AB'nin ölümcül göç siyaseti

İspanya’nın kontrolündeki Ceuta'da yaşananlar yeni bir göç krizinden çok, Avrupa'nın yıllardır sertleştirdiği göçmen karşıtı politikalarının sonucu. Bu politika, her yıl binlerce insanın tehlikeli rotalarda ölümüne neden oluyor.

GÖÇMEN DOSYASI

Sabah henüz ağarmamıştı, deniz ise sakindi. Kıyıda bekleyen yüzlerce insanın arasında çocuklar da vardı. Ayakkabıları olmayan gençler, sırtında yalnızca bir çanta taşıyan kadınlar ve günlerce uyumamış yorgun yüzler… Bazıları yüzerek karşı kıyıya, yani Avrupa’ya ulaşabileceklerini düşündü; bazıları şişme botlara bindi, bazıları da tel örgüleri aşmaya çalıştı. Birkaç saat içinde on binlerce insan, Avrupa Birliği’nin Afrika kıtasındaki topraklarından biri olan Ceuta’ya doğru hareket etti. Günün sonunda geriye sınırı geçenler, denizde kaybolan çocuklar, birbirini arayan aileler ve yeniden alevlenen “göç krizi” tartışmaları kaldı.

Ağustos ayının başından bu yana herkesin konuştuğu bu “göç krizi” bir günde başlamadı. Dünya genelinde zorla yerinden edilen insanların sayısı her geçen yıl artıyor. Savaşlar, kuraklık, ekonomik çöküş, otoriter rejimler, iklim felaketleri, silahlı gruplar, açlık ve devletlerin çökmesi, her yıl binlerce insanı göç yollarına düşürüyor.

İspanya’nın kontrolündeki Ceuta’da yaşananlar, Avrupa’nın göç politikasında on yıldır süren sert dönüşün en çarpıcı görüntülerinden biri oldu. Bu tablo, 2015’teki “açık kapı” döneminden bugüne uzanan sürecin özeti niteliğinde: Bir zamanlar “başarırız” denilen yaklaşım, yerini sınırların sıkılaştırılmasına, dışsallaştırmaya ve siyasi rekabete bıraktı.

2015’TE AÇILAN KAPILAR

2015 yazında, Suriye iç savaşı ile Irak ve Afganistan’daki çatışmalar nedeniyle bir milyondan fazla insan Avrupa’ya yöneldi. Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel’in “Wir schaffen das” (Başarırız) sözü, o döneme damga vurdu. Dublin Sistemi fiilen askıya alındı, sınırlar görece açık kaldı ve Willkommenskultur (karşılama kültürü) tartışmaları yükseldi. İnsanlar savaştan, baskıdan ve yoksulluktan kaçıyordu; Avrupa ise en azından bir süre koruma yükümlülüğünü üstlenmeye istekli bir görüntü verdi.

Ancak bu yaklaşım kısa sürdü. Balkan rotası hızla kapatıldı, 2016’da Türkiye ile anlaşma imzalandı ve dış sınırlar “güçlendirilmeye” başlandı. 2015’teki göç akını, sistemin hazırlıksızlığını ortaya çıkardı. Barınma, işlem kapasitesi ve entegrasyon altyapısı yetersizdi. Bu tablo, siyaseti de değiştirdi. Göç, güvenlik ve kimlik tartışmalarının merkezine yerleşti.

AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ

2015 sonrasında dönemde aşırı sağ, “marjinal bir güç” olmaktan çıktı. Almanya’da AfD, Fransa’da Ulusal Birlik (RN), İtalya’da Brothers of Italy / Giorgia Meloni’nin koalisyonu, Avusturya’da Özgürlük Partisi, İsveç’te İsveç Demokratları, Hollanda’da Geert Wilders’in Özgürlük Partisi (PVV) oy oranlarını artırdı. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de sağ gruplar önemli kazanımlar elde etti. Birçok ülkede bu partiler ya iktidara ortak oldu ya da ana akım partileri göç politikalarını sertleştirmeye zorladı.

Göç, seçimlerde en etkili siyasi pazarlık araçlarından birine dönüştü. Merkez ve hatta sol partiler de oylarını kaybetmemek için aşırı sağın diline yaklaştı. “Kontrolsüz göç”, “güvenlik riski” ve “kültürel tehdit” söylemleri ana akım siyasetin parçası haline geldi. Sınır kontrollerinin yeniden uygulanması, Schengen’in fiilen aşınması, aile birleşimine getirilen kısıtlamalar ve geri gönderme hedefleri bu siyasi rekabetin ürünü oldu.

