Yeni Göç ve İltica Paktı’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte Avrupa genelinde sınır dışı uygulamaları hız kazandı. Uygulamalar, yalnızca kayıtsız göçmenleri değil, iltica başvurusunda bulunan ya da iltica hakkı tanınmış siyasi mültecileri de kapsamaya başladı.
Paktın onaylanmasının ardından özellikle Kürt mültecilere yönelik sınır dışı kararlarında artış yaşandı. Çok sayıda Kürt siyasi mülteci, yaşadıkları Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye iade edilmeye başlandı. Aralarında siyasetçi, şair ve yazarların da bulunduğu mülteciler, Türkiye’ye gönderilmelerinin ardından haklarında açılan davalar kapsamında onlarca yıl hapis cezası istemiyle yargılanıyor.
DEM Parti Milletvekili Özgül Saki, Avrupa’da göçmenlere yönelik son gelişmeleri ve artan geri gönderme kararlarını ANF’ye değerlendirdi.
‘KRİZİN FATURASI YOKSULLUK, KATLİAM VE GÖÇ OLARAK YANSIYOR’
Mültecilere yönelik baskıların 12 Haziran 2026’da yürürlüğe giren yeni Göç ve İltica Paktı’nın ardından arttığını belirten Özgül Saki, şöyle konuştu:
“12 Haziran’da yürürlüğe girmesinin ardından Avrupa Birliği (AB) Konseyi, yasal kalış hakkı bulunmayan düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilmesini ve geri gönderilmesini hızlandırmayı amaçlayan ‘Geri Dönüş Tüzüğü’ (Return Regulation) adlı yeni düzenlemeyi 1 Ekim 2026’da resmi olarak kabul etti.
Öncelikle şunu görmek gerekiyor: 2013’ten bu yana, önceki dönemlerde görülmemiş ölçüde kitlesel göçlerle karşı karşıyayız. Suriye ve Irak’ta IŞİD saldırılarıyla başlayan çatışma dönemi, İsrail’in Filistin üzerindeki soykırım politikaları, Ukrayna-Rusya geriliminin sürekli bir savaşa dönüşmesi, Afganistan’da Taliban’ın yeniden yönetime gelmesi ve ABD’nin İran’a saldırıları milyonlarca insanı yerinden etti. Bana göre bunun arkasında, emperyalist kapitalist sistemin kendi sorunlarına çözüm olarak savaş stratejisini bölgesel ölçekte sürekli sürdürmesi var. Bu krizin faturası, bölge halklarına yoksulluk, katliam ve göç olarak yansımaya devam ediyor.
Burada sömürgeci reflekslerin yeniden devreye girdiğini görüyoruz. Bir yandan kendi sınırları içinde korunaklı kalma, diğer yandan dışarıya karşı yayılmacı olma çabası iç içe ilerliyor. İnsan hakları, demokrasi ve eşitlik gibi ‘Avrupa değerleri’ denilen kavramların hükmü kalmadı. ‘Güvenlik’ ve ‘savunma’ denince her şeyin mübah sayıldığı, yüzünü faşizme dönmüş ve beyaz bir Avrupa hayali kuran yönetimlerin hegemonyasında bir Avrupa var karşımızda.
Özellikle Almanya, Hollanda ve Fransa’da aşırı sağın yükselişiyle birlikte göç istatistiklerinin siyasi bir araç olarak daha yoğun kullanılacağı düşüncesi yaygın. Seçim kampanyalarının merkezine ‘geri gönderme’, ‘sınır güvenliği’ ve ‘düzensiz göç’ başlıklarının yerleşmesi, bu sağcı ve faşizan yönelimin süreceğini gösteriyor. Sonuç olarak bilinçli bir göçmen karşıtı politik hat, mülteciler üzerinde katmanlı yeni baskı mekanizmalarıyla işlerlik kazanıyor.”
