Kürt karşıtı habitat
Barış süreci yeni bir aşamaya girerken devlet eliyle yaratılan Kürt karşıtı ve savaş yanlısı habitat, sürecin önündeki en büyük risklerden biri olarak beliriyor. Bu habitatın aşılması, barışın kalıcılaşmasının temel koşulu.
Barış süreci yeni bir aşamaya girerken devlet eliyle yaratılan Kürt karşıtı ve savaş yanlısı habitat, sürecin önündeki en büyük risklerden biri olarak beliriyor. Bu habitatın aşılması, barışın kalıcılaşmasının temel koşulu.
Büyük beklentilerin, kaygı ve umutların, bir de bolca soru işaretinin dönüp dolaştığı bir zamanda, 10 Ağustos 2026 tarihinde “Çerçeve Yasa” olarak adlandırılan teklif “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin güçlendirilmesine Dair Kanun” adıyla yasallaştı. Bu yasa tüm beklentileri karşılayamadı, kaygıların tümünü gideremedi. Ama Önder Apo’nun silahların devreden çıkması ve barışın inşaası konusundaki ısrarını bir kez daha kanıtladı. Hiç kimsenin cesaret edemeyeceği bir kararlılıkla, sorunu çıkmaza götürecek detayları bir öndere yakışır bir şekilde görmezden geldi ve ortaya çıkan çerçeveyi sorunun çözümünde ana esaslar olarak belirledi. Bu ana çerçevenin içinin doldurulmasında ve pratik uygulanmasında karşılıklı tarafların sorumlu ve anlayışlı yaklaşımlarının önemine atıfta bulundu. Riskler ve problemler taşıyan bu bedene demokratik ve çözümcü bir anlayışla doğru bir ruh kattı. Böylelikle yasanın anlamlaşmasına büyük katkı sağladı. Mesele artık bu bedene, sorunu demokratik bir çözüme taşıyan bir ruh katmaktı. Bu da yasanın nasıl pratikleşeceğine bağlıydı.
Gerçekten de süreç oldukça kritik bir aşamaya girdi. Belki süreç bir yol kazası yaşamadı ama yol kazaya müsait bir tahrip faaliyetine maruz kaldı. Bunlar çerçeve yasanın kanunlaşması ardından sürece sorumlu yaklaşan herkesi kaygılandıran önemli bazı gelişmelerdi.
Öncelikle Özgürlük Hareketi’nin yaşanan yoğun savaş döneminde açıklama imkanı bulamadığı şehit ilanlarıyla Kürt halkı kendi acılarının yasını tuttu. Bu bir halkın en insani hakkıydı. İzi hiçbir şekilde kapanamayacak olan bu derin yaraları sarmak, barışın bu iyileştirici mevsiminde son görevleri yerine getirmek, hiçbir kanunun sınırlandıramayacağı en onursal davranıştı. Kürt halkının bu törenlerine saygı duymak, sessizce izlemek, bu tablonun sorumlusu olan devlet tarafının sürece dair güven verme sınavıydı. Konuya böyle yaklaşmanın aksine bu süreçler adeta Kürt halkına çok görülerek, konu soğuk-buyurgan bir devlet aklının ezberleri ile okundu. Halka adeta parmak sallandı. Devletin kibri uğruna bir halkın yarasına tuz basıldı.
Böyle bir dönemde kaygı uyandıran bir diğer gelişme de Önder Apo’nun komplo ve provokasyon olarak değerlendirdiği kimi notların dağıtılması meselesiydi. Bu hiç de sıradan bir mesele değildi. Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik hem içten hem de dıştan etkileri gözetilen bir özel savaş saldırısıydı. Kimi metinlerin görüşme notu olarak dağıtılması, bu metinlerle oynanıp bazı algı operasyonlarına malzeme çıkarılması, görüşme ve müzakere sürecine cımbızlanmış, bağlamından koparılmış kimi ifadelerle gölge düşürülmesi besbelli planlanmıştı. En tehlikelisi de bu sürecin en biricik yanı olan, sürecin başarısını ve geleceğini en direkt belirleyen Önder Apo’nun hedefe konulmasıydı.
