Geleceğin hafızası

Geleceğin hafızası tam da budur: geçmişi unutmamak kadar, geleceği de başkalarının tarifine, çıkarlarına ve yönlendirmesine bırakmamak.

ANALİZ

Yaklaşık beş yüz yıl önce, henüz on sekiz yaşlarındaki Étienne de La Boétie, ‘Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’i yazdı. Özgürlüğün nasıl kaybedildiğini ve insanların boyun eğmeye nasıl alışabildiğini sorgulayan bu metin, bugün Fransa’da lise öğrencilerinin önüne konuluyor.

İnsanlar neden boyun eğer?

La Boétie’nin bizi bugün hâlâ ilgilendiren cevabı yalnız zorbalıkla ilgili değildir. İlk kuşak zorla boyun eğdirilebilir, fakat boyunduruk altında doğan sonraki kuşaklar özgürlüğü hiç görmedikleri için içine doğdukları düzeni hayatın doğal hali sanmaya başlayabilirler. Görenek, insana “kulluk zehirini yutup acı bulmamayı” öğretir der La Boétie. Mesele artık yalnız boyun eğmek değil, zehri içmek ve bir süre sonra onun zehir olduğunu bile hissetmemektir.

Zorla kurulan bir düzen zamanla alışkanlığa dönüşebilir.

Fakat La Boétie’yi bugün bizim açımızdan daha da önemli kılan başka bir soru var: İnsan yalnızca kendi boyun eğişine mi alışır, yoksa yanı başındaki insanın uğradığı haksızlığa da alışabilir mi? Bu soruyu Türkiye’ye ve Kürdistan’a taşıdığımızda önümüzde ağır bir tarih beliriyor.

Bize şiddet çoğu zaman başladığı yerden değil, görünür hale geldiği yerden anlatılıyor. Silah patladığında şiddeti görüyoruz. Peki silah patlamadan önce yaşananlar?

Bir annenin yirmi yıl boyunca oğlunun mezarını aramasının adı nedir?

Fatime Ülüş, ilerlemiş yaşına ve hastalığına rağmen yıllardır aradığı oğlunun mezarına ulaşabilmek için Strasbourg’dan Cudi’ye kadar gitti. Aysel Tuğluk annesini kaybettiğinde cezaevindeydi. İzinle katıldığı cenazenin ardından, mezarlıkta yaşanan tehdit ve saldırılar yüzünden aile, henüz gömdüğü annenin bedenini mezardan çıkarmak zorunda kaldı.

Bir insanın annesini gömememesinin adı nedir?

Bunlar yalnızca iki insanın hikayesi değildir. Bu satırları okuyan hemen her Kürdün zihninde başka bir isim, başka bir köy, başka bir cezaevi, başka bir mezar belirebilir. Dolayısıyla soru yalnızca “Bunlar yaşandı mı?” değildir.

Bir toplum bütün bunlarla birlikte yaşamaya nasıl alıştı?

Köyünden çıkarılmak, yakınının akıbetini yıllarca öğrenememek, ölüsünü gömememek, dilinin ve kimliğinin meşruiyetini sürekli kanıtlamak zorunda bırakılmak hangi şiddet tarifinin içine girecek? Şiddeti yalnız silahın patladığı anda başlatırsak, ondan önce yaşanan koskoca bir hayatı görünmez hale getiririz. Tepkiyi onu doğuran koşullardan kopardığımızda ise yalnızca eylemi mahkum etmeyiz, onun siyasal içeriğini de boşaltırız.

İktidarın kalıcılığı yalnızca zor kullanma kapasitesinden doğmaz; La Boétie’nin anlattığı gibi bir bağlılık ve çıkar ağına dayanır. Devlet yalnızca Kürtlere ne yaptığıyla değil, Türk toplumunun Kürtlere hangi kavramlarla bakacağını biçimlendirmesiyle de okunmalıdır. Kürtçe, uzun yıllar bir dil ve hak meselesi olmaktan çok bir güvenlik meselesinin içine yerleştirildi. Kürtlerin kimlik, dil ve siyasal gelecek talepleri bir hak meselesi olarak değil, tehdit olarak tarif edildi. Uygulanan baskı ise “düzeni koruma” ve “devletin bekası” kavramlarıyla meşrulaştırıldı.

