GÖRÜNTÜLÜ

Şengal’in statüsünün tanınması 74. fermanı sonlandıracaktır

3 Ağustos 74’üncü Ferman’ın yıldönümü dolayısıyla ajansımıza konuşan SMJÊ Sözcüsü Nujiyan Günay, adaletin sağlanması için Şengal’in özerkliğinin tanınması ve uluslararası özel bir mahkemenin kurulması gerektiğini belirtti.

NUJIYAN GÜNAY

3 Ağustos 2014’te DAİŞ çeteleri tarafından Şengal’de 5 binden fazla Êzidî katledildi, çoğu kadın ve çocuk olan binlerce Êzidî ise kaçırıldı. Katliamın üzerinden 11 yıl geçmiş olmasına rağmen, binden fazla Êzidî çocuk hâlen kayıp. Tarihleri boyunca onlarca fermana maruz kalan Êzidîler için bu katliam, “74. Ferman” olarak anılıyor.

Êzidî halkının maruz kaldığı katliam, başta ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere olmak üzere birçok devlet tarafından soykırım olarak tanındı. 74. Ferman’ın, başta Almanya’da soykırım olarak tanınmasında önemli rolü olan Êzidî Kadın Meclislerinin çatı örgütü (Sîwana Meclîsên Jinên Êzidî - SMJÊ) Sözcüsü Nujiyan Günay, ANF'ye Êzidî soykırımı sonrası yürüttükleri çalışmaları, Avrupa ülkelerinin soykırımı tanıma gerekliliklerini yerine getirip getirmediğini ve Şengal’in statüsünün soykırımla ilişkisi hakkında değerlendirmelerde bulundu.

3 Ağustos Êzidî soykırımının yıl dönümüne doğru gidiyoruz. Siz de Avrupa’daki Êzidî örgütlülüğünün bir parçasısınız. Avrupa’daki Êzidî örgütleri, soykırımın tanınması ve kabul edilmesi için şu ana kadar çok ciddi çalışmalar yürüttü. Bu çalışmalar şu ana kadar hangi aşamaya geldi? Çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

74. Ferman şehitlerini başta saygıyla anıyorum, onların yücelikleri karşısında saygıyla eğiliyorum. Sizin de belirttiğiniz gibi, yavaş yavaş 3 Ağustos’a yaklaşıyoruz. DAİŞ ve işbirlikçilerinin ortaklığıyla, onları kuran, yöneten ve yönlerini Şengal’e çeviren devletlerin iş birliğinde, 3 Ağustos 2014’te gerçekleşen Şengal’e yönelik Ferman’ın 11. yıl dönümü olacak.

Fermandan sonra kuşkusuz Êzidî toplumunun Avrupa’daki örgütleri, SMJÊ gibi kadın örgütleri, NAV-YEK gibi Êzidî toplum örgütleri, Ferman’a yanıt olmak için çaba sarf ediyorlardı. Bunu da DAİŞ elinden kurtulan ve yönünü Avrupa’ya çeviren kişilerle ilgili bilgi ve belge toplama şeklinde yapıyorlardı. Bildiğiniz gibi, tüm dünyaya göç etmek zorunda kalmışlardı ama daha çok Avrupa’ya göç ediyorlardı. Başta SMJÊ olarak, o kişilerle görüşmeler yaptık; bunu arşivlemek istedik. Böylece Ferman tanıkları ve mağdurlarına dair bir arşiv oluşturmak istedik. Bu çalışmanın çok geniş ve uzun erimli bir zaman ihtiyacı olduğunu fark ettik ve bu alanda çalışmalar yapan kurumlarla iş birliği yaparak kayıtlarımızı onlarla paylaştık. Kadın örgütü olarak böylesi bir çalışma yaptık.

Ayrıca SMJÊ ve NAV-YEK olarak diplomasi çalışması yürüttük. Tüm Avrupa boyutunda siyasetçilerle, parlamenterlerle lobi diyebileceğimiz bir çalışma yürütüldü. Bu çalışmanın asıl amacı da, bu Ferman’ın soykırım olarak tanınmasına yönelikti. Bu soykırım birçok ülkede kabul edildi. Bildiğiniz gibi, Berlin de Ocak 2023’te oybirliği ile kabul etti. Federal Alman Parlamentosu Bundestag’da oybirliği ile kabul edildi. Dahası, ondan fazla Avrupa ülkesi Ferman’ı soykırım olarak kabul etti.

'SOYKIRIM TANIMASI KAĞIT ÜSTÜNDE KALDI'

Burada sizin sorunuza da gelebilirim. Acaba Fermanın soykırım olarak tanınması sonrası ne oldu?

