KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Sozdar Avesta, 3 Ağustos Êzidî Soykırımı'nın yıldönümü dolayısıyla ANF’ye değerlendirmelerde bulundu.
74. Fermanın Êzidî toplumuna karşı önceden hazırlanmış kapsamlı bir plan doğrultusunda hayata geçirildiğini söyleyen Sozdar Avesta, başta hegemonik güçler ve bölgedeki ortakları olan Türk devleti ile KDP’nin de bu planlamanın içinde yer aldığını vurguladı. Bu saldırıların hem Êzîdî toplumuna hem de Rojava Devrimi'ne karşı planlandığına dikkat çeken Avesta, fermanın planlandığı gibi başarıya ulaşmaması için, Özgürlük Hareketi’nin tarihi bir kararla ve devrimci bir hamleyle Şengal Dağı'na, Êzîdxan'a müdahalede bulunduğunu hatırlattı.
Şengal’in Kürdistan özgürlük savaşçıları tarafından özgürleştirilmesinin ardından Êzidî toplumunun tarihinde ilk kez, bir fermanın ardından, inançlarından olmayan bir gücün onlara sahip çıkmasından çok etkilendiğini ifade eden Avesta, bunun sonucunda Êzidî halkının hem askeri savunma güçlerini kurduğunu hem de kendi siyasi ve toplumsal kurumlarını örgütlemeye başladığını belirtti. Bütün bunlar için çok büyük emek verildiğini ve çok ağır bedellerin ödendiğini sözlerine ekleyen Avesta, “Örneğin, Êzîdî toplumunun öncülerinden Mam Zekî, Şengal'de Êzîdî toplumu içinde birliğin sağlanması, halkın yeniden bütün saldırılar karşısında kendisini savunabilecek duruma gelmesi, kendi içinde parçalanmış bir yaşam sürmemesi, toprağını terk etmemesi ve yurt dışına göç etmek zorunda kalmaması için çok büyük çaba gösterdi” diye konuştu.
KCK Genel Başkanlık Konseyi üyesi Sozdar Avesta, değerlendirmelerinde şu hususlara dikkat çekti:
Êzidî halkına yönelik 74. Fermanın 12. yıldönümü. Bu fermanın amacı neydi?
3 Ağustos 2014 yılında Şengal'deki toplumumuza karşı, DAİŞ çeteleri ve onların işbirlikçileri tarafından 74. ferman gerçekleştirildi. Bu fermanın 12. yıldönümü vesilesiyle, öncelikle fermanda şehit düşenlerin şahsında, toplumumuzun maruz kaldığı bütün fermanlarda ve halkların yaşadığı bütün katliamlarda yaşamını yitirenleri saygıyla, hürmetle ve minnetle anıyorum. Onların hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Yine, DAİŞ çetelerinin Şengal'e yönelik saldırısına karşı ilk hamlede yer alan heval Dilşêr Herekol'u, Egîd Civyan'ı, Mam Zekî Şengalî'yi, Berfîn Nurhaq'ı, Nûjîn Sêrt'i, heval Seîd'i, Dijwar'ı, Zerdeşt'i, Çeko'yu, Berîvan'ı ve Nûjiyan Erhan'ı ve özgürlük mücadelesinin bütün şehitlerini saygı ve hürmetle anıyorum. Onlar bütün insanlığın onuru oldu. İnsanlığın zulme karşı ne kadar büyük bir direniş gösterebileceğini ve bunun nasıl sonuç alabileceğini bütün dünyaya bir kez daha gösterdiler.
Bu fermanda rol oynayan ve bunda pay sahibi olan herkesi şiddetle kınıyorum. Onlar mutlaka tarih ve insanlık önünde yargılanacak ve hesap vereceklerdir. 74. Ferman, toplumumuza karşı önceden hazırlanmış kapsamlı bir plan doğrultusunda hayata geçirildi. Fermandan önce DAİŞ çeteleri Irak'ta çeşitli saldırılar gerçekleştirdi ve Musul kentini birkaç saat içinde ele geçirdi. Bunun sonucunda, Ürdün'ün başkenti Amman'da planlı bir toplantı gerçekleştirildi. Başta hegemonik güçler olmak üzere, onların bölgedeki ortakları, Türk devleti, KDP ve müttefikleri de bu planlamanın içinde yer aldı. Bu saldırılar hem Êzîdî toplumumuza hem de Rojava Devrimi'ne karşı planlandı. Neden Êzîdî toplumu hedef seçildi? Êzîdî toplumu işgalci devletlere ne zarar vermişti? Şengal'deki Êzîdîler, bütün ağır baskılara rağmen küçük bir topluluk olarak yaşamlarını sürdürüyordu. Peki neden saldırıların hedefi oldular.
HALK GÜNLERCE ŞENGAL DAĞI’NDA MAHSUR KALDI
Bunlar elbette önemli sorulardır ve cevaplandırılması gerekir. Çünkü hem Rojava Devrimi'nin bulunduğu konum hem de Kürdistan halkının özgürlük mücadelesi çok önemli bir aşamaya ulaşmıştı. Aynı zamanda Önder Apo ile yürütülen barış ve müzakere süreci devam ediyordu. Rojava Devrimi de henüz yeni bir devrim olmasına rağmen Ortadoğu'nun ve bütün dünyanın dikkatini üzerine çekmişti. Hem bu devrimi boğmak hem de Şengal halkı şahsında Êzîdî toplumunu hedef almak istediler. Çünkü Êzîdîler, özellikle öz Kürtlüğü, Kürt kültürünü, Kürt dilini ve Kürt toplumunun direnişçi damarını temsil ediyordu. İşte bu nedenle hedef haline getirildiler. Bu yüzden Êzîdî toplumuna yalnızca Şengal'de yaşayan küçük bir topluluk olarak bakılmamalıdır. Resmi kayıtlarda da görüldüğü gibi bu toplum 74 kez katliam, soykırım, sürgün ve yağmayla karşı karşıya kaldı; sürekli büyük bir korku altında yaşadı. Bütün Kürdistan coğrafyasında göç ederek yaşamını sürdürmek zorunda kaldı. On binlercesi de Kürdistan dışına, Avrupa'ya ve hatta Amerika'ya kadar dağılmak zorunda bırakıldı.
