırılan bu siyaset, 2008-2013 yılları arasında Êzidîlerle Araplar arasında büyük bir kin ve nefret yarattı. Onlarca yıl aynı ekmeği paylaşan komşular artık birbirlerine düşman gözüyle bakıyordu.

Dönemin arşivleri ve kanaat önderlerinin anlatımları, bunun bilinçli olarak yapıldığını gösteriyor. Amaç güvenliği sağlamak olsaydı, teknik bir güvenlik sistemi ya da her iki tarafın kanaat önderlerinin katıldığı ortak bir güvenlik mekanizması kurulabilirdi. Ancak amaç güvenlik değildi; amaç, "bölgenin toplumsal birliğini parçalamak"tı. Araplarla Êzidîler arasında nefret oluşturularak, Êzidîlerin kendilerini bütünüyle "çevresi düşmanlarla sarılmış" hissetmeleri ve yalnızca KDP'ye mecbur kalmaları hedeflendi. İnsan bütün komşularını düşman olarak gördüğünde, kendisini egemen güce teslim eder; o güç onu esir alsa bile. Bu, korku yoluyla bağımlılık yaratma siyasetiydi.

Güvenlik talimatlarıyla iki topluluk arasında ekilen kin, 2014 Fermanı’nın zeminini hazırladı. 3 Ağustos'ta saldırılar başladığında yalnızca dışarıdan gelen DAİŞ çeteleri değil, birçok "Arap komşu" da saldırılara katıldı. Kontrol noktaları ve hendekler döneminde biriken kin, zamanla intikam arzusuna dönüştü. KDP, bunu bilinçli olarak Êzidî gençlerin eliyle yaptırdı ve olası bir intikamın doğrudan Êzidîlere yönelmesini hedefledi. Böylece Şengal'i toplumsal bir mayın tarlasına çevirdi, topluluklar arası savaşın fitilini ateşledi ve patlama anı yaklaştığında da geri çekildi.

‘EN BÜYÜK SAVAŞ ZİHİN SAVAŞIDIR’

Fermanın zemini yalnızca hendekler, kontrol noktaları ya da 140. Madde'nin yarattığı siyasi engellerle hazırlanmadı. Asıl belirleyici olan, 2005- 2013 yılları arasında yürütülen psikolojik ve ideolojik savaş oldu. Bu süreçte Êzidîler, sistematik propaganda yoluyla "öteki" ve "değiştirilmesi gereken bir topluluk olarak" gösterildi. Sosyolojide "insandışılaştırma" (dehumanization) olarak tanımlanan bu yöntem, bir topluluğa yönelik şiddetin meşrulaştırılmasının ilk adımı olarak değerlendiriliyor. Komşunu "insanlık çemberinin dışında kalan bir inançsız" olarak tanımladığında, onun katledilmesini artık bir suç değil, dini ya da ulusal bir görev olarak görmenin zemini hazırlanmış olur.

Êzidîlere yönelik nefret söylemi yalnızca medya aracılığıyla değil, camilerde, pazarlarda ve siyasi söylemlerde de işlendi. UNAMI'nin 2012 raporlarında da nefret söyleminin, Êzidîlerle Araplar arasındaki güveni zedelediğine dikkat çekiliyor. Êzidîlerin "yabancı", "casus" ve "bizden olmayan" bir topluluk olarak gösterilmesi, toplumsal fermanın psikolojik altyapısını oluşturdu.

Bozulan komşuluk ilişkilerinin etkisi, en açık biçimde 3 Ağustos 2014'te ortaya çıktı. DAİŞ'in saldırıları sırasında, yıllarca Êzidîlerle birlikte yaşamış çok sayıda komşu yalnızca sessiz kalmadı, bazıları saldırılara destek de verdi. İnsan hakları kuruluşlarının elindeki belgeler, 2008-2012 yılları arasında Şengal çevresindeki birçok Arap köyünde savaş ve nefret söylemlerinin sistemli biçimde yayıldığını gösteriyor. Bu söylemler, Ezidilerin savunmasız bırakılmasının önünü açtı. Çevredeki toplumun Ezidileri koruması halinde DAİŞ’in Şengal'i bu kadar kolay ele geçirmesi mümkün olmayabilirdi. Ancak bu söylemlerle çevredeki toplum, katliamı bir "temizlik" olarak görmeye hazır hale getirildi.

