Bazı tanışmalar sadece iki insanın yollarının kesişmesi değil, kaderlerin birbirine mühürlenmesidir. Benimki de öyleydi.Takvimler 2012 yılını gösterdiğinde, özgürlük mücadelesinin en çetin virajlarından birinde, tarihin yeniden yazıldığı o büyük ‘Şemzînan Hamlesi’ndeydik. O yıl sadece toprağın üzerinde değil, halkın ruhunda da yeni bir umut ışığının filizlendiği, nice kahramanların şehadet mertebesine yükselerek ebediyete yürüdüğü bir dönüm noktasıydı.
İşte tam o fırtınalı atmosferin içinde, sislerin arasından bir silüet belirdi: Şehit Agırî.
Onu ilk gördüğümde, sadece bir yoldaşla değil, sarsılmaz bir iradenin ete kemiğe bürünmüş haliyle tanıştığımı anladım. Şemzînan’ın zorlu şartları altında, düşmanın gölgesi üzerimizdeyken o, cesaretiyle korkuyu dize getiriyor, pratik zekasıyla imkansızı mümkün kılıyordu. Çevresindekilere sadece bir yol göstermiyor, her hareketinde, her bakışında ve her kararlığında yoldaşlarına ilham veren bir meşale gibi parlıyordu.
O gün orada, o dağların sert rüzgarı altında birbirimize baktığımızda, sadece aynı amaç için yürüyen iki insan değil; ömür boyu omuz omuza verecek, acıyı paylaşacak ve zaferi birlikte kucaklayacak birer kader arkadaşı olduğumuzu biliyordum.
Agirî, dağın sertliği gibi vakur, özgürlük aşkı kadar derin ve sarsılmaz bir duruşla karşımdaydı. O günden sonra adı, omuz omuza verdiğimiz her adımda kalbimin en derininde yankılanan bir güvenin simgesi oldu.
Zaman geçtikçe şehit Agirî’nin sadece cesaretiyle değil, ruhundaki o devasa merhamet ve sadakatle nasıl bir efsaneye dönüştüğünü izledim. O, yoldaşları için sadece bir isim değil; en karanlık gecede sığınılacak bir liman, en dik yokuşta çekilecek bir yükü hafifleten güçlü bir omuzdu.
Özellikle bölge halkı için adı, dağların yankısında dolaşan bir destana dönüştü. Halkın gözünde o, sadece bir mücadeleci değil; özgürlüğün koruyucusu, toprağın ve kültürün muhafızıydı. Bir efsane gibi anlatılırken, aslında her adımında bu efsaneyi hak eden kahramanlıkları sergiliyordu.
En zorlu görevlerde, ölümün en yakın olduğu anlarda hep en öndeydi. Sanki yoldaşlarının taşıdığı tüm ağırlığı kendi sırtına yüklemiş gibi sessizce yürürdü. Dudaklarından hiçbir zaman bir şikayet, yüzünden hiçbir zaman bir yorgunluk izi çıkmazdı. Çünkü onun için “yol”, sadece bir hedef değil, kutsal bir vazifeydi.
Onu asıl yücelten ise o sarsılmaz ve eşitlikçi duruşuydu. Şehit Agirî’nin yanında ne kadın vardı ne erkek, orada sadece “özgürlük” vardı. Kadın yoldaşlarıyla en samimi duygularla, bir can bağı kurarak yürürken, erkek yoldaşlarıyla omuz omuza, sarsılmaz bir güvenle çarpışıyordu.
Onun için yoldaşlık, cinsiyetin ötesinde aynı ideal uğruna canını ortaya koyanların kutsal bağıydı.
Strateji masasına oturduğunda ise zekası keskin bir kılıç gibi parlıyordu. Planlarında sadece “yapılabilir” olanı değil, “başarıyı getirecek” olanı arardı. Başarı onun için bir seçenek değil, halkın hakkı olduğu için ulaşılması gereken tek sonuçtu. O, kendinden önce canını feda edenlerin mirasını omuzlarında taşıyan bir fedaiydi. Her hamlesinde ölenlerin ahdini koruyor, her adımında onların yarım kalan hayallerine can katıyordu.
O, sadece bir savaşçı değildi; bir halkın onurunu sırtında taşıyan, doğanın sertliğinde bile nezaketini ve kardeşliğini kaybetmeyen, dağların gölgesinde parlayan bir özgürlük meşalesiydi.