Bunun temel nedeni, onların öz Kürt kimliğini ve kadim Kürtlüğünü ortadan kaldırma politikasıydı. Biz Êzîdî toplumu olarak bu yönümüzle gurur duyuyoruz. İnancımızla, kadim kültürümüzle ve bütün saldırılara rağmen hiçbir zaman zulüm karşısında boyun eğmememizle gurur duyuyoruz. Êzîdî toplumunun mücadelesi, mazlum bir halkın zalimlere karşı verdiği direniştir. Bu direnişte büyük bir onur ve kutsal bir değer vardır. Bu fermanda hepimiz sanki canlı bir filmi izler gibi bu toplum nasıl bir soykırımla karşı karşıya bırakıldığını gördük. Günlerce Şengal Dağı'nda mahsur kaldılar. Bir damla suya ulaşabilmek için insanlar susuzluktan can veriyordu. Binlerce kadın ve çocuk esir alındı, kaçırıldı ve pazarlarda satıldı. Güvenli bölgelere ulaşamayan on binlerce insanın akıbeti ise bugün bile hala bilinmiyor. Onlarca toplu mezar da bugüne kadar tam anlamıyla açığa çıkarılabilmiş değildir.
Geçen 12 yıl boyunca Êzidî toplumunun ve Êzidî kadınların varlık ve özgürlük mücadelesini nasıl yorumluyorsunuz?
Bu fermanın planlandığı gibi başarıya ulaşmaması için, Özgürlük Hareketi tarihi bir kararla ve devrimci bir hamleyle Şengal Dağı'na, Êzîdxan'a müdahalede bulundu. Bu müdahale, herkesin DAİŞ çetelerinden kaçtığı bir dönemde gerçekleşti. Musul gibi bir kentten on binlerce askeriyle geri çekilen Irak ordusu, bölgesel hükümete bağlı peşmerge güçleri de tek bir kurşun bile atmadan, direnmeden Şengal'i terk etti. Üstelik Êzîdî toplumunun kendini savunabilmesi için elinde bulunan silahlar da ellerinden alınmıştı. Toplum tamamen savunmasız bırakılmıştı. Adeta bir kuzuyu kurdun ağzına atar gibi, bu halk katliam ve soykırımın ortasında yalnız bırakılmıştı. Tam da herkesin Şengal'den kaçtığı o sırada Apocu Hareket yönünü Şengal'e çevirdi. Önder Apo'nun gerillaları, Kürdistan'ın dört bir yanındaki dağlardan ve farklı alanlardan, Önder Apo'nun ve Özgürlük Hareketi'nin çağrısı üzerine büyük bir fedakarlıkla Şengal'e yöneldiler.
Bunun yanında, herhangi bir talimat beklemeden, tamamen kendi kişisel inisiyatifleriyle farklı alanlardan Şengal'e gelen çok sayıda arkadaşımız da oldu. Bu durum, Apocu Hareketi’n ve Önder Apo'nun bu topluma ne kadar yakın durduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü Önder Apo'nun Êzîdî toplumuna yönelik duyarlılığı, aslında Şengal Fermanı'ndan çok daha öncesine dayanıyordu. Önder Apo, devrimin ilk günlerinden fermana kadar geçen bütün süreçte çalışmalarının önemli bir bölümünü Êzîdî toplumu üzerine yoğunlaştırdı. Êzîdî toplumunun Kürdistan’daki özgün konumunu, yaşadığı tarihsel acıları ve bu saldırıların nedenlerini sürekli değerlendirdi. Bu toplumun bir kez daha yok edilmemesi ve yeniden soykırımla yüz yüze kalmaması için Özgürlük Hareketi'ni sürekli uyardı; onların güvenliğinin sağlanması ve gerekli bütün tedbirlerin alınması gerektiğini her zaman dile getirdi.
DAĞ HER ZAMAN BİZİ KORUDU
Bu nedenle denilebilir ki hem Ortadoğu halkları hem de bütün insanlık, Özgürlük Hareketi'ne ve özgürlük gerillasına borçludur. Çünkü örgütlendirilen bu DAİŞ çeteleri, bugüne kadar görülmemiş düzeyde katliamlar gerçekleştirmek amacıyla hazırlanmıştı. Özgürlük Hareketi'nin Êzîdî toplumuna yönelik askeri müdahalesi yalnızca kısa vadede bu toplumu katliamdan kurtarmakla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda toplum, özgürlük gerillasından aldığı güçle, özellikle kadın gerillaların, YJA Star savaşçılarının büyük etkisi sayesinde, çok kısa bir süre içinde DAİŞ'e karşı savaşabilecek öz savunma gücünü kurdu ve bunu resmi bir yapıya dönüştürdü. Yine Şengal Dağı'nda, özellikle heval Seîd Hesen öncülüğünde ve orada kalan birçok aşiretin katılımıyla, aynı zamanda siyasi bir duruş da sergilendi. Orada kaldılar ve özgürlük gerillalarıyla birlikte bu mücadeleyi büyüttüler. Böylece Şengal, Êzîdî toplumu için gerçek anlamda bir direniş kalesine dönüştü.
