Amed’in beton blokları, tarihi siluete ve komşuluk kültürüne karşı yükseliyor

Amed’in göğe doğru yükselen betonları, aslında kentin kendi köklerinden kopuşunun bir simgesi haline geldi. Bu dikey yükseliş sürdükçe, kentin yatay belleği, komşuluk kültürü ve tarihi silueti daha da geriledi.

AMED'DE ŞEHİRLEŞME

Amed, bin yıllardır surlarının içinde, avlulu evlerinde ve dar sokaklarında biriktirdiği bir yaşam kültürünü son otuz yılda hızla yitiriyor. Binlerce yıldır medeniyetlere, savaşlara, göçlere ve doğal afetlere tanıklık eden bu kentin üzerine bugün gölge düşüren, göğe doğru büyüyen beton bloklar ve bu blokların beraberinde getirdiği toplumsal çözülmedir. Amed’de son dönemlerde hız kazanan dikey yapılaşma, kentin belleğini, toplumsal ilişkilerini ve siluetini etkiliyor.

Amed, tarihsel olarak yatay bir kent kültürüne sahipti. Bazalt taştan örülü, avlulu ve bahçeli evler, komşu kapılarının birbirine açıldığı sokaklar, ortak su kaynağı çevresinde şekillenen mahalle dayanışması, bu kent kültürünün en belirgin biçimleriydi. Kentin 1965 İmar Planı’ndan itibaren surlar dışında apartmanlaşmaya izin verilmesi, ardından surlar içinde dahi çok katlı betonarme yapılaşmaya hukuki zemin oluşturulması, bu yatay belleğin ilk kırılma noktasıydı. Zamanla Rêzan (Bağlar), Peyas (Kayapınar) ve Bajarê Nû (Yenişehir) gibi çeper mahalleler, kırsaldan göç eden yoksul halkın gecekondularıyla, ardından da hızlı ve denetimsiz bir apartmanlaşmayla doldu.

Bugün geldiğimiz noktada ise mesele artık çok katlı konut yapılaşmasının ötesine geçmiş durumda. Kentin farklı noktalarında yükselen kuleler, rezidanslar ve alışveriş merkezleriyle bütünleşik yüksek bloklar, kentin tarihi merkezine bakan her açıdan görülebilir hale geldi. Kentin kadim silueti, artık kalenin burçları ile değil, vaat edilen "modern yaşam" reklamlarının süslediği cam cepheli kulelerle tarif ediliyor.

KAYYIM ELİYLE YENİDEN KURULAN BİR ŞEHİR

Bu dönüşümün en acı ve en simgesel sahnesi hiç kuşkusuz Suriçi'nde yaşandı. 2015-2016 yıllarındaki öz yönetim direnişlerinin ardından devlet eliyle Alipaşa ve Lalebey mahallelerinde gerçekleştirilen yıkımlar, halkın iradesi ve seçilmiş yerel yönetimin itirazları hiçe sayılarak, merkezi hükümetin ve TOKİ'nin belirlediği bir çerçevede "kentsel dönüşüm" adı altında yeniden inşaya dönüştürüldü. Binlerce yıllık insanlık tarihinin ve kültürel mirasın taşıyıcısı olan bu mahallelerin yıkılması, hiçbir teknik ya da imar gerekçesiyle meşrulaştırılamazdı.

Yıkımın ardından inşa edilen yeni konutlar, hak sahiplerinin çoğunu ağır borç yükü altında bırakırken, mimari olarak da "özgün Diyarbakır dokusu" iddiasının aksine, kentin gerçek dokusuyla hiçbir ilişkisi olmayan, standart ve kimliksiz yapılara dönüştü. Bu sürecin asıl amacı, Suriçi'nin demografik yapısını değiştirmek ve kadim mahalleleri özgün sakinlerinden arındırmaktı. Bu, sadece bir imar meselesi değil, doğrudan bir hafıza ve kimlik mühendisliği meselesiydi.

BETON, KOMŞULUĞU NASIL ÖLDÜRÜYOR?

