Devrimin romanını yaşamı ile yazan, efsaneleri gerçek kılan bir komutan olmak herkese kısmet olmuyor. Hiçbir gerçeklikten, hiçbir yalandan, hiçbir acıdan gözü korkmayan olmak; yürüdüğü yolu anlam taşlarıyla örerek yürümek herkese nasip olmuyor.
Bu cesur ruha binlerce övgü dizsek de nafiledir. Gerçek olan, arkasında bıraktığı kafiledir. Ve tarihin bir nimeti gibi karşımıza çıkan bazı insanları tarif etmek her zaman zordur. Çünkü onlar, bütün ‘olmaz’ denilenleri olduranlardır. Bu yüzden sanki onları anlatmak için tanrısal tasvire veya mitolojik kahramanları anlatma metoduna ihtiyacımız varmış gibi gelir.
Yaptıkları olağanüstü birçok şeyi bu çağın olağan algısı kaldıramaz gibi gelir ve onları anlatmak zorlaştıkça zorlaşır. Heval Nûreddîn Sofî de o insanlardandır. Ama bir farkla: Eğer Sofî arkadaşı tanıma şansına nail olmuşsanız, onu anlatmama gibi bir şansınız yoktur. Çünkü hafızanızda güler yüzlülüğüyle, insan sıcaklığı ve arkadaşça samimiyetiyle capcanlı duruyordur.
Heval Sofî’yi tanıyıp anlatmamak, ona yapılmış bir haksızlık olur.
Ben de Heval Sofî’yi 23 yıl önce, Medya Savunma Alanları’nda tanıdım. Sanırım şubat ayındaydık; çünkü uzun bir yürüyüş sonrası, alnımızdaki ter bile kısa sürede buz olacak kadar soğuk bir havaydı. Onlarca gerilla, ellerini ovuştura ovuştura dersliğe giriyordu.
Bu gerillalar, 1999 yılında Önder Apo’nun barış çağrısıyla savaş sahalarından çekilmiş, birkaç yıl barışa şans vermek için beklemiş, bu arada da kendini birçok konuda eğitmiş gerillalardı. Türkiye Cumhuriyeti, her zamanki kompleksli tavrıyla barış çağrısına cevap vermediği için gerillalar tekrar geldikleri savaş sahasına doğru yola çıkmak üzere son hazırlıklarını yapıyorlardı.
İşte heval Sofî’yi, Kuzey Kürdistan’a doğru yol alacak o gerilla grubunun yanında tanıdım. Güleryüzlü haliyle içeri girdi, herkesin karşısında duran masanın arkasına geçerek ders anlatmaya başladı. Ders; meşru savunma stratejisiydi. Herkes, heval Sofî’nin tarihteki savunma savaşlarını anlatmasını beklerken heval Sofî, o zamanlar henüz çok konuşulmayan şeylerden bahsetmeye başladı: ‘Mikro kozmos’ diyor, ‘atom altı parçacıklar dünyası’ diyor, ‘kuvark’ diyor, ‘proton’ diyor, ‘tanecik ve dalga’ diyor, ‘sezgisel alem’ diyor. Var olmanın, öz savunmanın ve sonsuz olasılıkların savaştaki rolünden bahsediyordu.
Herkes birbirine bakıp meseleyi anlamaya çalışıyordu. Bu karlı dağın tepesinde, savaş taktiği ve stratejisi dersi görmek isteyen gerillalara kuantum fiziğini anlatarak derse giriş yapan ancak heval Sofî gibi renkli biri olabilirdi. Derse ara verilince gerillalar ona “Kuantumik Komutan” diye takılmaya başladı. Kahkaha ile gülen o halini, esnek aklını, hayata heyecan ve yenilik katan o yaratıcı ruhunu hiç unutmadım.
Aradan yıllar geçti, bu kez Rojava’da devrim sahasında karşılaştık. Ona “Kuantumik Komutan’ı” hatırlattım, yine kahkaha ile güldü. Yanında otururken insana huzur veren bir yanı vardı heval Sofî’nin. Misafirperver, mert, kadirşinas yanları insanı onun yanında huzurlu kılıyordu.
Rojava’da o zamanlar kızılca kıyametler yaşanıyordu. DAİŞ bütün karanlıkların orta yerinden çıkmış, yönünü Kürt coğrafyasına çevirmişti ve heval Sofî bu kez Rojava’nın Kuantumik Komutanı’ydı. Onu bazen şehitlikte bir mezar başında, bazen üniversitenin yemekhanesinde, bazen tekerlekli sandalyedeki gazi arkadaşlarla voleybol oynarken, bazen kültür merkezinde çocuklarla şarkı söylerken, bazen şehit annelerini ziyaret ederken ve çoğunlukla da askeri operasyonlar sırasında savaşı koordine ederken gördüm.