Şengal'de yaşanan bütün fermanlar karşısında halkımızın vardığı sonuç şudur; her zaman dağ bizi korudu. 21. Yüzyılda ve 74. Fermanda bunu bir kez daha gördük; hegemonik güçler tarafından hazırlanan, modern silahlarla donatılan DAİŞ güçleri bütün imkanlarıyla saldırıya geçmiş olmasına rağmen, Şengal halkı ile özgürlük gerillaları son derece sınırlı imkanlarla direndi ve hedeflerine ulaşmasına izin vermedi. Geçen bu 12 yıl içerisinde Şengal'deki toplumumuzun nasıl yaşadığını, nasıl bir mücadele yürüttüğünü, hangi güçlere karşı direndiğini ve bugün ulaştığı düzeye nasıl geldiğini görmek de son derece önemlidir. Şunu unutmamak gerekir ki saldırılar yalnızca DAİŞ'in saldırısıyla sınırlı kalmadı. Fermanın hemen ardından, başta KDP olmak üzere, daha önce Êzîdî toplumunu yalnız bırakan ve onları koruyamayan güçler, toplumun yeniden kendi iradesiyle ayağa kalkmasını da istemediler. Toplum artık eskisi gibi boyun eğmiyordu. Bu nedenle bu kez farklı yöntemlerle Êzîdî toplumuna karşı yeni saldırılar geliştirildi. Özellikle Şengal'in özgürleştirilmesinden sonra bu saldırılar devam etti.
Önder Apo, Êzîdî toplumu hakkında birçok değerlendirme yapmıştır. En fazla önem verdiği konulardan biri de Êzîdî toplumunun kendisini kültürel soykırımdan korumasıdır. Bu bağlamda, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunun anlaşılması ve hayata geçirilmesinin Şengal açısından nasıl bir önemi vardır?
Şengal'in özgürleştirilmesi sırasında, Önder Apo'nun İmralı Cezaevi'nden gönderdiği mesaj da çok önemliydi. Şengal'de fermanın başladığını öğrendiği anda şu mesajı gönderdi: "Şengal'e yapılan saldırı hepimize yapılmıştır. DAİŞ'in eline düşen kadınlar, kaçırılan kız çocukları ve onlara yapılan bütün saldırılar yalnızca Kürt halkına değil, hepimize, bütün insanlığa yapılmıştır. Söz veriyoruz; Êzîdî toplumunu, onların yurdunu ve esir alınan insanlarını özgürlüğüne kavuşturacağız. Onurumuzu koruyacağız ve bir daha hiç kimse böyle bir yaşamı bu halka dayatamayacaktır. Êzîdî halkı bu mesajı sahiplendi. Toplumumuzun tarihinde ilk kez, bir fermanın ardından, inançlarından olmayan bir güç onların yanında durmuş, onlara sahip çıkmış ve bunu yalnızca geçici olarak değil; düşüncesiyle, iradesiyle ve bütün gücüyle kalıcı biçimde sürdürmüştü. Bu durum toplumumuz üzerinde çok derin bir etki yarattı.
Bunun sonucunda hem kendi askeri savunma güçlerini kurdular hem de kendi siyasi ve toplumsal kurumlarını örgütlemeye başladılar. Bu siyasi ve toplumsal kurumların örgütlenmesi için gerçekten çok büyük bir emek harcandı. Örneğin, Êzîdî toplumunun öncülerinden Mam Zekî, Şengal'de Êzîdî toplumu içinde birliğin sağlanması, halkın yeniden bütün saldırılar karşısında kendisini savunabilecek duruma gelmesi, kendi içinde parçalanmış bir yaşam sürmemesi, toprağını terk etmemesi ve yurt dışına göç etmek zorunda kalmaması için çok büyük çaba gösterdi. Bu emekler zamanla Şengal'de somut sonuçları verdi. Örneğin Şengal'in kurtarılmasında YBŞ ve YJŞ güçleri ile birlikte YPG ve YPJ savaşçıları bütün imkanlarıyla mücadele ederek Şengal'i özgürleştirdiler. Geçen bu 12 yıllık süreçte en fazla dikkat çeken mücadele ise kuşkusuz kadınların mücadelesidir. Fermanın ilk günlerinde Şengal'deki kadın iradesi kendisini çok güçlü bir biçimde ortaya koydu. İlk günlerde bütün dünyaya yayılan görüntüler, kadınların esir alınması, kaçırılması ve pazarlarda satılmasıydı. Bu görüntüler bütün insanlıkta büyük bir acı ve derin bir yara oluşturdu.
