Önder Apo’nun 27 Şubat’ta yaptığı tarihi çağrının ardından başlayan Barış ve Demokratik Toplum Süreci devam ediyor. Bu süreçte DEM Parti, daha önce de belli aralıklarla düzenlediği ve süreklilik kazandırdığı halk toplantılarıyla süreçte yaşanan gelişmeleri halka aktarırken, görüş ve talepleri de dinliyor.
Toplantılara katılan DEM Parti Amed Milletvekili Ceylan Akça Cupolo, halk buluşmalarında dile getirilen görüşleri ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin değerlendirmeleri ajansımıza anlattı.
‘ZOR SORULARIN YANITLARINI BERABER ARADIK’
Halk toplantılarının sürecin öncesinde başladığını belirten Ceylan Akça, şunları söyledi: “Sürecin çok daha öncesinde, 2023 genel seçimlerinin ilk tur sonrasında, ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ilkel milliyetçi Ümit Özdağ ile kurduğu mutabakat ve seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan tablo sonrasında hem Kürdistan’da hem de Türkiye’nin onlarca ilinde binlerce halk toplantıları organize ettik. Bu toplantılarda halktan gelen en sert soruları aldık, özeleştirimizi verdik ve bazı zor soruların yanıtlarını beraber aradık. Örneğin, kendi adayımızı çıkarmamanın dönemin şartlarına uygun düşmeyen bir strateji olduğu tespitini halk net bir şekilde yaptı.
27 Şubat 2025’te yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın sonrasında da yine binlerce halk toplantısı organize ettik. Çağrının yapıldığı sırada ekranlardan açıklamayı takip eden hemen hemen her yurtsever Kürdün kalbi, son 40 yılda kaybettiği sevdiklerini, evini, yurdunu ve gençliğini düşünerek sızladı. Bir dönemin sonuna geliyorduk. O gün yanımızda olmayan her bir Kürdistanlının yasını tuttuk.
İnsan hakları aktivistlerinin söylediği bir cümle vardır: ‘Bir hak, ancak onu talep eden ve uğruna mücadele eden birisi varsa vardır.” Kürdün kimliği, varlığı ve var olma hakkı uğruna mücadele eden özgürlük hareketinin ısrarlı direnişi sonucundadır. Bu var olma hakkının ilk aşaması tamamlandı. Şimdi sıra ikinci aşamada. Bu aşamanın mekanizmaları da çağrının nitelediği gibi demokratik siyaset çerçevesinde gerçekleşecektir.
İkinci aşamaya dair beklentiler, halk toplantılarında öne çıkan sorularla kendini gösterdi. Halk, varlığın tanınmasının ardından gelen özgürlüğün anayasal ve hukuki güvenceye alınmasını; anadilde eğitim ve yaşam hakkının, yerel demokrasinin, siyasi özne olma hakkının, kaynaklardan eşit şekilde istifade etme hakkının ve eşit yurttaş olmasının garanti altına alınmasını karar yapıcılar tarafından net bir şekilde dile getirilmesini istiyor. Sürecin tıkanma riskine karşı devletin güvenlikçi ve taktiksel yaklaşımına dair derin bir güvensizlik duyan halk, somut hukuki reformlar ve demokratik entegrasyon kanunları istiyor. Sorular bu çerçevede şekil alıyor.”
‘HALK, KOMÜNAL VARLIĞINI KORUMA ARAYIŞI İÇERİSİNDE’
Halk toplantılarında DEM Parti’ye yönelik eleştirilerin de dile getirildiğine dikkat çeken Ceylan Akça, halkın komünal varlığını koruma arayışında olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“Halk toplantılarında dile getirilen sorular, toplumun yüzyıllardır süren çatışma ve inkar rejimlerinden, daha doğru bir deyişle savaş toplumu olmaktan yorulduğunu ve komünal varlığını koruma arayışında olduğunu gösteriyor. Halk, kriz üreten ulus-devletçi bürokrasiye değil, kendi özne olma gücüne dayalı demokratik çözüme dair somut adımlar talep ediyor. Bu kısım devlete yönelik eleştirileri.
Parti’ye yönelik eleştirileri ise ‘orta sınıf kimliğinin’ partinin vitrinine hakim olması ve partinin lokomotif gücünü oluşturan, elli yıldır öncülüğünü yapan yoksul işçi halk sınıfının karar ve strateji yapımında dahil edilmeyişi üzerine. Özcesi halk, bürokratik, seçimden seçime çalışan, şikayet eden ama çözüm üretmeyen, parlamentoya veya dar mahallelere sıkışmış devletimsi ve orta sınıf çizgisinden kurtulunması gerektiğini açıkça belirtiyor.