Eylül 2014 tarihli olduğu ileri sürülen “çöktürme planı” belgesi 2015 sonunda Meclis gündemine taşındı. Ardından Cizre, Sur ve Nusaybin’de yaşanan sokağa çıkma yasakları, ölümler ve yerinden edilmeler uluslararası insan hakları raporlarına konu oldu. Kürdistan bunu bir kırılma olarak yaşadı ve hafızasına öyle kaydetti.

Peki Türkiye ne gördü?

Kürdistan’da yaşanan yıkım, Türkiye’nin geniş kesimleri için neden aynı zamanda bir toplumsal ve vicdani kırılmaya dönüşmedi? Bir halkın felaket olarak yaşadığı şey, başka bir toplumun gözünde nasıl bir güvenlik meselesi olarak kalabildi?

Devletin dili ne zaman toplumun diline dönüşür?

Ve belki bundan daha ağır soru şudur: Kürtlerin yaşadığı haksızlıklar neden Türkiye’nin batısında aynı ölçekte ve süreklilikte toplumsal bir kırılmaya dönüşmedi? Sendikalar, akademi, basın, sol, sosyalist ve seküler çevreler, hukuk ve insan hakları alanı bunu neden kendi merkezi meselelerinden biri haline getiremedi?

Bir olay önce insanı sarsar. Sonra haber olur, ardından sayı olur ve istatistiğe dönüşür. Sonunda bir halkın yaşadığı olağanüstü durum, komşusunun olağan hayatının dekoru haline gelebilir.

İnsan yalnızca kendi boyun eğişine değil, başkasının uğradığı haksızlığa da alışabilir.

İsmail Beşikçi’yi bu nedenle hatırlamak gerekir. Resmi bilgi dünyasının sınırlarını aştı; Şark Islahat

Planı’nı, zorunlu iskanı, Dersim’i tartıştı, Kürdistan meselesini sömürgecilik kavramları içinde ele aldı ve bedelini ödedi. Başka türlü görmenin mümkün olduğunu hem akademiye hem de Türk toplumuna gösterdi. Bir insan görebildiyse, yalnızca “bilmiyorduk” demek yetmez.

Neden bu kadar çok insan görmedi?

Birlikte yaşamak, komşunun uğradığı şiddeti de şiddet olarak görebilmektir.

Bugün Türkiye’de yeni bir siyasal dönemden söz ediliyor. Devlet bunu “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırıyor, Kürt siyasal hareketinde ise ‘Barış ve Demokratik Toplum’ kavramları öne çıkıyor. Silahların susması önemlidir. Fakat hiçbir siyasal süreç, Kürtlerin tarihsel hafızasının ve gelecek tahayyülünün sıfırlanması anlamına gelemez.

Çünkü bütün bu tartışmanın altında daha derin bir mesele vardır: Bir halkın özgüveni.

Bir halka kuşaklar boyunca hangi geleceklerin mümkün olmadığı anlatılırsa, kendi kaderi üzerine düşünmesi suç, tehdit veya bölücülük olarak kodlanırsa, kaybedilebilecek şey yalnızca belirli bir siyasal talep değildir; başka bir geleceğin mümkün olduğuna ilişkin kolektif özgüvendir. Bir halk üzerinde kurulabilecek en kalıcı tahakküm, ona ne yapamayacağını söylemek değil, bir süre sonra başka bir şey yapabileceğine kendisinin de inanmamasını sağlamaktır.

Zorun yapamadığını alışkanlık tamamlayabilir.

Fakat Kürdistan’ın tarihi başka bir sürekliliğe de işaret ediyor. İsyanlar bastırıldı, örgütler dağıldı, insanlar öldürüldü ve sürgüne gönderildi. Tüm bunlara rağmen Kürtlerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olma talebi farklı dönemlerde, farklı kuşaklarla ve farklı araçlarla yeniden ortaya çıktı.