HEVAL NAZÊ ŞENGAL’DEKİ DİRENİŞİN SEMBOLÜ OLDU
Fakat bunun karşısında, fermandan kısa bir süre sonra bütün dünyanın görmeye başladığı bambaşka bir tablo daha ortaya çıktı. Êzîdî kadınları ve genç kızları bu kez silah kuşandı, kendi iradelerine sahip çıktı ve teslim olmadı. Yaşadıkları acılar onları teslim almadı. Tam tersine, içlerinde intikam alma kararlılığını, mücadele azmini ve bilinçlerini daha da güçlendirdi; kendi varlıklarına sahip çıktılar. Êzîdî genç kadınlar YJŞ saflarına katıldı ve Şengal Kadın Savunma Birlikleri'ni kurdular. Bu gerçekten tarihi ve son derece önemli bir adımdı. Özellikle Şengalli anneler de Şengal'in savunulmasında özgürlük savaşçılarıyla birlikte her cephede omuz omuza yer aldılar. Bu süreç içerisinde özellikle KDP tarafından çeşitli saldırılar gerçekleştirildi. Bunların başında, 2017 yılında Xanesor'da yaşanan saldırılar gelmektedir.
O gün yaşanan görüntüler, gerçekten de insana 1990'lı yıllarda Botan'da yaşananları hatırlatıyordu. O dönemde Xanesor'u kuşatmak, Şengal Meclisi'ni ve orada kurulan kurumları dağıtmak, Şengal'de halkın hiçbir örgütlü yapısını bırakmamak ve halkı yeniden göçe zorlamak istediler. Yarım kalan fermanı bu kez tamamlamaya çalıştılar. Fakat bunun karşısında Êzîdî genç kadınları, örneğin Nazê Naîf Qawal ve gazeteci heval Nûjiyan Erhan ön plana çıktılar. Örneğin heval Nazê, öncülük ederek halk ayaklanmasının en ön saflarında yer aldı. Nasıl ki heval Bêrîvan 1990'lı yıllarda Botan'daki halk direnişinin sembolü haline geldiyse, bu kez de heval Nazê Şengal'deki direnişin ve halk serhildanının sembolü oldu. Heval Nûjiyan ise fermanın başlangıcından şehadet gününe kadar, fermanın amacına ulaşmaması için; yaşanan acıları, Êzîdî toplumunu, Êzîdî kadınlarının sesini ve onların direnişini bütün yönleriyle dünyaya ulaştırdı.
2020 YILINDA 9 EKİM ANTLAŞMASI YAPILDI
Bunlar, önceki fermanlardan daha farklı bir etki yarattı. Bir tarafta mücadele, bir tarafta direniş ve diğer tarafta saldırılar vardı. Bu nedenle özellikle şunu belirtmek gerekir ki hem Irak devleti hem de özellikle KDP, bugüne kadar Şengal'i sanki hiç ferman yaşanmamış gibi yalnızca sıradan bir olay olarak görmeye çalıştı. Onların yaklaşımı şuydu; Fermandan önce Êzîdî toplumu nasıl bilinçsiz, örgütsüz, savunmasız ve siyasi katılımı olmayan bir toplum olarak bırakılmışsa, aynı durumu yeniden yaratmaya çalıştılar. 2020 yılında 9 Ekim Anlaşması yapıldı. Peki 9 Ekim Anlaşması'nın amacı neydi? Bu da çok önemli bir sorudur.
Bu anlaşmayla oluşturulan örgütlenmenin dağıtılması, taraflar arasında yeni bir düzen kurulması, KDP'nin yeniden Şengal'e getirilmesi, eski kurumların ve eski yönetim anlayışının yeniden yerleştirilmesi ve Êzîdîlerin oluşturduğu siyasi ve toplumsal iradenin ortadan kaldırılması amaçlandı. Bu anlaşmaya karşı da onurlu ve büyük bir direniş geliştirildi Yine Êzîdxan gençleri bu serhildanların öncülüğünü yaptı. Kendi güçleri etrafında birleştiler, kendi kurumlarına sahip çıktılar. Günlerce kendi kurumlarının ve merkezlerinin önünde nöbet tuttular. Örneğin o dönemde Asayiş merkezinin önünde aylar boyunca nöbet çadırları kuruldu. Yani Şengal için şöyle denilebilir; Ferman aslında hiç bitmedi. 3 Ağustos 2014'ten bu yana sürekli büyük bir mücadele yaşandı.
Şengal yalnızca küçük bir yerleşim yeri değildir; Kürdistan'ın bir parçasıdır ve bunun sonucunda sürekli saldırıların hedefi olmuştur. Türk devletinin 2017'den 2025'e kadar gerçekleştirdiği hava saldırıları, Önder Apo'nun 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum çağrısından sonraki sürece kadar da devam etti; Şengal'e yönelik hava saldırıları durmadı. Her açıdan onlarca Êzîdî toplum öncüsü ve yöneticisi hedef alındı, katledildi ve şehit edildi. Yine hedef gösterildiler ve bu şekilde katledildiler. Êzîdî toplumu içinde ajanlar ve muhbirler örgütlendirildi. Ahlaksız yöntemlerle toplum içinde farklı iktidar yapıları oluşturulmak istendi. Yani ideolojik alanda, siyasi alanda, diplomatik alanda, askeri saldırılarla bu toplumun kendi toprağında yaşamaması için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Êzîdî toplumumuz o alanda karşısına çıkan bütün güçlere karşı çok farklı bir duruş ortaya koydu.
KÖLELİK KORKUSU ORTADAN KALKTI
Peki bu toplumun bütün bu saldırılar karşısında sağlam bir şekilde durmasını sağlayan neydi? Elbette Şengal'de Özgürlük Hareketi'nin etkisi, Önder Apo'nun düşüncesi ve felsefesi Êzîdî toplumunun kendisini yeniden inşa etmesini, kendisini tanımasını sağladı. Toplumun içinde daha önce ortaya çıkmamış bir şeyi açığa çıkardı ve görünür hale getirdi. Bu neydi? Kölelik korkusu ortadan kalktı; iradesizlik hali artık iradeye dönüştü. Toplum şunu gördü; daha önce iktidar olanlar, onları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştı. Buna karşı durmak gerektiğini gördüler. Örneğin 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin yıkılışından fermana kadar geçen süreçte Şengal, Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Irak yönetimi arasında adeta bir tampon coğrafya olarak bırakılmıştı ve statüsüz bir şekilde tutulmuştu. Bu nedenle 140. Madde gündeme getirildi.