Şengal, medya alanında da uzun yıllar bilgi ambargosuna maruz kaldı. Êzidîlere yönelik saldırılar ve ayrımcılık, çoğu zaman sıradan olaylar ya da kişisel anlaşmazlıklar gibi sunuldu. Bu yöntemle Êzidî toplumu, haksızlıklar karşısında sessizliğe ve savunmasızlığa alıştırıldı. Bu zorunlu sessizlik, soykırımın en güçlü zeminlerinden biri oldu. Çünkü soykırım, direniş iradesinin kırılmasıyla başlar. Kendi savunma iradesine ve toplumsal gücüne olan inancını kaybeden bir toplum, bir gün katliamın mağduru olur. Anti propaganda, Ezidilerin iradesini parçaladı. Artık ne kendilerine ne komşularına ne de dini önderlerine güvenleri kalmıştı.

Aynı süreçte Êzidîler, kendi dili, inancı ve kimliğine yabancılaştırıldı. Yıllarca süren kara propaganda, onları "öteki" ve "kötü" olarak gösterirken, çevre toplumla aralarındaki mesafeyi de derinleştirdi. Böylece toplumsal yalnızlaşma, fermanın hazırlık sürecinin önemli halkalarından biri haline geldi.

Bu söylem eğitim sistemine de yansıdı. Şengal'deki okul kitaplarında Êzidî tarihi ya yok sayıldı ya da olumsuz biçimde aktarıldı. Êzidî çocuklar, devlet okullarında kendi kimlik ve inançlarına yönelik inkar politikalarıyla karşı karşıya kalıyordu. Onlara, eksik, dinsiz ya da kurtarılması gereken insanlar oldukları öğretiliyordu. Bu eğitim, yeni kuşakların zihnine çaresizlik duygusunu yerleştirdi. Bu okullarda yetişen kuşaklar, dağlarını uzak ve yabancı görmeye başladı; topraklarıyla kurdukları derin bağı kaybetti. Saldırılar başladığında ise bu kuşaklar büyük bir şaşkınlık yaşadı.

Bu çerçevede Önder Apo, 2012 tarihli analizlerinde şöyle demişti: "En büyük savaş, zihin savaşıdır. Êzidîlerin zihinlerini işgal edenler, onları iradesiz bırakanlar, kara propaganda ile onları kendi hakikatlerinden uzaklaştıranlar, fermanın zeminini hazırlayanlardır." Bu sözler, bugün tarihsel bir gerçeklik olarak ortada duruyor.

PKK’NİN ÊZİDÎLERİ KORUMA GİRİŞİMİ VE KDP’NİN ENGELLEMELERİ

2005-2014 yılları arasında, Irak devletinin zayıf olduğu, Êzidî toplumunun soykırım tehdidi altında bulunduğu ve KDP’nin "izin vermeme" politikalarıyla Şengal’i mutlak kontrolü altına aldığı dönemde, Önder Apo’nun öz savunma çağrısı  bir umut olarak ortaya çıktı. Önder Apo, savunmalarında ve mesajlarında açık bir şekilde, kökleri üzerinden katliamlara maruz bırakılan Êzidî toplumunun kendini savunması gerektiğini ifade ediyordu. Bu temelde PKK, bu tarihsel çağrıyı hayata geçirmek istedi ve halkın örgütlenmesine yardımcı olmak amacıyla bazı kadrolarını Şengal’e gönderdi. Ancak bu girişim, gerçekte KDP’nin 140. Madde’nin arkasına gizlediği siyaset duvarına çarptı.

Dönemin siyasi arşivlerinde görüldüğü üzere, Şengal’e giden PKK kadroları savaşmak için değil, halkı öz savunma konusunda eğitmek amacıyla gidiyordu. Ancak Êzidî kanaat önderleriyle bir araya gelmek ya da gençlere öz savunma konusunda eğitim vermek istedikleri her defasında KDP güçlerinin fiziki engelleriyle karşılaştı. Bu engellerin en açık belgelerinden biri, International Crisis Group’un (ICG) o döneme ait raporlarında yer alıyordu.

