Almanya’daki eyalet seçimleri ve aşırı sağcı AfD’nin tırmanışı, sadece konjonktürel bir oy kayması olarak mı okunmalı? Son yıllarda egemen siyasetin, militarist dönüşümün ve derinleşen kapitalist krizin doğrudan bir sonucu mu? Merkez partilerin mülteci demagojisine sığınarak faşist söylemleri meşrulaştırdığını belirten Rosa Luxemburg Vakfı araştırmacısı Murat Çakır, gerçek bir sınıf politikasından uzaklaşan reformist solun da bu boşluğu derinleştirdiğine dikkat çekiyor. Ekonomik çöküş, sanayisizleşme ve tırmandırılan Rusya düşmanlığı arasında sıkışan Almanya, içeride emekçileri baskılarken dışarıda nükleer felakete kapı aralayabilecek tehlikeli bir militarizm oyunu sürüyor.
Yazar ve araştırmacı Murat Çakır, özelde Almanya, genelde ise Avrupa'da büyüyen bu faşizm ve savaş tehdidine karşı tek çıkış yolunun ise göçmenlerin ve emekçilerin anti-kapitalist, anti-militarist bir hatta ortak sosyal mücadeleyi büyütmesinden geçtiğini belirtti.
Almanya’daki seçimlerin, olası senaryoların ve bunların kısa, orta ve uzun vadeli etkilerinin neler olabileceğini sormak istiyorum. Önce AfD’nin gövde gösterisi yaptığı Sachsen-Anhalt Eyaleti’nde bir seçim yaşandı. Ardından Niedersachsen’da yapılan seçimlerde merkez partiler oy kaybederken AfD oylarını artırdı. Önümüzdeki pazar günü ise Berlin Eyalet seçimleri gerçekleşecek. Sol Parti önde görünse de burada da AfD’nin oy oranında bir artış söz konusu.
AfD sizce radikal sağ, popülist sağ mı yoksa doğrudan faşist bir parti olarak mı tanımlanmalı? Bu partinin ve etrafındaki çevrenin oy artışını nasıl yorumlamak gerekir?
Almanya’daki eyalet seçimleri ve AfD’nin oy artışı, sadece konjonktürel bir oy kayması değil; egemen siyasetin ve kapitalist sistemin derinleşen krizinin doğrudan bir sonucudur. Sorduğunuz tanım hususuna gelirsek, AfD’yi sadece 'popülist' veya 'aşırı sağ' olarak yumuşatmak doğru olmaz, bu parti doğrudan ırkçı ve faşist bir nitelik taşımaktadır. Ancak burada asıl bakılması gereken şey, bu faşist odağın nasıl beslendiğidir. Merkez partiler (SPD, CDU, Yeşiller vs.) bir yandan AfD’nin yükselişinden şikayet eder gibi görünürken, diğer yandan onun söylemlerini meşrulaştıran bir siyaset izliyorlar.
Partilerin de beraberce yaptığı şey, tüm bu sorunların temel nedeninin göçmenler ve mülteciler olduğu yalanını ya da bu demagojiyi ortaya atmaktır. Egemen siyaset bunu uzun zamandan beri yapıyor zaten. Ne zaman bir kriz olsa hemen göçmenler veya mülteciler bu krizlerin sorumlusu olarak gösteriliyor.
Sınıf mücadelesi vermeyen, insanların dertlerine tercüman olamayan ve gerçekçi öneriler geliştiremeyen bir sol alternatifin eksikliği, insanları basit çözümler sunan ve aynı zamanda düşman üreten faşist partilere kaydırıyor.
Burada bir taraftan egemen siyasetin bilinçli olarak körüklediği yabancı düşmanlığı ve ırkçılık var. Egemen siyaset, faşist partilerin söylemini üstlenerek ve uygulamada aynısını yaparak onları destekliyor. Bakın, mesela Kuzey Afrika'daki Mağrip bölgesinde toplama kampları kuracaklar. Bu da zaten faşist partilerin bir isteği. Sonuç itibarıyla merkez sağ ve sol partilere, daha radikal politikalara devam etmeleri yönünde aşırı sağdan ciddi bir baskı uygulanıyor.