Bu madde meselesinde de her iki taraf kendi çıkarları doğrultusunda fiili olarak egemenlik kurmaya çalıştı. Yani Şengal'in ne gerçek bir statüsü vardı ne de bir kurum aracılığıyla düzenlenen bir yönetim yapısı bulunuyordu. Doğru dürüst bir çalışma yürütülmüyor, Êzîdî toplumunun inancı ve kimliği tanınmıyor, sanki dışarıdan bakılan bir topluluk gibi görülüyordu. Bu durum özellikle Irak'ta, İslam kültürüyle gerçek anlamda hiçbir bağı olmayan radikal İslamcı güçlerin, DAİŞ çeteleri gibi yapılar da bunların kalıntısı, Êzîdî toplumunu kendi amaçları doğrultusunda tanımlayıp kullanmalarına zemin hazırladı. Bu nedenle yaşanan süreç, yapılan anlaşmalar ve bunun üzerine kurulan oyunlar karşısında toplumun kendi örgütlülüğünü koruması ve mücadelesini kalıcı hale getirmesi çok önemliydi.
2020 yılının 9 Ekim'inde Irak hükümeti, PDK ve Türk Devleti, Êzîdî toplumuna yönelik bir anlaşmayı dayatmak istedi. Bu anlaşma da aslında fermanın başka bir biçimiydi. Ancak Êzîdî toplumu bu kez örgütlü bir şekilde buna karşı durdu. Bugün gelinen noktada bu anlaşmanın oluşturduğu tehdit aşılmış mıdır? Eğer bu tehdit hala devam ediyorsa, bugün hangi biçimde sürmektedir?
9 Ekim Anlaşması, Êzîdî toplumu açısından devam eden fermanın devamıydı. Hâlâ DAİŞ çetelerinin elinde bulunan esirler vardı ve bunlar kurtarılamadı. Örneğin bugün bile resmi verilere göre yaklaşık 2.800 kişinin hala esir olduğu ve akıbetlerinin bilinmediği belirtiliyor. Onlarca toplu mezar hala açılmamış durumda. Açılan toplu mezarların ise adli tıp incelemeleri tamamlanmamış ve sonuçları hala netleştirilmemiştir. Kimliği belirlenenlerin cenazeleri dahi ailelerine teslim edilmemektedir. Ferman farklı yöntemlerle devam etmektedir. Yine Şengal'de, özellikle Êzîdî kadınlarının kendi örgütlenmelerini oluşturduğu bu iradenin ortadan kaldırılması için yürütülen soykırım politikaları sürdürülmektedir.
Ancak bu yaşananlar ve yıllardır verilen mücadele sonucunda, birçok ülkenin dışarıda gerçekleşen bu katliamı soykırım olarak kabul etmesiyle birlikte, Êzîdî toplumunun kendi statüsünü güvence altına alabileceği açıkça görülmektedir. Eğer gerçekten başta Irak hükümeti olmak üzere, Güney Kürdistan yönetimi ve Güney Kürdistan'daki siyasi partiler bu fermana ve bu topluma karşı yaşanan büyük felakete karşı kendilerini affettirmek istiyorlarsa; eğer yeniden bu toplumla ilişki kurmak, bu topraklarda birlikte yaşamak istiyorlarsa, öncelikle bu topluma müdahale etmekten, Şengal'in acıları üzerinden siyaset yapmaktan vazgeçmeli ve kendi çıkarlarından geri durmalıdırlar. Bu nedenle bugün Şengal'deki temel mesele kuşkusuz kimliği, statüsü ve bu toplumun kendi inancı, kendi kültürü ve kendi yaşam biçimiyle yaşayabilmesinin tanınmasıdır. Êzîdî toplumu mücadelesini bu temel üzerinden yürütmektedir.
Böylesi önemli bir dönemde, Önder Apo'nun başlattığı adımlar; özellikle 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum çağrısı, toplumumuza gerçekten büyük bir nefes aldırmıştır. Çünkü Türk devletinin saldırıları bu toplum üzerinde çok ağır sonuçlar doğurmuş ve büyük bir baskı yaşanmıştır. Kuzey Kürdistan ve Türkiye'de yürüyen süreçle birlikte, Şengal açısından da yeni bir süreç başlattı diyebiliriz. Önder Apo'nun demokratik toplum manifestosu, bu süreci Êzîdî toplumu açısından bir Rönesans olarak tanımladı. Şunu ifade etti; demokratik ve barışçıl toplum, Êzîdî toplumunun kendisini yeniden oluşturması, kendisini yeniden inşa etmesi anlamına gelir; bu bir yeniden doğuştur, bir rönesanstır. Çünkü bu toplum üzerinde yaşanan bütün sorunların temelinde kuşkusuz örgütsüzlük vardı. Yine ifade etmek gerekir ki eğitim eksikliği ve bilinç eksikliği de büyük rol oynuyordu.