Diyebiliriz ki Ferman tanındı, ancak kâğıt üzerinde kaldı. Biz Kürtlerin bir sözü var: “Boğazdan yukarısı biçiminde” ya da sadece dilleriyle kabul etmişler. Neden kâğıt üzerinde kalmış? Çünkü bu kabul ediş tam anlamıyla yürürlüğe girmiş değil ve 11 yıldır, başta Irak olmak üzere, kendi topraklarından başka yerlere göç etmiş bulunan ve çok kötü koşullarda yaşayan 200 bin Êzidî’nin yaşadığı toplumsal sorunlara çözüm getirmiş değil. O en ağır koşullarda yaşayan Êzidîler henüz kendi topraklarına dönebilmiş değildir; onların acılarını dindirecek, sorunlarını çözecek bir komisyon henüz oluşturulmuş değildir. Şengal’in yeniden inşa edilmesi için yürütülen çalışmalar da sekteye uğratılmaktadır. Bu, işin toplumsal boyutu.

Bir başka boyut ise güvenliktir. Êzidî toplumunun geleceğinin garanti altına alınması, Êzidî toplumunun kendi topraklarında yaşayabilmesi güvenlik içinde değildir. Hâlâ Êzidî toplumu üzerinde tehlikeler bulunmaktadır. Dünyanın gözü önünde, 3 Ağustos 2014’te gelişen ve insanlığın sessiz kaldığı Ferman hâlâ sürmektedir. Hâlâ sonlanmış değildir. Günümüze dek Êzidî toplumunun yaralarından kanlar akmaktadır. Yaramız hâlâ kabuk bağlamamıştır ve kabuk bağlaması istenmemektedir.

Bu nedenle biz, hem Êzidî kadın örgütü hem de NAV-YEK gibi tüm Êzidî toplumuna seslenen örgütler olarak bu Fermana yanıt olmak istiyoruz. Ancak hukuksal boyutu da tam anlamıyla karşılanmış değildir.

'ULUSLARARASI ÖZEL STATÜLÜ BİR MAHKEME KURULMALI'

Almanya’da Êzidî Soykırımı resmî olarak tanındı ve soykırımda yer alan bazı kişiler yargılandı. Bu yargılamalar sürerken, Alman yargı makamları Êzidî örgütlerinin müdahilliklerini kabul etti mi? Êzidî örgütleri yargılama süreçlerine müdahil olabildi mi?

Alman mahkemeleri, ilk defa bir kişiyi DAİŞ üyesi ve “insanlığa karşı suçlar” kapsamında yargıladı. Ancak unutmamalıyız ki bu, şahsi bir yargılamaydı. Konu bireysel olarak ele alındı. Oysa bir topluma karşı tasarlanmış ve uygulanmış bir Ferman’ı, yalnızca bir şahısla sınırlandıramazsınız. Yani, eğer yanıt verilmek isteniyorsa, soykırıma cevap olunmak isteniyorsa; tek tek bireyleri yargılayarak—birini burada cezalandırıp diğerini başka bir yerde cezalandırarak—adalet sağlanmış olmaz. Bu, Ferman’a da kesinlikle bir yanıt olamaz.

Ancak uluslararası özel bir mahkeme kurulmalıdır ve bu, tüm Avrupa’yı ve dünyayı kapsayan bir yargılama süreci olmalıdır. Çünkü DAİŞ mensupları sadece bölgede değildi; DAİŞ’liler tüm dünyadan gelip Êzidî soykırımı sürecine katıldılar. Bu Ferman’a yanıt olmanın, soykırıma karşı adaleti sağlamanın ve hukuku tesis etmenin yolu, uluslararası bir özel mahkemenin kurulmasıdır. Almanlar buna Sondertribunal diyor, yani özel bir mahkeme kurulmalıdır. Ancak o yolla adalet sağlanabilir. Aksi takdirde yanıt olamazsınız.

Bu yönüyle yükünüz hafiftir. Çünkü o vahşeti gerçekleştirenler, kendileri kayda alıp yaydılar. Kendilerini kamera ile kayda aldılar, dijital medyada kendileri paylaştılar. Elbette tüm DAİŞ’liler işledikleri soykırım suçlarını kayda alıp paylaşmadı ama biliyoruz ki binlercesi vardı. Bu nedenle adaletin tesis edilmesi, Êzidî toplumunun yaralarının sarılması, özellikle de Êzidî kadınlarının yaralarının sarılması ancak uluslararası özel bir mahkeme ile mümkündür. Biz SMJÊ olarak şu anda uluslararası özel bir mahkeme kurulması üzerinde yoğunlaşıyoruz.