Bu eleştirilerin en büyüğü ise yerel yönetimlerimize. Buradaki eleştirilerin büyüklüğünün sebebi; beklentilerin asli adresleri, yerel yönetimlerin kaynaklarının son on yılda sömürülmesiyle uğratıldığı finansal ve kaynak felcinin tüm boyutlarıyla anlaşılamamasından.
Örneğin köy merkezlerinden kilometrelerce uzağa ev yapan çiftçilerin ya da kırsalda yaşayan sakinlerin hanelerine özel yol istemeleri, belediyenin bunu yapacak işçiye, asfalta, kamyona ve dozere sahip olmamasının ‘yerel yönetimlerin çalışmaması’ olarak nitelendirilmesi haksız bir eleştiri. Yine, bölgedeki işsizliğe çare olarak personel kapasitesi kısıtlanmış belediyede istihdam edilme talepleri, mevcut kaynakların beklentilerle senkronize olamamasının bir sonucu.
Bunun bir nedeni, partinin bunu sabır ve ısrarla anlatmakta eksik kalmasıyken, bir diğer nedeni de devletin vatandaştan saymadığı ve görmezden geldiği halkın çaresizliği ile buradan doğan öfkesini en yakınına, yani seçtiğine yönlendirmesidir.
Halktan en çok duyduğumuz talep 90’ların ruhuna dönmek. Bu ruhla kastedilen şey, yokluk ve yok oluş cenderesinde birbirine sıkıca tutunma, birbirine yaslanma ve birbirinden güç alma, yani aslında komünal toplumun özüne inmedir. Yeniden yapılanmayı bu özün çevresinde hayal ediyoruz.”
‘TOPLUMUN BİLGİLENDİRİLMİŞ RIZALARINI ALMA SORUMLULUĞUNU YETERİNCE YERİNE GETİREMİYORUZ’
DEM Parti’ye yönelik kamuoyunda yapılan eleştirilere de değinen Ceylan Akça, bunların nedenlerine dair şunları söyledi: “Bu eleştiriye neden olan üç olgu var. Birincisi, ilk soruda bahsettiğim ikinci aşamaya geçiş süreci. Birincisinin yöntem ve koşullarına aşina olan toplum, hala bu geçişin yasını tutuyor.
İkincisi ise sürecin daha hızlı gelişmesi ve bu gelişmelerin hızlıca kamuoyuna yansıması beklentisi. Bu haklı bir beklenti olsa da çatışmalı sürecin sürdüğü bu uzun aralık göz önünde bulundurulduğunda, bazen haftalar ve hatta aylarca ‘büyük’ bir gelişme olmadığında toplum bunu ‘halk bilgilendirilmiyor’ şeklinde yorumlayabiliyor. Oysa diyalog ve müzakere süreçlerinin doğal bir evresi de üretilen çıktıların tüm taraflarca sindirilmesidir.
Üçüncü neden ise demokratik siyasetin esasının hakkını yeterince veremeyişimizden kaynaklanıyor. Topluma olan biteni defalarca anlatma, onları ikna etme ve bilgilendirilmiş rızalarını alma sorumluluğumuzu yeterince yerine getirmiyoruz. Yeniden yapılanma sürecinin bu ihtiyaca yanıt olacak şekilde yalnızca seçilmişlerin anlatısıyla değil, ancak yatay örgütlenmemizin bir gereği olarak tüm partililerin süreci her fırsatta anlatacak şekilde belirlenmesi ve konumlandırılmasıdır. Bu ise elbette zihniyet ve çalışma biçiminin dönüşümünü, organik komünal bağların kurulmasını, meclislerin kurulmasını ve güçlendirilmesini gerektirir. Bu gereklilik üzerine düşünüyor ve formüller üretiyoruz.”