‘ENGELLEMELER SINIRDA BAŞLIYOR’
AB Konseyi’nin açıklamasına göre, 1 Ekim’de kabul edilen tüzüğün devletlerin geri gönderme uygulamalarındaki yetkilerini genişlettiğini belirten Özgül Saki, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yeni mevzuatın ciddi sonuçlarını aslında son aylarda görmeye başladık. Önümüzdeki dönemde hem Avrupa ülkelerinde halihazırda yaşayan göçmenler hem de yeni iltica başvurusu yapmak isteyenler için oldukça olumsuz tablolarla karşılaşacağız.
AB Konseyi’nin açıklamasına göre, 1 Ekim’de kabul edilen tüzükle birlikte yeni kurallar, Göç ve İltica Paktı’nı tamamlayacak ve uygulanmasına katkı sağlayacak. Bu düzenleme, üye devletlere geri göndermeleri uygulayabilmeleri için daha fazla alan açıyor ve AB dışındaki ülkelerde ‘geri gönderme merkezleri’ (return hubs) kurulmasına da imkan tanıyor. Yani, hakkında geri dönüş kararı bulunan ve AB’de kalma hakkı olmadığı iddia edilen kişiler, ilgili AB dışı ülkeyle yapılacak anlaşma ya da düzenlemeler çerçevesinde bu merkezlere gönderilebilecek.
Rakamlara baktığımızda, Eurostat ve güncel AB verilerine göre, AB genelinde sığınma başvurularında yaklaşık yüzde 24’lük bir azalma var. Ama bu azalma, zaten en baştan başvuru koşullarının bilinçli olarak karmaşık hale getirilmesiyle sağlandı. Paktın ‘hızlandırılmış iltica usulü’ dediği uygulamanın amacı, başvuruların sınırda ve çok kısa sürede sonuçlandırılması. Savaştan, yoksulluktan ve şiddetten kaçan insanlardan 5-7 gün gibi kısa bir sürede kimlik, sağlık ve güvenlik kontrolünden geçmeleri, ancak ondan sonra başvuru yapabilmeleri isteniyor. Yani engelleme, daha en baştan, sınırda gerçekleşiyor.”
‘TÜRKİYE’DEN YAPILAN BAŞVURULARIN YÜZDE 87’SİNE OLUMSUZ YANIT VERİLİYOR’
Türkiye açısından da tabloyu değerlendiren Özgül Saki, şunları belirtti:
“Türkiye açısından da tablo ortada. Son raporlara göre Türkiye’den yapılan sığınma başvurularında yüzde 40 oranında bir düşüş var. Bunda uygulanan sıkı kuralların ve Türkiye’den yapılan başvuruların yüzde 87’sine olumsuz yanıt verilmesinin payı büyük. Bu ‘hızlandırılmış prosedür’ uyarınca hem hukuki hem fiziki duvarların ardında, bir ülkeden ret alan göçmen başka hiçbir AB ülkesine başvuramayacak. Amaç, göçmenleri Avrupa sınırlarının dışında tutmak. Bu da göç yollarını daha tehlikeli hale getirecek, rotalar uzayacak ve kitlesel ölümler artacak.
BM Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) verilerine göre, 2026’nın ilk dokuz ayında deniz yoluyla Avrupa’ya ulaşmaya çalışan düzensiz göçmen sayısı geçen yıla göre yüzde 39 azaldı. Ama göç yollarındaki can kayıpları arttı. Eylül ortası itibarıyla Akdeniz ve Atlantik güzergahlarında en az 2 bin 292 göçmen hayatını kaybetti ya da kayboldu. Geçen yılın aynı döneminde bu sayı bin 999’du. İtalya ve Malta geçişlerini kapsayan hatta gelenlerin sayısı yaklaşık yüzde 55 düşmesine rağmen ölümler 844’ten 996’ya çıktı.
