Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kalıcı ve demokratik bir çözüme ulaşabilmesi için karşılıklı adımlar atması ve sürecin ortak bir iradeyle yürütülmesi gerektiği vurgulanıyor. Sürecin tek taraflı beklenti ve çağrılarla ilerleyemeyeceğine dikkat çekilirken, Önder Apo’nun müzakere ve koordinasyon rolünü etkin bir şekilde yerine getirebilmesi için gerekli koşulların oluşturulması gerektiği belirtiliyor.
Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanması ve özgür çalışma koşullarına kavuşturulmasının sürecin ilerlemesi açısından önem taşıdığı ifade edilirken, devletin de üzerine düşen hukuki ve siyasi sorumlulukları yerine getirerek somut adımlar atması gerektiği bekleniyor.
DEM Parti Milletvekili Yılmaz Hun, konuya ilişkin ajansımıza değerlendirmelerde bulundu.
‘BARIŞ VE MÜZAKERE SÜRECİ TEK TARAFLI YÜRÜTÜLEMEZ’
Barış ve müzakere süreçlerinin doğası gereği karşılıklı sorumluluk ve irade gerektirdiğini belirten Yılmaz Hun, sürecin bütün yükünün tek bir tarafa bırakılmasının çözümün önünü açmayacağını söyledi.
Dünya deneyimlerinin bu konuda önemli örnekler sunduğunu ifade eden Hun, şöyle konuştu:
“Dünya deneyimleri bize göstermiştir ki barış ve müzakere süreçleri tek taraflı bir olgu değildir. Bir tarafın sorumluluk üstlenmesi gerçekçi değildir. Tarafların birbirine güven vermesi, sorumluluk üstlenmesi ve bunu pratikte inşa etmesiyle mümkündür. Aksi bir durum, statükoda ısrar anlamına gelir ve sürecin ilerlemesini sıkıntıya sokar.
Aynı şekilde Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin bir de toplumsallaşma ayağı var. Sürecin tek taraflı yürütülmesi, toplumsal ayağının da eksik kalmasına neden olur. Bu da sürecin sağlıklı ilerlemesini engeller. Yüz yılı aşan bir meselenin tek tarafın iradesiyle ete kemiğe bürünmesi mümkün değildir.
Sürecin tek taraflı yürümesinin önündeki engellere baktığımızda, devlet tarafının oldukça ürkek ve temkinli davrandığını, bütün yükü ve sorumluluğu karşı tarafa yüklemek istediğini görüyoruz. Oysa sorunun temel sebebi, devletin yüz yılı aşan politikalarıdır. Kürt sorununun ortaya çıkması, devletin inkar ve ret politikalarının sonucudur. Bu sorunun çözümü de onu ortaya çıkaran sebeplerin ortadan kaldırılmasından geçiyor.
Tepeden inmeci, sorunu başka bir yere havale eden ve tahakkümcü bir yaklaşımla çözüm üretilemez. Karşı tarafın statüsü ve misyonu görülmeden, siyasi muhataplığı kabul edilmeden sorun çözülemez. Devlet hem statüyü tanımıyor hem de bütün sorumluluğu karşı tarafa yüklüyor.
Ayrıca sorunu seçimlere indirgemek, bölgesel dengeleri izlemek ve beklemek, meseleyi daha da karmaşık hale getirir. Devletin burada çözümün önündeki engelleri kararlı bir şekilde kaldırması, bunu bir stratejiye dönüştürmesi ve belli bir takvime bağlaması gerekir. Sürecin belirsizlikler içerisinde bırakılması, karşılıklı güvenin oluşmasını da engelliyor.”
‘SAYIN ÖCALAN’IN HUKUKİ STATÜSÜ TANINMALI’
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin hukuki ve siyasi güvencelere kavuşturulması gerektiğini vurgulayan Hun, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Önder Apo’yu sürecin yürütücüsü ve muhatabı olarak gördüğünü, devletin de pratikte bu gerçeklikle hareket ettiğini belirtti.
Hun, şöyle devam etti:
Barış ve Demokratik Toplum hedefi için başlatılan bu süreç, her koşulda hukuki ve siyasi tanıma ile hukuksal güvencelere evrilmek zorundadır. Müzakerelerde taraflar olur ve bu tarafların özgür iradeleri bulunur. Kürt Hareketi, muhatap olarak Sayın Öcalan’ı sürecin yürütücüsü ve muhatabı olarak görüyor. Devlet de bu yönlü bir muhataplığı kabul ediyor. İki yıllık pratik süreç bu şekilde ilerledi. Fakat burada önemli bir eksiklik var. Devlet, Sayın Öcalan’ı pratikte muhatap alıyor ancak hukuksal statüsünü tanımadan, fiili bir ilişki üzerinden müzakere yürütmeye çalışıyor. Bu da tıkanıklığa ve sürecin krizlere girmesine sebep oluyor.