Bir diğer husus da siyasi tribünlerden futbol tribünlerine taşan ve sahalarda yaşananlardı. Kürt halkı için bir şehir olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyan Amed’in, büyük emeklerle yarattığı futbol takımının bir sorun haline getirilmek istendiği açıktı. Yükseldiği ligde aldığı başarılardan ötürü herkes gibi gurur duyan, bunları kutlayan bir halk, önce Türkiye’de yükseltilen faşist güruhun, peşi sıra siyasi tribünlerin, devlet katının tehditlerine maruz bırakıldı. Kürt’ü yan yana getiren, bir kılan, ortak değerler yaratan en masum aidiyetler bile bir tehdit gibi görülerek toplumsal ayrışmanın nedeni haline getirildi. Daha da küstahlaşanlar ve ileri gidenler de vardı. Bir halka başarıyı ve sevinci çok gören, karşısına alarak onu yılgın, özgüvensiz ve suçlu bir taraf olarak kodlayan bu zihniyet, Kürt’ü yeşil sahalarda da olsa kendine eşdeğer görmüyordu.
Bu üç önemli gelişme sadece ortaya çıkardığı sonuçlar açısından değil, sorumlusunun kim olduğuna dair yürütülen algı operasyonları sebebiyle de çok riskliydi. Yavuz hırsız sadece ev sahibini dövmüyor, hırsızın evin sahibi olduğunu iddia ediyordu. Kürt’ün acısına-yasına, sevincine-zaferine, ona dair gerçeğe ve hakikate saldıranlar yine Kürt’ü suçlu gösteriyor, bunları sürecin gidişatında yapılmak istenen taktik hamleler için parende haline getiriyordu.
Tüm bunları yapan kimdir? Bu algı operasyonlarının ardından kimler var? Toplum kimler tarafından ayrıştırılmak, parçalanmak isteniyor? Bu gelişmelere dayanarak Kürt halkını sindirmek, demokratik meşru mücadelesini yürütemez kılmak isteyen, cesaretini baltalayanlar kimlerdir? Faşist bir zihniyetin en haddini bilmez söylemleriyle Türk devletinin “kibrini” Türk halkının “gururu”nu Kürt’ün kellesinin üzerinde savrulan bir kılıçmışçasına bileyenler, sürecin üzerinde bir kara bulut gibi toplananlar kimdir?
Tüm bu soruların dönüp dolaştığı mecrada devlet yokmuş gibi davranmaktadır. Sürecin bilinen isimleri ve kurumları dönem dönem “ayar verici” açıklamalarının ötesinde bu adımların arkasında kendisinin olmadığını ima etmektedir. Ancak buna dair de en önemli teşhisi yine Önder Apo yapmıştır. Bu soruların cevabı elbette ki dizaynı devlet eliyle yapılmış Kürt karşıtı ve barış karşıtı habitattır.
Türk devleti her ne kadar bölgesel gelişmelerin dayatması altında “A Planı” olarak ‘süreci’ yürütmeye girişmişse de “B planı” olarak Kürt halkının her türden kazanımını, örgütlülüğünü ve iradesini tasfiye etmeyi planlayan yaklaşımdan vazgeçmemiştir. Sonuçta bölgesel konjönktür değişkendir. Bölgede siyaset ve politika, yine dinamikler sert ve ani değişimler yaşayabilmektedir. Bu bakımdan kimi zaman “B planı” imkan ve fırsat bulmuş bu ajanda işlemiş, bunun aksi durumlarda “A planı”na dönülmüştür. Devletin büyük hacminin gönlündeki plan “B planı”dır. Bu yüzden bazen de “A planı” Kürt halkının tasfiyesini amaçlayan “B planıyla” buluşturulmak istenmiştir. Önder Apo’nun yapmaya çalıştığı şey; “B planı”nı yenmek “A planı”nı ise başta Kürt halkı olmak üzere Tüm Türkiye’nin kazanacağı bölgesel bir plana dönüştürmektir. Ama unutmamak gerekir ki sonuçta her iki ajanda Türk devletinin masasındadır. Çözüm sürecinin bu kadar ağır ve zamana yayılan yürüyüşü bu nedenledir.