Öte yandan AB, ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünü elekten geçirirken ‘yük’ olarak gördüğü sığınmacıları sınır dışı ediyor. Kurulacak ‘yetenek havuzları’ aracılığıyla göçmenler ‘nitelikli-niteliksiz’ diye tasnif edilecek, seçilenler de ağır sözleşme koşullarıyla Avrupa’ya taşınacak. Üstelik AB’nin sınır kolluk gücü Frontex, sığınmacıların tutulduğu bu ülkelerin iç işlerine müdahale edebilecek kadar geniş yetkilerle donatılıyor.
Agitpa Göç Alt Komisyonu’yla geçen hafta göç politikaları açısından olumlu örnek olarak gösterilen Özbekistan’a bir ziyaret gerçekleştirdik. Avusturya ve Almanya ile göç anlaşmaları yapan Özbekistan hükümeti, adına göç takası diyebileceğimiz bir program uyguluyor. ‘Eğitim merkezleri’ adı verilen merkezlerde tornacı, tamirci, hemşire, aşçı eğitimleri veriliyor. Eğitimi tamamlayanlar, belli sürelerle talep edilen sayıda Almanya ve Avusturya’da istihdam edilecekler. Bunun karşılığında ise o ülkelerden geri gönderilen aynı sayıda göçmeni Özbekistan kabul edecek.
Adeta insan ticaretini ‘hukuk’ içine alarak olağan hale getirecek bu anlaşmalar, Balkan ülkeleri, Asya ülkeleri ve Avrupa ülkeleri arasında yaygınlaşıyor. Bu anlaşmaları yapan ülkeler aynı zamanda Frontex ile de sıkı iş birliği protokolleri imzalıyorlar.”
‘SINIR DIŞI EDİLENLERDE TÜRKİYELİLER İLK SIRADA’
AB ülkelerinden sınır dışı edilenler arasında Türkiyelilerin ilk sırada yer aldığını belirten Özgül Saki, Türkiye’ye başka ülke vatandaşlarının da gönderildiğine dikkat çekerek şunları söyledi:
“Eurostat verilerine göre, 2025 boyunca AB’nin dış sınırlarında toplam 132 bin 600 kişi Schengen bölgesine girişte geri çevrildi. İnsan hakları kuruluşları ise keyfi gözaltı ve savunmasız insanların tehlikeli ülkelere geri gönderilmesinin, insanları zulümden korumaktan çok caydırmaya ve geri püskürtmeye odaklandığını uzun süredir söylüyor.
AB ülkelerinden sınır dışı edilerek üçüncü ülkelere gönderilenler arasında 13 bin 405 kişiyle Türkiye vatandaşları ilk sırada. Burada bir ayrımı da belirtmek lazım. ‘Refused entry’, yani girişi reddedilenler kategorisi, sınır kapılarında veya havalimanlarında AB’ye girişine izin verilmeyen kişileri kapsıyor. ‘Returned’, yani geri gönderilenler kategorisi ise sınırı daha önce geçip AB içine girmiş, sonra idari kararla ülkeden çıkarılan kişileri.
Türkiye, sınır kapılarında geri çevrilmede değil, AB’den fiilen sınır dışı edilmede ilk sırada. Bunun önemli etkenlerinden biri, Türkiye’nin AB tarafından ‘güvenli üçüncü ülke’ olarak görülmesi. Gerekçesi de şu: AB’ye aday ülkeler otomatik olarak güvenli ülke sayılıyor. Geri dönüş merkezlerinin (GGM) önü de göçmenlerin menşe ülkesine ya da doğrudan bağlantılı bir ülkeye gönderilmesi şartının kalkmasıyla açıldı.”