Dikey yapılanmanın en az konuşulan ama en yıkıcı sonucu, toplumsal ilişkilerde yarattığı çözülmedir. Avlulu evlerde komşu kapıları birbirine açılırken, çocuklar sokakta ortak büyürken, kadınlar damlarda ya da avlularda günlük dayanışmayı üretirken; güvenlik kameralı, siteleşmiş, yüksek katlı bloklarda komşuluk artık asansörde göz göze gelmekten ibaret bir ilişkiye indirgeniyor. Amed'in yüzyıllardır ürettiği "mahalle" kavramı, yani ortak acıyı, ortak sevinci ve ortak direnişi paylaşan bir topluluk hissi, dikey ve siteleşmiş yaşamın bireyciliği karşısında hızla eriyor.

Bu çözülme rastlantısal değil. Kürt kentlerinde toplumsal dayanışma ağları, tarih boyunca hem kültürel sürekliliğin hem de siyasi direncin taşıyıcısı oldu. Mahalleyi, sokağı ve avluyu ortadan kaldırıp yerine izole, birbirinden kopuk, güvenlikli sitelerden oluşan bir kent modeli inşa etmek, bu dayanışma ağlarını, toplumsal hafızayı ve direnç kapasitesini de zayıflatıyor. Kentin fiziksel dokusuna yapılan her müdahale, aslında toplumsal ilişkilere yapılan bir müdahaledir.

SİLUET KİMİN ADINA DEĞİŞİYOR?

Amed’in silueti, kale burçları, Ulu Cami'nin minaresi ve bazalt taş dokusuyla yüzyıllardır aynı hikayeyi anlatırdı. Bugün bu hikayenin üzerine, kentin ekonomik gücünü elinde tutan müteahhit sermayesinin ve merkezi hükümetin rant öncelikli imar kararlarının damgasını vurduğu kule ve rezidans siluetleri ekleniyor. Kentin tarihi merkezine yakın bölgelerde dahi yükselen çok katlı yapılar, Hevsel Bahçeleri ve kale-surlar bütünlüğünün oluşturduğu Dünya Mirası alanının görsel bütünlüğünü tehdit ediyor.

Bu, sıradan bir estetik tartışması değil. Bir kentin siluetini kimin belirlediği sorusu, aslında o kentte kimin söz sahibi olduğu sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Amed’de dikey yapılaşmayı onaylayan imar kararlarının büyük bölümü, yerel halkın ve seçilmiş yerel iradenin değil, merkezi hükümetin atadığı kayyımların ya da merkeze bağlı kurumların masasından çıkmıştı. Siluetin değişimi, siyasi iradenin de kimde olduğunun görünür bir kanıtıdır.

RANTIN MANTIĞI, KENTİN MANTIĞINA KARŞI

Dikey yapılanmanın arkasında elbette salt bir estetik tercih yok. Bir rant ve kaynak transferi mantığı işliyor. Yüksek yoğunluklu inşaat, sınırlı arsa üzerinden daha fazla bağımsız bölüm satışı demektir. Bu da hem müteahhit sermayesi hem de bu sermayeyle iç içe geçmiş siyasi ağlar için kısa vadeli kâr demektir. Amed’de uzun yıllardır seçilmiş yerel yönetimlerin geliştirdiği katılımcı, ekolojik ve kültürel mirası önceleyen şehircilik anlayışı yerine, kayyım dönemleriyle birlikte merkeziyetçi, rant odaklı ve halktan kopuk bir imar aklı egemen kılındı. Bu akıl, kentin ihtiyaçlarını değil, inşaat sektörünün büyüme dinamiklerini önceliyor.

BAŞKA KENTLER, BAŞKA YOLLAR

Amed’de yaşanan bu tablo, dünyanın farklı yerlerindeki toplulukların benzer baskılara karşı geliştirdiği alternatiflerle karşılaştırıldığında daha da çarpıcı bir hale geliyor. Avrupa'nın pek çok kentinde, tarihi merkezlerin siluetini koruma amacıyla katı yükseklik sınırları ve halkın katılımına açık imar süreçleri uygulanırken, Amed’de imar kararları büyük ölçüde kapalı kapılar ardında, merkezi atamayla gelen yöneticilerin masasında şekillenmişti.

Oysa kentin 2014-2016 döneminde seçilmiş yerel yönetimlerce geliştirilen katılımcı bütçe ve mahalle meclisi uygulamaları, halkın kendi yaşam alanına dair karar alma kapasitesinin ne denli güçlü olabileceğini somut biçimde göstermişti. Bu tecrübe, kayyım uygulamasıyla birlikte fiilen rafa kaldırılmış olsa da hafızalarda ve toplumsal talepte hala canlıdır.

