2003 yılında Irak’taki Baas rejiminin yıkılmasının ardından Êzidî toplumu, derin bir siyasal ve güvenlik boşluğunun içinde kaldı. Ancak bu boşluk tesadüfen ortaya çıkmış değildi. Döneme ait çeşitli arşiv belgelerinde bu durum, "doğrudan varlık göstermeden kontrolü sürdürme" stratejisinin bir sonucu olarak değerlendiriliyordu. 2003-2012 yılları arasında Şengal, uluslararası güçlerin, bölgesel aktörlerin ve yeraltında faaliyet yürüten radikal örgütlerin rekabet alanlarından biri haline geldi. Son yıllarda kamuoyuna yansıyan çeşitli belgeler de bu süreçte Şengal'in istihbarat faaliyetleri açısından tamamen açık bir bölgeye dönüştüğünü gösteriyordu.
2005 yılına ait Koalisyon Güçleri raporlarında, Şengal'in Suriye sınırının güvenliği açısından kritik öneme sahip bir bölge olduğu açık biçimde ifade ediliyor. Ancak aynı raporlarda, Êzidîlere ait yerel bir savunma gücünün oluşturulması yerine, güvenliğin devletle bağlantılı aşiret yapıları üzerinden sağlanması öneriliyor. Bu yaklaşım, komünal savunma kapasitesinin etkisizleştirilmesi anlamına geliyordu. Toplumun kendi güvenliğini sağlamasına imkan tanımak yerine, dış güçlere bağımlı bir güvenlik anlayışı tercih edildi.
Irak'a ilişkin yayımlanan Wikileaks belgelerinde de 2006-2009 yılları arasında hazırlanan çok sayıda istihbarat raporunda, Şengal'de radikal grupların lojistik ağlar kurduğu yönünde uyarılar yer alıyordu. Buna rağmen, Êzidî toplumunun güvenliğini sağlayacak ciddi bir koruma mekanizması oluşturulmadı. Aksine, İç Güvenlik Yönetimi'ne ait çeşitli belgelerde, Êzidîlerin ağır silah bulundurmasına ya da kendi savunma yapılarını kurmasına izin verilmediği görülüyor. Böylece topluluk, sistemli biçimde silahsız bırakıldı ve öz savunma imkanları hukuki yollarla sınırlandırıldı.
Bu dönemde istihbarat savaşı da yeni bir boyut kazandı. Êzidî toplumu, yoğun bir bilgi ve gözetim ağı içerisinde yaşamaya zorlandı. 2007 yılında Sîba Şêx Xidir ve Girzerik'te gerçekleştirilen intihar saldırılarının ardından uluslararası toplum büyük ölçüde yalnızca kınama açıklamalarıyla yetindi. Buna karşın, döneme ait bazı askeri değerlendirmelerde, bu saldırıların Êzidî toplumunun direncini zayıflattığı ve daha büyük operasyonlar için uygun bir psikolojik ortam oluşturduğu yönünde analizler yer aldı. Bu bakış açısına göre küçük ölçekli saldırılar, daha kapsamlı saldırılar öncesinde bir tür "deneme" işlevi görüyordu.
2008 yılına ait Bölgesel Güvenlik Raporu'nda dikkat çeken değerlendirmelerden biri de ekonomik bağımlılığa ilişkindi. Raporda, Êzidîlerin büyük ölçüde gıda yardım sistemine bağımlı hale gelmesinin denetim mekanizmasını güçlendirdiği, ekonomik bağımsızlık girişimlerinin ise istikrarsızlık yaratabileceği ifade ediliyordu. Kendi geçimini sağlayamayan ve emeği üzerinde denetim kuramayan toplumlar, siyasal açıdan da daha kırılgan hale gelir. Nitekim 70li yıllarda oluşturulan toplu yerleşimlerde (komelgeh) yaşayan Êzidîler arasında 2010 yılı itibarıyla işsizlik oranının yüzde 75'in üzerine çıktığı belirtiliyor. Bu tablo yalnızca ekonomik yetersizliklerle açıklanamaz; uygulanan politikaların da önemli bir rol oynadığı görülüyor.
Aynı dönemde Irak-Suriye sınır hattında faaliyet gösteren dış aktörlerin etkisi de göz ardı edilmemeli. 2003-2012 yılları arasında Şengal, birçok radikal grup açısından stratejik bir geçiş noktası haline geldi. 2011 yılına ait bazı güvenlik belgelerinde, bölgenin Suriye'den Irak'a geçen radikal örgüt kadroları açısından önemli bir koridor olduğu belirtiliyordu. Buna rağmen sınır güvenliğinde Êzidî toplumunun yerel bilgi ve deneyiminden yararlanılmadı. Aksine, Êzidîler etkisiz bir topluluk olarak değerlendirildi.