‘IRKÇI SALDIRILAR ARTIŞ GÖSTERİYOR’
Avrupa’da mültecilere yönelik ırkçı saldırıların arttığına dikkat çeken Özgül Saki, iktidarların göçmen karşıtı söylemlerinin de giderek yaygınlaştığını belirterek şöyle konuştu:
“Neredeyse tüm Avrupa ülkelerinde göçmen ve mülteciler ayrımcılığa uğruyor; sokakta, işyerinde, evinde daima şiddete ve nefrete açık yaşamak zorunda bırakılıyor. Gündelik hayatın içinde linç girişimleri, zaman zaman pogroma varan saldırılar Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkede yaşanıyor. Ama son dönemlerde en tehlikeli olan, göçmen karşıtlığının artık resmi bir söylem haline gelmesi iktidarların bu yaklaşımı meşrulaştıran düzenlemeleri art arda kabul etmesi.
Türkiye’de ise son altı ayda ülke içindeki düzensiz göçmenleri yakalama ve sınır dışı etme operasyonları, Mobil Göç Noktaları gibi uygulamalarla en üst seviyeye çıkarıldı. Resmi söylemde ‘düzensiz göç ve kaçakçılık şebekelerine topyekün savaş’ olarak anlatılan bu operasyonlar, İçişleri Bakanlığı koordinesinde yürütülüyor. Operasyonların hukuki boyutunda ise ciddi sorunlar var. Mülteci-Der’in Ağustos 2026’da yayımladığı izleme raporlarına göre, geri gönderme merkezlerinde avukatların göçmen müvekkillerine erişimi, yasal dayanağı belirsiz idari uygulamalarla daraltılmış.”
‘TÜRKİYELİ SIĞINMACILARIN ÇOĞU KÜRT’
Kürt siyasi mültecilerin Türkiye’ye geri gönderilmesine de değinen Özgül Saki, AB’nin Türkiye’yi ‘güvenli ülke’ görmesinin de bunda payı olduğuna işaret ederek şunları belirtti:
“Güvenli üçüncü ülke kararının büyük etkisi var. Türkiye de AB tarafından güvenli üçüncü ülke olarak görülüyor. Almanya’da Türkiye, sığınmacıların menşe ülkeleri arasında Suriye ve Afganistan’ın ardından üçüncü sırada. Türkiye’den gelenlerin koruma alma oranı yüzde 10’un altında ve Almanya merkezli, ülkelerinden kaçmak zorunda kalan mültecilerin ve sığınmacıların haklarını savunan bağımsız insan hakları kuruluşu Pro Asyl’e göre, Türkiyeli sığınmacıların çoğu Kürt.
Bir habere göre, 2023’te Almanya’ya başvuran Türkiye vatandaşlarının yüzde 84’ü kendilerinin Kürt kökenli olduğunu belirtmiş. Alman İçişleri Bakanlığı’na göre, ülkeyi terk etmesi gereken Türkiye vatandaşı sayısı 15 bini aşmıştı. BAMF’ın verilerine göre ise Eylül 2025 sonunda sınır dışı edilmeyi bekleyen 22 bin 560 Türkiye vatandaşı vardı. Türkiye, bu sayıda ilk sıradaydı.
Gerekçelere gelince, Alman makamları genellikle bireysel olarak kanıtlanmış bir siyasi takip bulunmadığını, Kürt kimliğinin tek başına yeterli olmadığını savunuyor. Siyasi baskı iddiası çoğu zaman ‘yeterince inandırıcı ve belgeli değil’ diye kabul edilmiyor. Kürt kimliğine yönelik ayrımcılığın tek başına uluslararası koruma için yeterli olmadığı belirtilmiş.
Norveç’te Hengaw’a göre, 2009’da Yeşil Hareket protestolarına katıldıktan sonra Norveç’e sığınan Sirwan Aminpour, Ocak 2026’da gözaltına alınıp Trandum merkezine götürüldü ve İran’a gönderilme riskiyle karşı karşıya. Bir başka örnekte, sekiz yıldır bekleyen Kürt sığınmacı Nourzad Alimoradi, Norveç’ten Türkiye’ye gönderildi ve İstanbul Havalimanı’nda intihara teşebbüs etti. İran’a sınır dışı süreci geçici olarak durduruldu.