Radikal sağ partileri iktidardan uzak tutmayı amaçlayan “cordon sanitaire” (sağlık kordonu) anlayışı da zayıflamaya başladı; merkez sağ partiler, radikal sağla daha rahat ittifak kurabilir hale geldi. Bu yükseliş, konjonktürel değil, son yirmi yıldır istikrarlı biçimde güçlenen bir eğilim olarak görülüyor. Ekonomik belirsizlik ve kültürel endişeler, seçmenlerin önemli bir kısmını “güvenlik” vaatlerine yöneltiyor.

SINIRLARIN SIKILAŞTIRILMASI

Sınırların sıkılaştırılması, tel örgülerin çekilmesi, Frontex’in güçlendirilmesi ve üçüncü ülkelerle yapılan “iş birliği” anlaşmaları, düzensiz geçişleri azalmasında etkili oldu. 2025’te AB dış sınırlarında tespit edilen düzensiz geçişler, bir önceki yıla göre yüzde 26 azalarak yaklaşık 178 bine geriledi. Aynı dönemde Suriyelilerin iltica başvurularında da düşüş yaşandı.

AB Göç ve İltica Paktı, Haziran 2026’da tam yürürlüğe girdi. Pakt; zorunlu tarama, hızlandırılmış sınır prosedürleri, dayanışma mekanizması ve geri dönüşlerin artırılmasını kapsıyor.

GÖÇ VE İLTİCA PAKTI NEDİR?

AB, 12 Haziran 2026’da yürürlüğe giren Göç ve İltica Paktı’nı “daha hızlı, daha verimli” bir iltica sistemi olarak sunsa da mülteci örgütleri ve insan hakları savunucuları farklı bir tablo çiziyor: Eleştirilere göre artık koruma hakkı değil, sınır kontrolü merkezde yer alıyor.

Pakt’ın en tartışmalı düzenlemeleri şöyle:

Sınırda iltica prosedürleri: Birçok başvuru sahibi, AB topraklarına hukuken giriş yapmış sayılmadan, kapalı veya yarı kapalı merkezlerde hızlandırılmış prosedürlere tabi tutulacak. Bu, koruma ihtiyaçlarının yeterince değerlendirilmemesi riskini doğuruyor.

Dublin Sistemi güçleniyor: İlk giriş yapılan ülkenin sorumluluğu kaldırılmıyor; aksine, sistem daha etkin hale getiriliyor. Sorumluluk süresi bazı durumlarda 20 aya kadar uzatılabiliyor.

“Güvenli üçüncü ülke” politikasının genişletilmesi: Başvuruları esasından incelemek yerine, kişilerin başka bir ülkeye gönderilip gönderilemeyeceğine odaklanılıyor. İtalya-Arnavutluk modeli ve Birleşik Krallık-Ruanda planı bu yaklaşımın en bilinen örnekleri arasında yer alıyor.

Geri Gönderme Tüzüğü: Temmuz 2026’da kabul edilen tüzük, AB sınırları dışında geri gönderme merkezleri kurulmasının önünü açıyor. Bu merkezlerde sınır dışı edilen göçmenler iki yıla kadar alıkonulabilecek. Ruanda, Uganda ve Özbekistan gibi ülkeler bu kapsamda adı geçen ülkeler arasında yer alıyor.

Eurodac reformu: Daha önce yalnızca parmak izi veri tabanı olan Eurodac, yüz görüntüleri, kimlik bilgileri ve iltica süreçlerini içeren geniş bir veri mimarisine dönüştürülüyor. Biyometrik kayıt yaşı ise 14’ten 6’ya düşürülüyor.

Pakt, 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’nin temel ilkelerinden biri olan “önce kişinin korunmaya ihtiyacı olup olmadığını değerlendir” yaklaşımını tersine çeviriyor. Artık sorulan sorular şunlar: Hangi ülkeden geldi? Hangi sınırdan geçti? Hangi veri tabanında kayıtlı?

‘GÜVENLİ ÜLKE’ ETİKETİ VE ÖTEKİLEŞTİRME

Böylece bireysel koruma ihtiyacının yerini giderek göç yönetimi mantığı alıyor. Türkiye ve Suriye gibi ülkeleri “güvenli üçüncü ülke” olarak sınıflandırma politikası, insan hakları ihlallerinin sürdüğü yerlere geri göndermenin meşru zeminini güçlendiriyor. Türkiye ve Suriye gibi ülkelerin “güvenli” ilan edilmesi, geri göndermeleri kolaylaştırıyor.