‘HALKIN SÜRECİN DEVAMINA DAİR İNANCI, DEVLETİN ‘NİYETİNE’ DAYANMIYOR’
Sürece ilişkin olumsuz değerlendirmelere ve bazı çevrelerin sürecin sonuçsuz kalacağı yönündeki söylemlerine de değinen Ceylan Akça, şöyle konuştu: “Kürtlerin siyaset zemini, tarihsel soykırım kıskacı nedeniyle ‘normal’ değil, her zaman ‘uçurumun kenarındadır.’ Halk, bu sürecin zorluklarını ve devletin bumerang niteliğindeki iktidar hesaplarını tarihsel tecrübeleriyle bilir. Bu tecrübe, temkinli bir iyimserliği mecburi kılıyor. Halkın sürecin devamına dair inancı, devletin ‘niyetine’ değil, barışın ve çözümün artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiş olmasına dayanır.
Çözüm veya barış, tarafların bir diğerine ‘al-ver’ ile sunacağı bir hediye değildir. Güvenceyi dışarıdan, devletten veya uluslararası güçlerden beklemek yanılgıdır. Halk bunu görüyor. Kendi yaşamını eğitimde, ekonomide ve siyasette kendisi örgütleyebildiği (komünleştirdiği) oranda sürecin başarıya ulaşacağına inanıyor ve süreci sahipleniyor. Ancak temkini de elden bırakmıyor.”
‘ULUS-DEVLETÇİ SOL ANLAYIŞLARI DÖNÜŞTÜRME MECRUBİYETİMİZ VAR’
Bazı çevrelerin, Kürt siyasi hareketinin sosyalistlerle kurduğu ittifaklar nedeniyle yenilgiyle karşı karşıya kaldığı yönündeki eleştirilerine de yanıt veren Ceylan Akça, bu söylemlerinin tabanda karşılık bulmadığını belirterek şunları söyledi:
“Bunun, çok suni şekilde alevlendirilen bir tartışma olduğunu kanaatindeyim. 2012-16 yılları arasında sol ve sosyalist çevrelerle yapılan ittifaklara yönelik böylesi bir negatif algı yoktu. Aksine, Gezi Parkı protestolarında Türkiye cephesinde oluşan ‘Bize bunu yapan devlet Kürtlere neler yapmıştır?’ sorgulaması, Kürtler nezdinde bir ‘anlaşılma’ hissiyatı yarattı. Rojava Devrimi’nin ilk yıllarında mevzilere katılan Türkiyeli sosyalistlerin görünürlüğüyle halklar birbirlerine yakınlaşmıştı.
Ortadoğu ve Anadolu coğrafyasındaki Kurmanclar, Türkmenler ve diğer halklar tarih boyunca sivil, komünal ve iktidar karşıtı direniş geleneklerine sahipti. Dolayısıyla özgürlükçü ve demokratik temelde gelişen sosyalist bir ittifak, tabanın bu köklü tarihsel ve komünal gerçeğiyle organik bir uyum içinde. Eleştirilen şeyin özünde ittifakın kendisi yok. Aksine, eleştirilen kapitalizme hizmet eden ‘reel sosyalist’ veya ulus-devletçi sol anlayışlardır. Gerçek bir demokratik ve sosyalist ittifak, ekolojiyi, kadın özgürlüğünü ve komünal ilkeyi savunan demokratik modernite çizgisiyle yapıldığında halkın tam desteğini alır.
Üstelik dilimize pelesenk olan ‘Kürt sorunu çözülmedikçe Türkiye demokratikleşemez. Türkiye demokratikleşmedikçe Kürt sorunu çözülemez’ ifadesinin ikinci bölümü, yani Türkiye’nin demokratikleşmesi, ancak geniş, esnek ve kapsayıcı bir ittifakla mümkündür. Dar ve ilkel milliyetçiliğe terk edilmiş bir Türkiye, Kürtleri ve farklı olanı imha etme obsesyonundan vazgeçmez.
Başur’daki 2017 referandumunu hatırlayalım. Yalnızca Bakur’daki Kürtlerin değil, dünyanın neresinde bir Kürt varsa onun hakkı olmasın diye engellemeye hazır bir devlet aklı var. Bu akıl dönüşmedikçe parçalı ve haktan, tanınmadan yoksun halimiz sürmeye devam edecek.
Bu yüzden de ulus-devletçi sol anlayışları değiştirip dönüştürme mecburiyetimiz var. Bu dönüşümün bir yönü de demokratik sol yapılarla ittifaktan geçer. Genişleyen bu ittifaklarla sıkıştırılmaya çalışıldığımız kontrollü muhalefet alanından çıkmaya ve inşacı rolümüzü oynamaya başlayabiliriz.
İddiamız, kronik bir muhalefet olmak değil, inandığımız barış ve demokratik toplum paradigmasını hayata geçirmek.”