ÖNDER APO’NUN ÇAĞRISINDAN SONRA ŞENGAL’DE ÖNEMLİ ÇALIŞMALAR YÜRÜTÜLDÜ
Bunun yanında çevredeki birçok güç de kendi çıkarları doğrultusunda bu toplumu kullanmak istiyordu. Toplum farklı güçlerin elinde bir araç haline getirilmişti. Bu da büyük ölçüde bilinçsizlikten kaynaklanıyordu. Siyasi partiler kendi çıkarları doğrultusunda toplumu kullandı ve toplum içinde parçalanmalar meydana getirdi. Bu nedenle son iki yılda, özellikle Önder Apo'nun bu çağrısından sonra, Şengal'de çok değerli birçok çalışma yürütüldü ve yürütülmeye devam ediyor. Örneğin Rönesans üzerine konferanslar gerçekleştirildi. Êzîdî toplumunun birliğini geliştirmek, kendi içinde ittifaklar oluşturmak için çalışmalar yapıldı. Kadınların örgütlenmesi açısından TAJÊ gibi yapılar bütün alanlarda örgütlü çalışmalarını sürdürmektedir.
Bugün Şengal'de toplum kendi kendisini yönetmektedir. Bu nedenle bu gelişmelerin önemli bir fırsat yarattığını söyleyebiliriz. Yıl dönümünde toplumumuz kendi öz gücüyle, kendi oluşturduğu güçle bu süreci karşılamaktadır. Ancak yine biliyoruz ki bugün YBŞ'nin, YJŞ'nin varlığı, savunma gücü, Asayiş gücü ve özellikle Şengal'deki siyasi ve toplumsal örgütlenme konusunda bazı tartışmalar yürütülmektedir. Irak'ta yapılmak istenen değişikliklerin en fazla etkilediği alanlardan biri de Şengal'dir. YBŞ'nin ve YJŞ'nin varlığı nasıl olacak? Bu konuda tartışmalar yürütülmektedir. Savunma gücü üzerine değerlendirmeler yapılmaktadır. Şunu belirtmek gerekir ki Şengal yönetimi, özellikle Halk Meclisi ve toplumun kendi oluşturduğu meclisler aracılığıyla, bu meselelerin Irak içinde çözülmesi için kendi iradesini ortaya koymaktadır.
Başından bugüne kadar Êzîdî toplumu hiçbir zaman herhangi bir devleti tehdit eden bir güç olmamıştır. Devletlere karşı bir tehdit değildir. Bölgesel yönetime karşı bir tehdit değildir. Yeni bir devlet kurma amacı taşımamaktadır. Sadece kendi değerleriyle, kendi inancı ve kültürüyle yaşamını sürdürmek istemektedir. Bu nedenle Şengal sorununun çözülemeyecek bir sorun olmadığını belirtmek gerekir. Şengal meselesi yalnızca parlamentodan geçecek bir yasayla çözülebilecek bir meseledir. Nasıl ki 14 ülke Şengal'de yaşanan soykırımı kabul ettiyse, Irak da bu soykırımı kabul etmelidir. Çünkü bu toplum tarih boyunca birçok kez soykırımlarla karşı karşıya kalmış, özgün bir kültüre ve kendine has özelliklere sahip bir toplumdur.
12 YIL İÇERİSİNDE ÇOK BÜYÜK BEDELLER ÖDENDİ
Bu toplumun kendi özellikleriyle yaşayabilmesi ve yok olmaması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Kendi yerinde, kendi toprağında bu şekilde yaşayabilmelidir. Aynı zamanda Êzîdî halkı elbette Irak'ta yaşamaktadır. Irak'ın vatandaşıdır ve orada yaşamını sürdürmektedir. Bu nedenle bugün demokratik entegrasyon üzerine tartışmalar yürütülmektedir. Kendi kurumlarıyla Irak'ın mevcut kurumları arasında nasıl bir bütünleşme sağlanabilir? Kendi kimliğiyle, kendi iradesiyle kendisini nasıl geliştirebilir? Bu konular üzerine tartışmalar yapılmaktadır. Bu fermanın yıl dönümü vesilesiyle umut ediyoruz ki başta Irak yönetimi olmak üzere, özellikle Güney Kürdistan’daki siyasi partiler Êzîdî toplumunu anlayabilir; onların elde ettiği kazanımları, özgünlüğünü ve değerini görebilir. Bu büyük bir değerdir ve buna göre yaklaşılmalıdır.
Bu süreç savaş ve çatışmayla, zor kullanmayla değil; diyalogla, müzakereyle ve karşılıklı anlayışla çözülebilir. Toplum da buna hazırdır, öncülüğü de buna hazırdır. Askeri güç ve mevcut savunma gücü, yalnızca toplumun kendisini fermanlardan koruma gücüdür. Başka bir yere karşı saldırı yapabilecek, tehdit oluşturabilecek bir güç değildir. Êzîdî toplumu açısından böyle bir düşünce zaten söz konusu değildir. Bu güç, yalnızca geçmişte yaşanan ferman ve soykırımlardan çıkarılan dersler sonucunda, aynı acıların yeniden yaşanmaması için oluşturulmuş öz savunma gücüdür. Bu nedenle bu nokta önemlidir. Önder Apo’nun yaptığı çağrı, Şengal’de bugün yürütülen çalışmalar; meclislerin, komünlerin çalışmaları, kadınların ve gençlerin örgütlenmesi… Bunların hepsi büyütülmeli ve geliştirilmelidir. Bu çok önemli bir konudur. Geçen 12 yıl içinde büyük bedeller sonucunda, gerçekten çok değerli bedeller ödenerek, toplum belli bir düzeyde kendi birliğini ve ittifakını oluşturmuştur. Başta aşiretler ve aileler arasında olmak üzere toplum içinde çok önemli bir dayanışma ortaya çıkmıştır.