140. MADDE: STATÜSÜZ ŞENGAL
2005 Irak Anayasası'nın 140'ıncı maddesinde Şengal'in yıllarca belirsiz bir statüde bırakılması da Êzidîleri hukuki, idari ve güvenlik açısından korumasız bıraktı. Êzidîlerin kendi yerel güvenlik güçlerini kurma talepleri de "140'ıncı madde henüz çözüme kavuşmadı" gerekçesiyle reddedildi. Böylece Êzidîlerin kendi kendilerini savunma iradesi de yasal engellerle sınırlandırıldı. İnsan hakları raporları, Şengal'in özel bir savunma gücüne ihtiyaç duyduğunu vurgulasa da bu uyarılar karşılıksız kaldı.
Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşların raporları da 140'ıncı madde sürecinde Êzidîlerin karar alma mekanizmalarından dışlandığını, kendilerine vaat edilen idari statünün hiçbir zaman verilmediğini ve Şengal'in hukuki bir boşluk içinde bırakıldığını ortaya koydu. Ancak bu uyarıları takip eden uluslararası bir koruma mekanizması oluşturulmadı. Bu sessizlik, saldırı hazırlığındaki radikal gruplar tarafından fiili bir müdahalesizlik olarak algılandı.
2010-2012 yılları arasında yürütülen nefret propagandası ise toplumsal zemini daha da sertleştirdi. Bölgesel medyada Êzidîler, sık sık "dış güçlerle iş birliği yapan topluluk" şeklinde gösterildi. Bu propaganda yalnızca saldırgan grupları değil, yıllardır birlikte yaşayan komşuluk ilişkilerini de etkiledi. Medya arşivlerinde yer alan çok sayıda örnek, nefret söyleminin sistematik biçimde yaygınlaştırıldığını ve bunun toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdiğini gösteriyor.
2012 yılına gelindiğinde, fermanın zemini büyük ölçüde tamamlanmış durumdaydı. Bu sürecin temel unsurları şöyle şekillendi:
1. Êzidîlerin dağlarından koparılması ve doğal savunma alanlarının ortadan kaldırılması.
2. Toplu yerleşimler (komelgeh) aracılığıyla ekonomik bağımsızlığın zayıflatılması.
3. Hukuki statüsüzlük yoluyla öz savunma hakkının fiilen ortadan kaldırılması.
4. Uluslararası sessizlik ve güvenlik mekanizmalarının yetersizliği nedeniyle saldırılar için elverişli bir ortamın oluşması.
ÖNDER APO’NUN UYARILARI
Êzidî toplumunun her açıdan savunmasız bırakıldığı bu süreçte tehlikeyi gören Önder Apo, uyarılarda bulunarak Êzidîlere “kendilerini savunmaları” yönünde çağrılar yapıyordu. Söz konusu çağrılar yalnızca birer tavsiye değil, aynı zamanda yeni bir fermanı engellemeyi amaçlayan bir “öz savunma” stratejisiydi.
Önder Apo’nun 2005-2010 yılları arasında yaptığı konuşmalarda, Êzidîlerin sürekli fermanlarla karşı karşıya kalmış bir toplum olarak kendilerinin olmayan hiçbir güce yaslanamayacağını, öz savunma sistemleriyle toplumsal güçlerini örgütlemeleri gerektiğine işaret ettiğini görüyoruz. Bu uyarı, Şengal’in KDP ve Irak ordusunun kontrolü altında olduğu, ancak aynı zamanda savunmasız bırakıldığı dönemin hakikatini gözler önüne seriyor. Döneme ait belgeler de KDP ve Irak güçlerinin, Êzidîlerin öz savunma gücü inşa etme yönündeki tüm girişimlerini devlet egemenliğine yönelik bir tehdit olarak gördüğünü ve engellediğini gösteriyor.
KDP’nin o dönem Şengal’de büyük bir askeri gücü (peşmerge) vardı. Ancak 2003-2013 yılları arasında bu güç, bir koruma gücü değil de “siyasi denetimi” sağlayan bir güç olarak işliyordu. Örgütlenmek isteyen Êzidîler, KDP’nin engellemeleriyle karşı karşıya kalıyordu. Êzidî sivil toplum örgütlerinin o dönemde yayımladığı raporlarda da güçlerin halkın güvenliğine karşı gerekli hassasiyeti göstermediği ifade ediliyor. Bu durum, Önder Apo’nun öz savunma konusunda işaret ettiği zemindi ve KDP ile Irak bunu sert bir şekilde bastırdı.