Kendini bütün varlığıyla halkına adarken bu kadar mutlu, bu kadar akışkan, yorgunluktan hiç bahsetmeyen, her yerde ve herkesle olabilen insan azdır. Bu coşkulu var olma biçimi, özgür kişilik olmanın akışkan halini de ifade ediyordu.
Heval Sofî’de benzersiz bir özgünlük vardı. Kendi şahsına münhasır olmanın ötesinde, Kürdistan’a has ama evrensel bir kimliği vardı. Heval Sofî, Kürtlerin kumral Prometeus’uydu. Pozitif enerjisiyle etrafını sürekli diri tutması, Rojava Devrimi’nin mayalanmasında çok belirleyici rol oynadı.
Hem bu kadar çok yönlü hem de bu kadar bütünlüklü olması şaşırtıcıydı. Hem bu kadar şakacı hem de bu kadar ciddi olması da öyle. Hem bu kadar esnek hem de bu kadar ilkeli olması da hakeza. Maneviyatla var olan ama maddi koşullar karşısında asla çaresiz kalmayan, bütün sorunlara anında çözüm bulan aklına gıpta ile bakılırdı.
Oturup onunla şiir de konuşabilirdiniz savaş da. Onunla herhangi bir yere yolculuk ederken Kürt isyanlarından, Paris Komünü’ne, Rus edebiyatına kadar hemen her konuda tartışabilirdiniz. Onunlayken asla sıkılmazdınız.
Sade ve seçkin, zeki ve etkindi. Cesur ve paylaşımcıydı. Araştırmacıydı, şairdi, eğitmendi, komutandı. Kürdistan’ın neye ihtiyacı varsa heval Sofî oydu. Heval Sofî denince akla komple kişilik olan Apocular gelirdi. Akla, devrimci kültürün yarattığı devrim romanındaki onurlu bir kahraman gelirdi.
Bu gerçekleşme halini bir örnek ile anlatmaya çalışayım.
Önder Apo, 23 Temmuz 1993’te Mahsum Korkmaz Akademisi’nde bir grup gerilla ile eğitim yaparken akademiye misafirler gelir. Bu misafirler, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen; Önderliği ve Özgürlük Hareketi’ni tanımak, yazmak isteyen gazeteci, yazar, sanatçı, enternasyonal ve aydınlardır.
Önder Apo, misafirleri de eğitime dahil edip Kürdistan’da sanatın işlevi ve devrimci bir roman taslağı üzerine misafirler ve akademide eğitim gören militanlarla diyalog geliştirir. O diyalogda sarf edilen birkaç cümle çok çarpıcıdır.
Önder Apo şöyle der:
“Devrimci bir romanı, bir statükocu asla yazamaz, hafızasına alamaz. Yine bütün parti düzeyini göremeyen, yaşayamayan birisi de fazla iddialı olamaz. Dıştan bir gözlemci, şüphesiz romanı bize yazabilir. Ama en iyi romanın, gerçeği biraz sıcağı sıcağına yaşayan, yazan ama onu aşan militanlardan gelebileceğini de söyleyebiliriz. Devrimci edebiyatçıyı devrimci militanın çabaları içinden çıkarmak mümkündür.”
Bu sözler, heval Sofî’yi hatırlatıyor. Bu sözler, bütün zorluklara karşı direnme gücü veren bir gerçekliğe de sahiptir. Statükoculara, dogmatiklere, sığ sulardan çıkamayıp hem kendilerini hem de başkalarını dibe çekenler karşısında bu sözler, gizli bir kılıç ve kalkandır.
Ruhunda kanatlanmak isteyen bir kuş taşıyan herkes, bu sözlerin kendisi için söylendiğini düşünür. Ama bu sözler, düşünmenin ötesinde; gerçekliğini yaşayanlara atfedilmiştir. Bu sözler, devrim romanını yaşayarak yazanlara söylenmiştir.
Bu yüzden bu sözler, Heval Sofî’yi hatırlatıyor. Onu, bu cümlelerden süzülmüş bir öz gibi; devrim romanının gurur veren bir kahramanı gibi görmek gerekiyor. Ne mutlu ona ki halkının, yoldaşlarının ve davasının alnını göklere değdirdi.