Bir diğer çok değerli nokta da şudur; fermandan bugüne kadar Şengal ve Êzîdxan bölgesinde yaşayan diğer topluluklarla da ilişkiler gelişmiştir. Başta bölgede yaşayan Arap topluluğu olmak üzere; Şiiler, Kakailer, Türkmenler de Êzîdî toplumuyla ilişki ve diyalog içindedir. Toplumumuz açısından en önemli noktalardan biri, bütün toplumlarla olan ilişkilerini ve katılımını güçlendirmesidir. Demokratik toplum perspektifi, halkların birliği ve birlikte yaşam anlayışı ne kadar güçlendirilirse; diyalog, müzakere ve dayanışma ne kadar geliştirilirse, toplum da kendi güvenliğini o kadar büyütebilir. Tarih de bunu kanıtlamıştır. Şengal’de son fermanda da gördük. Bir toplum ne kadar kendi içine kapanır, kendisini çevresinden uzak tutar, başkalarıyla ilişkilenmez ve ittifak oluşturmazsa; hem kendi içinde daha fazla sorun yaşar hem de çevresinden gerekli desteği alamaz.
KADINLAR MÜCADELEYE ÖNCÜLÜK ETTİ
Bu nedenle 12. yıl dönümü vesilesiyle gerçekleştirilen son konferans çok değerli ve önemliydi. Konferansa katılım, yapılan değerlendirmeler ve ortaya çıkan sonuçlar; gelecekte Şengal’de bir statünün oluşturulması açısından önemli adımlar olacaktır. Bunu böyle ifade edebiliriz. Bir diğer önemli nokta ise, geçen 12 yıl içinde onlarca bedelin ödenmiş olmasıdır. Şehit ailelerimiz var, gazilerimiz var, büyük fedakarlıklar yapan insanlarımız var. Bu büyük değer temelinde, hangi siyasi yapının içinde yer alırlarsa alsınlar, herkesin kendi inanç kimliği, kültürel kimliği ve dilsel kimliği üzerinde birlik geliştirmesi gerekir. Ben bunu çok değerli buluyorum. Yine bu 12 yıl boyunca kadın mücadelesinin nasıl öncülük yaptığı da çok önemlidir.
Savunma alanından diplomasi alanına kadar her alanda kadınlar öncülük etmiştir. Bugün Şengal’de yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinde de kadınlar öncü rol oynamaktadır. Şu anda Şengal’de gerçekten büyük bir dönüşüm yaşanmaktadır. Yani hem değişim vardır hem de dönüşüm vardır. Bu yalnızca sözde bir durum değildir; orada artık çok temel bir değişim gerçekleşmektedir. Bu değişimin ve dönüşümün öncülüğünü yapan, büyük bedeller veren ve bilinçli bir şekilde her alanda rol oynayanlar ise özellikle kadınlar ve gençlerdir. Çünkü bu fermanlarda en fazla katledilen, kaçırılan ve büyük felaketlerle karşı karşıya kalanlar kadınlar ve gençler olmuştur. Bugün hala yüzlerce genç ve çocuk kaçırılmış, büyütülmüş ve kendileri için asker yapılmak istenmiştir. Fermanda kadınların yaşadığı acılar herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle 74. Ferman, diğer fermanlara benzemeyen bir özelliğe sahiptir ve hakikati burada açıkça ortaya çıkmıştır. Belki de çok nadir görülen bir durumdur.
Yine ifade edeyim; bizim toplumumuzda, Kürdistan tarihinde ve özellikle Êzîdî toplumunun tarihinde, bir fermandan sonra toplumun küllerinden doğması çok önemli bir durumdur. Yaralarını sarıyor, kendi acılarını sarıp iyileştiriyor. Acısını büyük bir direniş kalıbına, bilgisizliği bilgiye dönüştürüyor. Yani o göçü, o sürgünü, o zorunlu yer değiştirmeyi; kendi yurduna, kendi topraklarına ve kendi yaşam alanlarına dönüşe çevirdi. Şengal'e dönüş, fermana verilen en anlamlı cevaptır. Onların birlik olması, fermana verilen çok değerli bir cevaptır. Bu şekilde gerçekten Şengal'de ve genel olarak Êzîdîler içinde, Êzîdxan'da büyük bir devrim gerçekleşti. Bu bir devrim sürecidir. Şengal yalnızca Şengal değildir. Şengal, bütün Êzîdî toplumunun değişim ve dönüşüm merkezidir. Yani dünyada yaşayan bütün Êzîdîlerin merkezidir. Kendini yeniden oluşturmanın, kendini yeniden inşa etmenin ve kendisini esas almanın kutsal alanı Şengal'dir. Bu anlamda Şengal, yalnızca Şengallilerin değil; herkesin ortak değeridir. Êzîdxan böyle bir rol oynamaktadır.