Sürecin toplumsallaşma ayağı da eksik kalıyor. Sayın Öcalan’ın sürecin başlatıcısı ve pratik yürütücüsü olarak fikirlerini kamuoyuyla doğrudan paylaşabilmesi, toplum içerisinde tartışma ortamının oluşması, hareketiyle siyasi ve örgütsel koordinasyon rolünü yürütebilmesi için özgür yaşama ve çalışma koşullarına sahip olması gerekir. Sayın Öcalan’ın yalnızca sürecin başlatıcısı olarak anılması yeterli değildir. Onun düşüncelerini özgürce ifade edebileceği, müzakereleri yürütebileceği ve sürecin gelişimine doğrudan katkı sunabileceği koşulların oluşturulması gerekiyor.
Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğü, Kürt halkı, Türkiye halkları ve taraflar arasında yürütülen süreç açısından güven oluşturur. Sürecin toplumsallaşmasını sağlar, taraflar arasındaki güveni güçlendirir ve zaman zaman ortaya çıkan tıkanıklıkların aşılmasını kolaylaştırır. Böylece yüz yıllık bir mesele, karşılıklı ve gerçekçi adımlarla çözüme giden bir yola koyulmuş olur. Bugüne kadar sürecin başlatıcısı ve yürütücüsü olan, ortaya çıkan krizlerin aşılmasında önemli rol oynayan kişinin Sayın Öcalan olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Sayın Öcalan’ın özgürlüğü, sürecin pratik hayata geçirilmesi açısından hayati önem taşıyor.”
‘DEVLET SOMUT ADIMLAR ATMALI’
Meclis’te çıkarılan yasanın Milli Güvenlik Kurulu kararlarına bağlanmasının başka hukuki ve siyasi adımların atılmasına engel oluşturamayacağını ifade eden Hun, kayyım politikalarının sona erdirilmesi, siyasi tutsakların serbest bırakılması ve hasta tutsakların tahliye edilmesi gibi adımların bugüne kadar atılabileceğini kaydetti.
Hun, sürecin karşılıklı ve samimiyet temelinde ilerlemesi gerektiğini belirterek şunları söyledi:
“Sürecin başladığı 1 Ekim’den bu yana devlet ile Kürt Hareketi’nin attığı somut adımları yan yana koyduğumuzda arada bariz bir orantısızlığın olduğu ortadadır. Sürecin karşılıklı olması, samimiyetin bir ölçüsüdür. Elbette atılan adımlar yok sayılamaz. Ancak çözümün en temel gerekliliği olan, müzakere ve diyalog süreçlerinin temelini oluşturan birbirini tanıma ve siyasi muhatap olarak kabul etme ilkeleri doğrultusunda hukuki ve yasal süreçlerin oluşturulması gerekir. Her ne kadar Meclis’te bir yasa çıkarılmış olsa da bunun MGK şartına bağlanması, başka adımların atılamayacağı anlamına gelmiyor. Bu zaman zarfında birçok iyi niyet adımı atılabilirdi.
Örneğin, halen DEM Parti’nin kazandığı birçok belediye kayyımlarla yönetiliyor. Kayyım politikaları sona erdirilebilirdi. Cezaevlerinde bulunan siyasi tutsaklar serbest bırakılabilirdi. Cezaevlerinde binlerce hasta tutsak yaşam mücadelesi veriyor. Hasta tutsakların tahliyesi için adımlar atılabilirdi. Bunlar, sürecin karşılıklı güven temelinde ilerlemesine katkı sunacak somut adımlar olurdu.
En önemlisi de sürecin toplumsallaşması için siyaset dili değişebilirdi. Ancak halen süreç öncesindeki dil ve üslup devam ediyor. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nden söz edilirken kullanılan siyasi dilin de buna uygun hale gelmesi gerekir. Toplumu kutuplaştıran, karşıtlığı derinleştiren ve güvensizliği besleyen söylemler yerine, çözümü ve birlikte yaşamı esas alan bir yaklaşım geliştirilmelidir.
Yine Sayın Öcalan’ın gazetecilerle, aydınlarla, sanatçılarla ve akademisyenlerle görüşebilmesinin, fikirlerini doğrudan kamuoyuyla paylaşabilmesinin yolu açılabilirdi. Sürecin toplum tarafından anlaşılması, tartışılması ve sahiplenilmesi için bu tür temaslar son derece önemlidir. Toplumun sürece katılımı yalnızca açıklamalarla sağlanamaz. Bunun için özgür tartışma ve iletişim koşullarının oluşturulması gerekir.
Devletin artık süreci beklemeye alan, sorumlulukları erteleyen yaklaşımından vazgeçmesi gerekiyor. Hukuki ve siyasi adımların atılması, kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi, siyasi ve hasta tutsakların durumunun çözülmesi, Sayın Öcalan’ın statüsünün tanınması ve özgür çalışma koşullarının oluşturulması, sürecin ilerlemesi açısından temel gerekliliklerdir. Karşılıklı güvenin gelişmesi ve sürecin toplumsallaşması için devletin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi gerekiyor.”