Bugünkü süreç başarıya ulaşabilir, ulaşmayabilir de. Barışı istemekle bir halkın bütün geleceğini herhangi bir siyasal sürecin başarısına bağlamak aynı şey değildir. Bir halkın kendi geleceği üzerine düşünme hakkından vazgeçmesi ise bir strateji değişikliği değildir. 

Tarihsel bir kopuştur.

Bugünkü dönemin başka bir riski daha var. Son elli yılda Kürt toplumunun hafızasında güçlü biçimde yer etmiş direniş sembolleri, kavramlar ve tarihsel anlamlar yeni bir siyasal dil içinde yeniden tarif edilebilir. Elbette her kuşak geçmişini yeniden okur, mücadele yöntemleri, kavramlar ve siyasal araçlar değişebilir. Tehlike değişimin kendisinde değildir.

Tehlike, geçmişi yeniden düşünmek ile geçmişin anlamını bugünün ihtiyaçlarına göre değiştirmek arasındaki sınırın kaybolmasıdır. Çünkü bir halkın hafızası yalnızca ne yaşadığının değil, yaşadıklarına hangi anlamı verdiğinin de hafızasıdır.

Bir kuşak için direniş olanın sonraki kuşağa yalnızca bir yanlışlık, bir dönem için bedel olanın başka bir döneme yalnızca aşılması gereken bir yük olarak aktarılması, geçmişi ortadan kaldırmaz. Daha sessiz bir şey yapar: Geçmişi yerinde bırakır, fakat anlamını değiştirir.

Bu nedenle geçmişi kutsallaştırmak ile geçmişin anlamını korumak aynı şey değildir. Gelecek kuşaklara bugünün cevaplarını bırakmak zorunda değiliz. Ama onların kendi cevaplarını verebilmeleri için ne yaşandığını, neye karşı çıkıldığını, neyin savunulduğunu ve hangi geleceklerin hayal edildiğini bilmelerini sağlamak zorundayız.

İşte bu nedenle elli yıl sonrasını, 2075’i düşünmek zorundayız.

2075’te lise çağında olacak bir Kürt çocuğu henüz doğmadı. Bugünün aktörlerinin ve tanıklarının büyük bölümü, bizler de dahil, olmayacak. Örgütlerin, rejimlerin ve sınırların hangilerinin var olacağını bilmiyoruz. Ama o çocuğun neye sahip olacağını bugünden etkileyebiliriz:

2075’te Kürtler hala kendi dillerinde yaşama hakkını başkalarından mı talep edecek?

Kendi tarihlerini hala başkalarının arşivlerinden mi okuyacak? 

Şex Said’i, Dersim’i, 15 Ağustos’u, köy boşaltmalarını, Cizre’yi kimlerin hafızasından ögrenecek?

Kendilerinden önceki kuşakların yalnızca hangi bedelleri ödediğini mi bilecek, yoksa neden direndiğini, neyi savunduklarını ve nasıl bir gelecek tahayyül ettiklerini de bilecekler mi?

Bunlar bir siyasal reçete değil, bir miras envanteridir.

2075’in Kürtleri bugünün örgütleriyle örgütlenmeyebilir, bugünün kavramlarını kullanmayabilir. Onlara bugünün cevaplarını ezberletmek değil, kendi sorularını sorabilecekleri araçları bırakmak gerekir: Bir dil, bir arşiv, kurumlar, tarihsel hafıza ve kolektif özgüven.

Yaklaşık beş yüz yıl önce, on sekiz yaşlarındaki bir gencin sorduğu soru bugün bize ulaşabiliyor.

2075’te lise çağında olacak bir Kürt çocuğu, bugün yaşananları kendi dilinde, kendi arşivinde okuyabilecek mi? Bizim yalnız ne yaşadığımızı değil, neyi savunduğumuzu ve nasıl bir gelecek istediğimizi de bilecek mi?

Bir halkı geleceğinden koparmanın en etkili yollarından biri, başka bir geleceğin mümkün olduğuna ilişkin özgüvenini kırmaktır.

Kendi geleceğini tahayyül edebilme kapasitesini parçalamaktır.

Geleceğin hafızası tam da budur: Geçmişi unutmamak kadar, geleceği de başkalarının tarifine, çıkarlarına ve yönlendirmesine bırakmamak.