ICG, 2009 tarihli Middle East Report No. 87: Iraq’s Disputed Territories başlıklı raporunda, KDP’nin Şengal’i kendi özel bölgesi olarak gördüğünü ve her farklı girişimi tehdit olarak değerlendirdiğini ayrıntılı biçimde aktarıyordu: "KDP, kontrol noktalarını kullanarak kendi mutlak denetimi dışında kalan her türlü girişimin önünü kesmektedir. Êzidîlerle ilişki kurmak isteyen PKK kadroları, KDP peşmergeleri tarafından engellenmektedir."

KDP’nin oluşturduğu engeller, Irak İçişleri Bakanlığı’nın 2010 Ninova Güvenlik Raporu'nda da yer alıyordu: "Şengal’deki KDP yetkilileri, özellikle Serbest Bapîr ve bölgedeki komutanlar, tüm kontrol noktalarına, PKK ile bağlantılı olan ya da alternatif bir savunma sistemi kurmak isteyen kişilerin Êzidî köylerine girişine izin verilmemesi yönünde talimat vermiştir. Bu engel, yaşamı koruma hakkına yöneliktir."

Önder Apo da 2011 yılında yaptığı değerlendirmede şöyle diyordu: "Biz Êzidîleri fermandan kurtarmak istiyoruz, onları irade sahibi yapmak istiyoruz. Fakat orada egemen olan güçler (KDP), halkın kendi kendisini örgütlemesine izin vermiyor. Onlar, halkın her zaman savunmasız ve kendilerine bağlı kalmasını istiyor.

UNAMI’nin 2012 tarihli Situation of Minorities in Iraq raporunda da "Êzidî toplumunun örgütlenmesinin engellenmesinin, radikal grupların toplum içinde daha kolay örgütlenmesine neden olduğu" belirtiliyordu: "Öz savunmanın oluşturulmasına yönelik sivil ve siyasi girişimlerin, bölgesel güvenlik güçleri (KDP) tarafından 'güvenlik' gerekçesiyle engellendiğini görüyoruz. Bu durum, Şengal’i tehlike içinde bırakmaktadır."

Bu uluslararası raporlar, bugün Önder Apo’nun çağrısının engellenmesinin, gerçekte daha sonra ortaya çıkan DAİŞ’in önünü açtığını ortaya koyuyor. KDP, bu politikayla Şengal’i öz savunmadan mahrum bıraktı.

Dönemin Şengal Güvenlik Sorumlusu Serbest Bapîr’e ait resmi açıklamalarda, KDP medyasında (2008-2010 yıllarına ait resmi KDP internet siteleri gibi) yayımlanan ifadelerde açıkça şu sözlere yer veriliyordu: "Bizim iznimiz olmadan hiç kimse Şengal’de çalışma yürütemez." Bu sözler, Irak İnsan Hakları Kurumu (IHRC) arşivlerinde "zorlayıcı kontrol"ün delili olarak kayıt altına alınmıştı. IHRC’nin 2011 raporlarında şu değerlendirme yapılmaktaydı: "Şengal’deki KDP yönetimi, her türlü farklı sesi ve her türlü öz savunma girişimini susturmaya çalışmaktadır. Bu durum, Êzidî toplumunu çaresiz bırakmaktadır."

Önder Apo değerlendirmelerinde, özellikle 2010 tarihli “Şengal: Direniş Alanı” analizinde şu ifadeleri kullanıyordu: "Êzidîlere yaptığımız çağrı, yeniden diriliş çağrısıdır. Bu çağrımız işgal için değil, insanlık onurunu korumak içindir. Fakat KDP, Kürtlük adına Êzidîlerin kendilerini savunmasına izin vermiyor. Bu, tarihin sayfalarında Êzidîlere karşı bir ihanet olarak yer alacak tarihsel bir yanlıştır."

Şengal’e giden PKK kadrolarına verilen mesajların içeriği de buydu. Ancak bir PKK kadrosu, Êzidî köylerinden birine girmek istediğinde KDP’nin kontrol noktalarıyla karşılaşıyordu. 2014 sonrasında Şengal’deki KDP arşivlerinden çıkan belgelerde (2012 Güvenlik Raporu), "PKK faaliyetlerinin izlenmesi" ayrıntılı şekilde yer alıyor ve "Komutanlığımızın izni olmadan hiç kimse Êzidî köylerine giremez" deniliyordu.