Bahsettiğiniz uluslararası mahkeme acaba Ruanda'da 1994’te işlenen soykırım suçları kovuşturmak için oluşturulan özel mahkemeler benzeri midir?

Bizler, o tarzda bir uluslararası mahkeme talep ediyoruz. Sadece Ruanda değil, özellikle 1990’larda Balkanlar’da işlenen, daha çok da kadınlara karşı işlenen vahşeti kovuşturmak üzere kurulan mahkeme benzeri bir uluslararası mahkeme istiyoruz. Önceden Yugoslavya’ydı, sonrasında Bosna oldu; ancak kadınlara yönelik çok büyük bir vahşet yaşandı. Ve orada, soykırım suçlarını araştırmak üzere “Sondertribunal” kuruldu.

Biz Êzidî kadınlar olarak hakkımızı istiyoruz. Ne fazlasını istiyoruz ne de haksız ve hukuksuz bırakılmayı kabul ediyoruz. Yasal yollardan, hukuksal haklarımızı talep ediyoruz. Ferman’ın açtığı yaraları ancak haklarımızı elde ederek sarabiliriz. Hukuksal, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla, Êzidî kadınları haklarını elde edebilmek için devrimsel bir mücadele yürütüyor.

'ÊZIDÎ TOPLUMU KENDİSİNİ KÜLLERİNDEN YENİDEN YARATTI'

Bu soykırım tam anlamıyla tanınmasının -sizin de belirttiğiniz gibi- Almanya gibi ülkelerde kağıt üstünde tanınmakla yetinmemesi için Şengal’in özerk statüsünün tanınması nasıl bir anlam taşır?

Şengal’in özerkliğinin tanınması, Ferman’ın sonunu getirecektir. Fermanın neden geliştiğini unutmayalım, her zaman bu durumu hatırlayalım. Fermanı uygulayabildiler çünkü Êzidî toplumunun savunması kendi elinde değildi. Êzidî toplumu örgütlü değildi, Êzidî kadınları örgütsüzdü. 2014 öncesinde biz Êzidî toplumu herkesindik ama kendimizin değildik. Kendimize ait değildik. Êzidî toplumu, 3 Ağustos 2014’ten sonra kendisini küllerinden yeniden yarattı.

O savaş kaosunda, hiç kimsenin kendini örgütleyebilecek güce sahip olabileceğine inanmadığı bir anda – çünkü öylesine bir toplum ki; kadınların, çocukların, anaların, babaların her türlü vahşete maruz kalabileceği, kız kardeşlerin kaçırılabileceği, annelerin yakılabileceği, babaların kafalarının kesilebileceği, erkek kardeşlerin kurşuna dizilebileceği – kuşkusuz bir deprem gibi bir travma yaşandı. Psikolojik olarak insan o travmayı derinden yaşıyor. Öylesi bir dönemde, savaş koşullarında, aynı o koşullarda yine o kadınlar küllerinden kendi güçleriyle ayağa kalkıp “Biz varız” diyerek bir örgüt inşa etti. “Soykırıma hayır, Ferman’a hayır, kendimizi kendimiz yöneteceğiz” diyerek ayaklandılar.

2015’te TAJÊ (Tevgera Azadiya Jinên Êzidî) Şengal’de kuruldu; aynı zamanda YBŞ ve YJŞ de kuruldu. YJŞ – Yekîneyên Parastina Jin ê Şengalê, onun askeri boyutuydu ve özsavunma amaçlıydı. Öte yandan, politik alanda temsiliyeti sağlamak üzere PADÊ, Êzidî toplumunun sesi olmak için kuruldu. Denilebilir ki, Êzidî toplumu bugün irade sahibidir, örgütlüdür, savunması vardır. Her alanda kendine aittir. Bizim için başka bir yol yoktur. Biz kendi kararlarımızı kendimiz vermek zorundayız, kendi hayatımızı elimize almak zorundayız. Hiç kimse dışarıdan gelip bize dair karar alamaz. Hiç kimsenin hakkı da, hududu da değildir ki Êzidî toplumuna, “Kendinizi savunmayın, biz sizi yöneteceğiz, sizin ve çocuklarınızın geleceğiyle ilgili biz karar vereceğiz” diyebilsin! Hiç kimsenin hakkı değildir ve bu, kabul edilemezdir.