Bunu şunun için belirtiyoruz; Türk devleti bu sürece gelirken geçmişten bugüne belli bir hazırlık yapmıştır. Askeri alanda yürüttüğü saldırı ve hazırlıklar kadar bu her iki planı da iç içe yürütebilecek siyasi, sosyal, psikolojik hazırlıklara ağırlık vermiştir. İşte geniş bir milliyetçi güruh ve faşist histerilerin ana omurgasını oluşturduğu, bunun dinci ve milliyetçi bir propaganda yani basın gücüyle desteklenip yönlendirildiği, birçok özel savaş örgütlenmesiyle toplumun iradesi ve bilinci üzerinde operasyonların icra edilebildiği sosyolojik bir atmosfer yaratılmıştır. Buna Kürt Özgürlük Hareketi'nden kaçmış işbirlikçileşmiş unsurlar eklemlenmiş, ilkel milliyetçi unsurlarla ittifak kurulmuş, bölgesel güçlere bile belli bir oyun sahası açılmıştır. Bu kesimin toptan tavrı ve oluşturduğu ilişkiler ağı Apocu Kürtlük karşıtı ve tasfiyeci bir habitattır.
Habitat toplumun kendisi değildir. Aksine toplum dışıdır. Toplum içindeki devletçi ve rantçı bir kesimin belli bir siyasi ve politik düzlemde yine devlet imkan ve olanaklarıyla dinamik hale getirilmesi, bunların propaganda araçlarıyla toplumun geneline mal edilmeye çalışılmasıdır. İpleri devlette olan sahte bir toplumsal durum yaratımıdır. Özel savaşa gerekli ‘arz’ için yaratılmış sahte ‘talep’ durumudur. En önemlisi de toplumun ve onun değerlerinin silahlaştırılması, rantçı-devletçi bir güruh adına savaştırılmasıdır.
Yukarıda sıraladığımız süreç açısından kritik aşamalar olarak atlatılan her üç konu -taziyeler, görüşme notları, Amed spor- bakımından da devrede olan bu habitattır. Her üç konuyu da tasarlayan, sorunsallaştıran, sürecin önünde yol kazasıyla sonuçlanabilecek kadar hassaslaştırarak koyan bu habitatın kendisidir. Bunların ipi devletin elindedir, sorumlusu devlettir. Bu habitat bazen Türk devletine bir tasfiye planı olarak “B planı” için gerekli argümanları sunmakta, bazen de devletin akli selim kanadı bu habitatın esiri haline getirilerek “devlet doğru yola koyulmakta”dır.
Tekrar başa dönecek olursak yeni yasa ardından süreç artık oldukça kritik bir aşamaya girmiştir. Önder Apo eksiklikleri olan bu yasa ardından önemli olanın uygulama olduğuna işaret etmiş, bu adımı başarıya götürme kararlılığını ve iradesini göstermiştir. Ancak bugüne dek yaşananlar önemli riskler ve soru işaretleri doğurmuştur. Devlet yarattığı bu habitata dayanarak, Önder Apo ile yaptığı görüşmelerin içini boşaltma pahasına, yasayı bir teslimiyet ve tasfiye olarak mı icra edecektir? Örneğin karar alması gereken MGK’nın, yasanın yürürlüğe girmesine olur vereceği eşik nedir? Tüm PKK’lilerin silahlarını teslim edip, siyasi ve politik zeminden men edilerek sadece basitçe yaşamak uğruna tek tek teslim olması mıdır? Sürece toplu katılım olarak siyasallaşan bu onurlu tavrın tek tek eve dönüş olarak trajikleştirilmesi midir? Kürt halkının yarım asırlık tüm kazanımlarını bir hiç karşılığında terk edip her şeyi unutmaya mahkûm edilmesi midir? Böyle bir yasanın uygulamada başarı şansı yoktur. Aslında bu muhataplarınca da bilinmektedir. Yoksa gerçek amaç Türk devletinin demokratik dönüşümü için hükümetçe atılması gereken adımları unutturup, Kürt Özgürlük hareketi için olmazın resmini çizmek midir? Peşi sıra “Biz yasayı çıkararak gerekli adımları attık” masumiyetine dayanarak, Kürt halkı üzerinde bir silah gibi kullanılan bu faşist habitatın üstüne bir de askeri saldırı ve operasyonlara yeniden başlamak mıdır?
Kürt halkı, kamuoyu, demokratlar, aydınlar ve tüm duyarlı kesimler hiç olmadığı kadar uyanık olmalıdır. Devletin faşizmle yarattığı bu savaş yanlısı habitatın karşısında halkların gücü barışın habitatını inşa etmeye yeterlidir. Çünkü özgür ve onurlu yaşamak için hiç kimsenin başka şansı yoktur.