Ayrıca 2007-2009 yıllarına ait belgelerde, Önder Apo’nun tüm Kürt bileşenlerine, Kürt kimliğinin korunması açısından stratejik bir merkez olan Şengal’e sahip çıkma çağrısı yaptığını görüyoruz. Ancak KDP ve Irak güçleri, Êzidîleri kendilerini savunamayacakları bir çerçeveye hapsetti. İzledikleri bu politika, “Êzidîler bize olan bağlılıklarını koruduğu müddetçe güvendeler” mantığına dayanıyordu. Ama tehlike yaklaştığında bu “güvenlik” politikası saniyeler içinde yok oldu. Bu da Önder Apo’nun o dönemde sıklıkla dile getirdiği “Size ait olmayan bir güce güvenmek fermana yol açar” uyarısının dikkate alınmamasıyla ortaya çıkan en büyük yanlışlardan biri oldu.
Önder Apo, 2011 yılında Kuzey Kürdistan ve Güney Kürdistan’ın durumuna ilişkin bir analizinde, Şengal’in hassas bir bölgede bulunduğunu ve bu durum göz önünde bulundurularak savunma sistemi inşa edilmemesi halinde Şengal’in bir mezarlığa dönüşeceği uyarısında bulundu. Bu, yalnızca Êzidîler için değil, dönemin tüm siyasi güçleri (KDP, YNK) için de tarihi bir uyarıydı. Ancak KDP, o dönemde Êzidîlerin varlığının korunmasından ziyade ekonomik ve siyasi kazanımlarla daha fazla ilgileniyordu.
Belgeler, Şengal’i seçim için oy devşirebileceği bir pazar olarak gördüklerini gösteriyor. KDP ve Irak güçlerinin o dönemdeki iş birliği, Êzidî toplumunu iki karşıt yaklaşım arasında bıraktı. Bir yanda Êzidîleri “geleneksel Arap” olarak gören Irak ordusu, diğer yanda ise Êzidîleri bölgesel politikalarının bir parçası olarak gören KDP bulunuyordu. Bu zayıf iş birliği ortamında Önder Apo, Êzidîlerin öz iradelerini geliştirmeye çalışıyor; Irak’a ya da bölgesel partilere bağlı olmayan bağımsız bir iradeye sahip olmaları gerektiğini savunuyordu.
O dönem medyada, Önder Apo’nun her uyarısının KDP’ye bağlı medya organlarınca Şengal’in işlerine müdahale olarak ele alındığı ve hedef haline getirildiği görülüyor. Êzidîlerin düşünmesine, örgütlenmesine veya özerk savunmayı tartışmasına dahi izin verilmiyordu. Bu engellemeler, fermanın son aşamalarından birini oluşturuyordu. KDP ve Irak devleti, Önder Apo’nun uyarılarına karşı çıkıp Êzidîlerin örgütlemesini engelledikçe, radikal saldırgan grupların önünü açan zemini hazırlıyordu.
Sonuç olarak, Önder Apo’nun o dönemde bu sürecin gidişatını önceden gören tek kişi olduğunu ifade edebiliriz. Öz savunmaya ilişkin uyarıları, esasen Êzidî toplumunun onurunu korumaya yönelikti. Ancak KDP ve Irak güçleri, izledikleri örgütlenmeyi engelleme politikalarıyla Êzidî toplumunu, kendisini savunmasına izin verilmeyen bir tuzağın içine sürükledi. 2003-2013 dönemi, Êzidîlerin KDP ve Irak tarafından savunmasız bırakıldığı bir “siyasi düzenbazlık” süreciydi.
O döneme ilişkin tüm tarihi belgeler, Önder Apo’nun sözlerinin “bilinen ancak dile getirilmeyen hakikatler” olduğunu gösteriyor. Uyarıları “toplumsal farkındalık” temelindeydi. Ancak bölgedeki güçler (KDP ve Irak), “kontrol” amacıyla bu zemini tamamen ortadan kaldırdı. Yapılan uyarıları dar ve partisel çıkarlar uğruna görmezden geldi. Tüm bu oyunlar içinde Êzidî toplumu, KDP ve Irak tarafından dayatılan “savunmasızlık” politikasının kurbanı oldu.