ÊZİDÎ HALKI ARTIK ÖZGÜRLÜĞÜN TADINI ALDI
Irak içinde de Êzîdxan'ın yeri çok belirgindir. Yani Şengal'de oluşturulan bu model, bütün ezilen halklar ve özellikle Irak'ta ve Ortadoğu'da özgün inançlara sahip toplumlar için bir deneyim olabilir. Şengal'deki bu yaşamdan kendileri için sonuçlar çıkarabilirler. Kendilerini bunun üzerine inşa edebilirler. Yok edilmenin eşiğine getirilmiş bir toplumun kendisini nasıl yeniden oluşturduğu ve nasıl direnebildiği burada görülmektedir. Buna büyük bir inanç duymak gerekir. Ulus devlet anlayışı, devlet gücü, ellerindeki bütün imkanlar, bütün bunlara rağmen her şeyi başarabileceklerini sanıyorlar. Ama Şengal hakikatinde ortaya çıkan şudur; onlar hiçbir zaman kalıcı olarak kazanamazlar. Çünkü onlar zulmediyorlar, çünkü onlar haksızdırlar, çünkü bize karşı her türlü zulmü yürüttüler.
Ama haklı olan, hukuka sahip olan, hakkı olan, davası kendi hakkını aramak olan taraf; sonunda kazanacaktır. Şengal hakikatinde bu durum ortaya çıkmıştır. Belki sayıları az olabilir, belki dağınık olabilirler, belki birçok imkansızlıkla karşı karşıya olabilirler, ama ortaya çıkardıkları değer çok büyüktür. Bu değerin büyüklüğü çok önemlidir. Büyük şehidimiz, heval Dijwar'ın söylediği gibi; "Êzîdîlerin davası büyük bir davadır. Öyle bir davadır ki uğruna on kez canını vermeye değer” diyordu. Yani bu hakikat kendisini ortaya koymuştur. Bugün Êzîdî toplumu artık onurlu bir yaşam sürmektedir. Artık değerleriyle yaşamaktadır, artık gururla yaşamaktadır. Artık "Ben varım" diyebilmektedir. Artık hiç kimsenin önünde baş eğmemektedir. Kendi demokrasi gücünü oluşturmuştur. Kendi içinde oluşturduğu güçle artık özgürlüğün tadını almıştır. Bu çok önemlidir.
Bu nedenle bu güç, hem Kürdistan halkının mücadelesi açısından hem de bölgenin mücadelesi açısından büyük bir değere sahiptir. Bu vesileyle bir çağrı yapmak istiyorum; gerçekten başta Irak hükümeti ve Güney Kürdistan yönetimi olmak üzere şunu söylemek gerekir, ne olursa olsun, geçmişte yaşananların tekrar edilmesinden ziyade, eğer gerçekten bir özür dilemek istiyorlarsa artık Êzîdî toplumunun haklarına saygı göstermeleri gerekir. Êzîdî toplumunda ortaya çıkan bu düzeyi hukuki ve anayasal olarak tanımaları, kabul etmeleri ve resmileştirmeleri gerekir. Bu çok önemlidir. Yine belirtmek isterim ki Êzîdî toplumumuz siyasi ve toplumsal mücadelesinde artık gerçek anlamda bir devrim ve bir Rönesans yaşamaktadır. Mücadelesi çok değerli, çok anlamlı ve çok kutsal bir mücadeledir. Bu toplumun bütün bileşenleri ve dostları bu davaya sahip çıkmalı ve desteklemelidir.
ÊZİDÎ HALKININ MÜCADELESİ İNSANLIK MÜCADELESİDİR
Bu vesileyle yurt dışındaki Êzîdî toplumuna ve alanlarda yaşayan tüm Êzidîlere çağrım; sadece 3 Ağustos'ta bu şehitleri anmakla yetinmeyelim. Elbette şehitlerimizi her yönüyle anmalı, eylemlerimizi büyütmeliyiz. Ama bunu yalnızca 3 Ağustos ile sınırlı bırakmamalıyız. Êzîdî toplumunun bu değerli mücadelesinin ve özgürlük mücadelesinin kalıcı hale gelmesi için desteğimizi daha da güçlendirmeliyiz. Bu temelde herkes bu hakikate sahip çıkmalıdır. Êzîdî toplumumuzun mücadelesi, verilen bedeller, orada bütün inançlardan insanlar şehit düşmüştür. Alevi inancından onlarca insan da bu mücadelede şehit olmuştur. Kürdistan'ın bütün bölgelerinden ve yurt dışından insanlar gelip bu mücadelede yer almıştır.
Bu nedenle gerçekten de bu toplumun mücadelesi; var olma mücadelesidir, insanlık mücadelesidir, kendini yeniden oluşturma ve yeniden inşa etme mücadelesidir. Bugün görüyoruz ki toplumumuz da bu mücadeleye cevap olacak iradeye sahiptir. Bu örgütlülüğe sahiptir, bu savunma gücüne sahiptir, bu değere sahiptir. Karşısında hangi tehlike olursa olsun, bu mücadeleden vazgeçmeyecektir. Çalışmalarını, direnişini daha fazla örgütlü ve farklı yöntemlerle sürdürecektir. Bir daha büyük tehlikelerin ortaya çıkmasına ve bir daha fermanların yaşanmasına izin vermeyecektir. Bu temelde, özellikle Önder Apo'nun her zaman bu topluma verdiği önem ve bu süreçte açtığı imkânlarla birlikte; biz de Özgürlük Hareketi olarak, 3 Ağustos'ta nasıl görevimizi ve sorumluluğumuzu yerine getirdiysek, bugün de toplumumuzla birlikteyiz. Üzerimize düşen ne varsa yerine getireceğiz. Bu şekilde halkımızın son 12 yılda yürüttüğü mücadeleyi kutluyorum. Ve bugüne kadar bu mücadeleyi sürdüren bütün Kürdistan halkına da teşekkürlerimi sunuyorum.