Türkiye, özellikle Rojava’ya yönelik saldırılar konusunda verilen tavizler karşılığında göçmenleri kabul etti. Ancak bu durumu da sık sık AB’ye karşı siyasi kart olarak kullanıp konumunu sağlamlaştırmaya çalıştı. Öte yandan, Suriye’de 2024 yılı sonundaki rejim değişikliğinin ardından dönüşler hızlandı; yüz binlerce kişi döndü. Ancak güvenlik, elektrik, iş ve sağlık hizmetleri hâlâ yetersiz. Azınlıklar ve savunmasız gruplar için riskler sürüyor. “Gönüllü” diye sunulan birçok dönüş ise baskı altında gerçekleşiyor. Bu durum, non-refoulement (geri gönderilmeme) ilkesini fiilen zayıflatıyor.

GÖÇ YÖNETİMİ SPORUMLULUĞUNU ALMIYOR

AB’nin göç yönetimini dışsallaştırma stratejisi yeni değil. 2016’da Türkiye, 2017’de Libya, 2023’te Tunus ve 2024’te Mısır ile yapılan anlaşmalar, bu dışsallaştırma politikasının halkaları. Bu anlaşmalar genellikle insan hakları izleme mekanizmalarından yoksun ve demokratik denetimden uzak biçimde yürütülüyor.

ATLANTİK’İN ÖTE YAKASI

Atlantik’in öte yakasında da adeta göçmen karşıtı bir kıyım yaşanıyor. 2025’te başlayan ikinci Trump dönemiyle birlikte ICE’nin (ABD Göç ve Gümrük Muhafaza Dairesi) gözaltı kapasitesi rekor seviyelere çıktı. İlk 500 günde en az 52 kişi gözetim altında öldürüldü veya öldü.

Trump yönetimi döneminde şu ana kadar 400 binden fazla kişi sınır dışı edildi; yıl sonuna kadar bu sayının 600 bine ulaşması bekleniyor. Ancak ICE gözaltı merkezlerinde tutulan yaklaşık 59 bin 762 kişiden 42 bin 755’inin (yüzde 71,5) hiçbir sabıka kaydı bulunmuyor. Suç kaydı olanların büyük kısmı ise trafik ihlalleri gibi küçük suçlardan hüküm giymiş durumda. “Suçluları hedef aldık” iddiası bu verilerle çelişiyor.

ICE merkezlerinde ölümle sonuçlanan vakalar da arttı. Trump, bir röportajında ICE ajanlarının şiddet kullanmasını savunarak “"Evet, çünkü insanları dışarı çıkarmak zorundasınız. Birçoğu katil. Birçoğu, kendi ülkeleri suçlu oldukları için onları dışarı attığı için burada olan insanlar” diyerek adete öldürmeleri meşrulaştırmıştı. Trump’ın baskıları sonucu ICE, araç durdurmaları sırasında vücut kamerası kullanılmasını zorunlu hale getirdi.

ÖLÜM ROTALARI

Yukarıda belirttiğimiz tüm etkenler, göç yollarında ve yasal süreçlerde binlerce kişinin ölümüne neden oluyor. Özellikle engelleme politikaları, insanları daha tehlikeli rotalara yöneltiyor. Akdeniz ve Atlantik geçişlerinde ölümler sürüyor. 2025’te deniz rotalarında en az 2 bin civarında ölüm ve kayıp kaydedildi. 2026’nın ilk aylarında ise bazı rotalardaki ölümler önceki yıllara göre arttı.

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) verilerine göre, yılın henüz ilk aylarında Akdeniz’de en az 990 göçmen hayatını kaybetti veya kayboldu. Bu rakam, 2014’ten bu yana en ölümcül yıl başlangıçlarından biri olarak belirtiliyor. Ölümlerin büyük çoğunluğu, Libya’dan İtalya’ya uzanan Orta Akdeniz rotasında gerçekleşiyor. Bu hatta can kayıpları, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 150’den fazla arttı.

IOM ve UNICEF’in ortak raporuna göre, Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmen çocukların ve gençlerin neredeyse dörtte üçü (yüzde 77) doğrudan istismara, sömürüye ve insan ticaretine maruz kalıyor. Göç yolculuğu yalnızca ölüm tehlikesi değil, aynı zamanda sistematik bir insanlık dramı anlamına geliyor.

Arama-kurtarma kapasitesinin kısıtlanması ve “geri itme” uygulamaları da ölüm riskini artırıyor. Avrupa’ya ulaşabilenlerin sayısı azalırken, yola düşenler arasındaki ölüm oranı yükseliyor.

Her yıl binlerce göçmen, “umut” vaat eden Avrupa kıyılarına ulaşmak için hayatını ortaya koyuyor. Ancak mevcut veriler, 2026’nın bu umut yolculuğunun en kanlı yıllarından biri olmaya aday olduğunu gösteriyor. Güvenli ve yasal yollar yetersiz kaldıkça, Ceuta kıyısındaki o trajik olayların benzerlerine tanıklık etmeye devam edeceğiz.