Kürt kentlerinde ekolojik ve komünal şehircilik pratiklerinin yeniden hayata geçirilmesi, sadece nostaljik bir özlem değil; iklim krizi çağında daha sürdürülebilir bir kentleşme modelinin ipuçlarını taşıyor. Yatay, yeşil alanla iç içe, su ve toprakla ilişkisini koparmamış bir kent dokusu hem toplumsal dayanışmayı hem de ekolojik dengeyi büyük ölçüde koruyabilir.

YOĞUNLUK VE YEŞİL ALAN AÇIĞI

Peyas, Rêzan ve Bajarê Nû gibi kentin en hızlı büyüyen ilçelerinde yürütülen araştırmalar, kişi başına düşen aktif yeşil alan miktarının kentsel yaşam standardı için öngörülen asgari düzeyin oldukça altında kaldığını ortaya koyuyor. Bu veri, dikey yapılaşmanın "daha fazla insanı daha az alanda barındırma" mantığının, telafi edici yeşil ve ortak kullanım alanı yatırımıyla desteklenmediğinde nasıl bir yaşam kalitesi açığına dönüştüğünü gösteriyor. Kentin çeper mahallelerinde yükselen her yeni blok, aslında ortak kullanılabilecek bir avluyu, bir bostanı ya da bir mahalle meydanını yok ederek yükseliyor.

ÇOCUKLARIN SOKAĞI, GENÇLERİN BETONU

Bu dönüşümün en kırılgan tanıkları ise çocuklar ve gençlerdir. Avlulu mahallede büyüyen bir çocuk, sokağı, komşu bahçesini ve mahalle meydanını kendi oyun alanı ve toplumsallaşma mekanı olarak deneyimlerken; site içine hapsolmuş ya da güvenliksiz, yeşilsiz beton bloklar arasında büyüyen bir çocuk için kentle kurulan ilişki daha en baştan bir yabancılaşmadır. Hızla yükselen ve büyüyen merkez ilçelerde nüfus başına düşen aktif yeşil alan miktarının son derece sınırlı kalması, bu yabancılaşmayı derinleştiren somut bir göstergedir. Gençler için kent artık paylaşılan bir mekan değil, yüksek duvarlarla ve site girişleriyle bölünmüş, birbirinden kopuk adacıklar bütünüdür.

Kadınlar açısından da tablo farklı değildir. Avlu ve dam kültürü, kadınların ev içi emeğini komşuluk ağı üzerinden görünür ve paylaşılabilir kılarken, dikey ve siteleşmiş yaşam, kadını dairenin dört duvarı arasına daha fazla hapsediyor, günlük dayanışma ve mahalle bilgisi aktarımı zincirini kırıyor. Bu, sadece mimari bir tercih olmuyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi açısından da geriye atılmış bir adımdır.

NE YAPILMALI?

Amed’de yaşanan bu dönüşüm, tek başına bir şehircilik sorunu olarak değil, doğrudan bir öz yönetim ve demokratik irade sorunu olarak ele alınmalıdır. Kentin nasıl büyüyeceğine, hangi binanın nerede yükseleceğine ve hangi mahallenin nasıl korunacağına karar verme hakkı, o kentte yaşayanların, onun tarihini ve kültürünü taşıyanların elinde olmalıdır.

KENTİN KADERİ, HALKIN KARARI OLMALI

Amed’in göğe doğru yükselen betonu, aslında kentin kendi köklerinden kopuşunun bir simgesi haline geldi. Bu dikey yükseliş sürdükçe, kentin yatay belleği, komşuluk kültürü ve tarihi silueti daha da geriledi. Ancak bunun değiştirilemez olmadığını, kentin kendi seçilmiş iradesiyle yönetildiği dönemlerde ortaya konan katılımcı ve ekolojik şehircilik pratikleri açıkça göstermişti.

Amed’in geleceği ne merkezi vesayetin ne de inşaat sermayesinin masasında olmalı; bu kentte yaşayan, kentin acısını ve umudunu birlikte taşıyan halkın öz örgütlü iradesinde aranmalıdır.