Hollanda’da 2026’nın üçüncü çeyreğinde ilk sığınma başvurusu sayısı yaklaşık 5 bin 900 oldu. Bir önceki yıla göre yüzde 13 düşüş var. AB Göç ve Sığınma Paktı’nın uygulanması Mayıs 2026’da Parlamento’dan geçti. Daha hızlı ve kısıtlayıcı prosedürler, sınırda tarama ve daha çabuk dönüş kararları öngörülüyor. Ayrıca Hollanda ve dört Avrupa ülkesinin, tüm yolları tüketmiş sığınmacıları 2027 sonuna kadar AB dışı bir ‘üçüncü ülkeye’ göndermeyi planladığı bildirildi. Hollanda Göç Dairesi (IND), ‘yazılı dinleme’ pilot uygulamasının dışında, dosyaları fazla karmaşık olduğu gerekçesiyle Türkiyeli başvurucuları dışarıda bıraktı.
İranlı Kürtler için tablo daha da sert ve son aylarda belirgin biçimde kötüleşti. İran’ın Irak Büyükelçisi, Bağdat’ın İranlı Kürt muhalefet gruplarının üyelerini Irak Kürdistanı’ndan çıkarmayı ya da İran’a teslim etmeyi kabul ettiğini açıkladı. İran, bu grupları ‘terörist’ ve ABD/İsrail adına hareket eden yapılar olarak niteliyor. Bölgedeki İran savaşı ve gerilim de bu baskıyı artırdı. Tahran’ın ayrıca Irak’ın yanı sıra Almanya, Fransa, Belçika, İsveç gibi Avrupa ülkelerine 36 Kürt muhalif ve aktivistin iadesini talep ettiği bildirildi.
Türkiye’de de Hengaw ve Hana gibi kuruluşlar, sığınma başvurusu reddedilen İranlı Kürt aktivistlerin İran’a sınır dışı edilme riskini sık sık raporluyor. Örneğin, 11 yıldır Türkiye’de bulunan Kürt aktivist Rezgar Sheikh Jegari ve ailesinin başvurusu BM Mülteci Ajansı tarafından reddedildi. Ardından Türk göç makamlarından da ikinci kez olumsuz karar geldi. Gazeteci Zanyar Aziznezhad ise yaklaşık bir yıl geri gönderme merkezinde tutulduğunu, gardiyanların kendisini dövdüğünü ve sınır dışı belgelerini imzalamaya zorlandığını anlattı. Ona göre Türkiye, AB fonlarını sürdürebilmek için sınır dışı sayılarını artırmaya çalışıyor.
PKK’nin silah bırakma süreci, bazı devletlerde ‘risk azaldı’ argümanını güçlendirdi. Ancak mahkemeler bunu her zaman kabul etmiyor. Sınır dışı kararlarının dayandığı iki ana gerekçe var: Başvurunun yetersiz belge nedeniyle reddedilmesi ile Türkiye’nin ya da İran’ın ‘güvenli’ veya riskin azaldığı bir ülke sayılması.
Güvenlik boyutu, yani PKK bağlantısı iddiası ve Säpo gibi istihbarat değerlendirmeleri, özellikle İsveç örneklerinde belirgin. Benzerini Estonya’da da gördük. Kürt şair Tekin Ağacık’ın sığınma başvurusu reddedilerek Türkiye’ye gönderildi ve İstanbul Havalimanı’nda terör iddialarıyla gözaltına alındı.
İran söz konusu olduğunda ise resmi gerekçeler genellikle başvurunun reddi, düzensiz giriş ya da kalış ve ‘kamu düzeni/güvenlik’ oluyor. İnsan hakları kuruluşları bunun geri göndermeme (non-refoulement) ilkesiyle çeliştiğini savunuyor. Çünkü bu kişileri İran’da siyasi nedenlerle tutuklanma ve işkence riski bekliyor.”