Şengal’in özerkliğinin tanınması, Ferman’ın sonlanmasıdır. Bu özerkliği tanımayan her kim varsa, doğrudan biz Êzidî kadınlarına şunu söylüyor: “Biz, 3 Ağustos’un yeniden yaşanması için kapıları açık bırakıyoruz. Biz, Êzidî kadınların elleri ve ayakları zincirlenerek Musul ve Halep pazarlarında satılması için imkân sağlıyoruz.” Bunu bizden istemeleri, toplumumuza yönelik büyük bir saygısızlık ve onursuzluk dayatmasıdır. Kuşkusuz bu kabul edilemezdir. Ne olursa olsun, bu kabul edilemezdir. Şengal’in otonomisi dışında, özerklik statüsü dışında başka hiçbir şey kabul edilemezdir. Biz çaresiziz! Yani başka bir yol yoktur.

Yarın ulusal birlik sağlandığında, büyük çaplı bir Mala Kurdî kurulduğunda, tüm Kürdistan parçalarında Êzidî toplumunun özerkliği o ulusal yapı içinde korunmalıdır. Unutmayalım ki Êzidî toplumuna saldırmalarının nedeni, Kürdistan’ın kökü olmasındandır. Çünkü benim dinimin dili Kürtçedir. Elbette Kürtlerde Yahudi olanlar vardır, kendi kutsal kitapları olan Tevrat’ı İbranice okurlar; Müslüman toplumumuz vardır, Kur’an’ı Arapça okurlar. Yani Mesihî ve diğer birçok din vardır. Ancak bizim Êzidî toplumumuzda, annemiz her sabah uyanıp yüzünü güneşe döndürdüğünde Kürtçe – Kurmancî – dışında başka bir dilde dua etmez. Dualarımız kabul edilmez başka bir dilde. Yani ben mecburum Kürtçeyi kullanmaya. Kürtçe dışında dua bile edemem. Sağa dönsem, sola dönsem, öne veya arkaya dönsem, her sabah Kürt ulusunu koruyorum Kürtçeyi kullanarak.

Bu nedenle diyorum ki, Êzidî toplumuna o saldırı gerçekleştiğinde, dört parça Kürdistan’ın düşmanları çok iyi biliyorlardı ne yaptıklarını. Onlar ağacı kökünden sökmek istiyordu. Şengal’e saldırdıklarında, Kürt ve Kürdistan ismini yeryüzünden silmek istiyorlardı. Buna yüzde yüz inanıyorum.

'HEPİMİZİN YAŞAYABİLECEĞİ ORTAK BİR ÇATI İNŞA EDELİM'

Êzidî örgütlerinin birliği, ortak işbirlikleri için neler söylemek istersiniz? Êzidî toplumunun birliği, 74. Fermana karşı nasıl bir rol oynayacak?

Nasıl ki Kürt halkının yarasının dermanı, 104 yıldan beri kurduğu hayali ulusal birliğine bağlıysa ve her dört parçadaki hayalimizin gerçekleşmesine benzer şekilde, Êzidî toplumundaki ittifak ve birlik de Êzidî toplumun yarasına merhem olacaktır. Bu Ferman’a yanıt olacak, Ferman’ı sonlandıracaktır.

Kendimi kandırmıyorum ve biliyorum ki 74. Ferman sonrası onlarca el benim toplumum içindedir ve bu eller, Êzidî toplumunun yönünü her yöne çevirmesine rağmen bir türlü birlik olmamızı istemiyorlar. Fitne yayarlar, oyunlar oynuyorlar. Düşmanın oyunları çoktur. Sadece savaş cephesinde değil; aksine savaş cephesinde biliyorsun ki düşmandır. Buna karşı direnebilirsin, ayaklanırsın. Ancak siyasette, diplomaside, lobi faaliyetlerinde sağında solunda çok fazla el olabiliyor ve birliği, ittifakı istemediklerinde yük daha da ağırlaşıyor.

Artık birbirimize yakınlaşmalıyız, birliğimizi sağlamalıyız. Bir çatı inşa edelim ki onun altında yaşayabilelim. Hepimizin duygu ve düşünceleri içinde yer almalı. Benim, senin, onun… hepimizi yansıtacak bir ev olmalı. Demokrasi çok renklidir. Çok renkliliği ve çok fikirliliği içinde barındırmak demokrasinin göstergesidir. Birbirimizi kabul etmeli, ortak çizgiler oluşturmalıyız.

Kürt ulusal birliğinde kırmızı çizgi Kürtlüktür. Êzidî toplumunda ise kırmızı çizgi her Êzidî için Êzidîlik dini ve Melek Tavus’tur. Bu bizim kırmızı çizgimiz olmalıdır.