Bu açıdan şöyle diyebiliriz: Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki faşist partilerin yükselişi, egemen siyasetin içinde bulunduğu krizin, savaş hazırlıklarının, militarist dönüşümün ve neoliberal politikaların bir sonucudur. Bunun diğer tarafı da sınıf mücadelesi veren gerçek bir sol partinin alternatif olarak ortaya çıkmamasıdır.
Burada özellikle Alman reformizminin büyük iflasından söz etmek mümkündür. Her ne kadar Berlin'de oylarını biraz toplamış olsalar da iktidarı aldıklarında verdikleri vaatleri yerine getirebilecekler mi, göreceğiz. Dar kimlik politikalarının ötesine geçemeyip fildişi kulelerden insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemek sol politika değildir. Bu, insanları ‘Fareli Köyün Kavalcısı’ gibi basit çözümler üreten faşist partilere itmekten başka bir şey değildir.
Peki öte yandan Rusya ile ilişkilere, seçim sonuçlarına ve Almanya'nın dış ilişkilerine baktığımızda orta vadede Almanya'yı ne bekliyor? Bahsettiğiniz çoklu kriz ortamı daha da derinleşir mi? Ne dersiniz?
Kriz ortamı daha da derinleşecek; çünkü birbirini perçinleyen farklı krizler üst üste biniyor. Bu durum insanların yaşamlarını doğrudan etkiliyor. Ancak asıl büyük kriz ve tehlike, egemen siyasetteki "uyurgezerlerin" topluma enjekte etmeye çalıştığı Rusya düşmanlığının yaratabileceği ciddi sorunlardır. Zaten toplumda, özellikle Alman toplumunda savaşa karşı bir antipati var.
Bugün AfD gibi faşist partiler "Rusya ile diyalog kurulmalı" ya da "Rusya'ya yönelik yaptırımlar sonlandırılmalı" gibi talepler ileri sürse de bunlar popülist ve demagojik söylemlerdir, tamamen oy avcılığıdır. Programlarına ve söylemlerine dikkat ettiğimizde, ırkçı-faşist AfD'nin militarizmin, militaristleşmenin ve silahlanmanın en büyük destekçilerinden biri olduğunu görürüz.
Orta vadede şöyle bir durumla karşı karşıyayız: Almanya ekonomik olarak çok ciddi bir çöküş yaşamaktadır ve sanayisizleşmenin getirdiği sorunlar hat safhadadır.Dünya ekonomisinin merkezkaç kuvvetleri Asya'ya kaymaktadır. Almanya ve Avrupa, Çin Halk Cumhuriyeti'nin teknolojik yenilenmesinin çok gerisinde kalmıştır.
ABD kendisini Avrupa'dan geri çekerken Avrupalı emperyalistleri silahlanmaya zorlamaktadır. Avrupalı ülkeler adeta ABD'nin tasallutu altındadır. Silah tekellerine daha fazla bütçe ayırarak sanayisizleşmeye çözüm getireceklerini sanıyorlar.
Ancak şunu da unutmamak gerekir: Rusya'ya karşı yaptırımlar ve Ukrayna üzerinden yürütülen bu savaş, yarın öbür gün Rusya'nın nükleer doktrinine dokunacak bir boyuta ulaştığı takdirde nükleer savaş kaçınılmaz hale gelir. Almanya işte böyle tehlikeli bir oyun oynuyor. Çünkü Almanya, Avrupa çatısı altında dünya gücü olmaya hazırlanan ve Alman tekelci burjuvazisinin hırslarını yeniden harmanlayan bir ülke durumundadır. Bu da Avrupa'da ve Almanya'da yaşayan toplumun ezici çoğunluğunun çıkarlarına ters bir politikadır.
Peki, az önce sınıf politikasından yoksun bir sol politikanın yürütüldüğünü, bu nedenle toplumun sağa meylettiğini söylediniz. Savaşın kapıda olduğu bu tabloda sol nasıl bir yol izlemeli? Savaşa karşı nasıl bir sol politika izlenebilir?
Bir kere sol politikadan bahsediyorsak, bu politika ezici çoğunluğun dertlerine tercüman olan ve gerçekçi çözüm önerileri sunan bir çizgi taşımalıdır. Egemen siyasete eklemlenmeye çalışan reformist yapılar, silahlanmaya destek veren sendikalar veya Volkswagen'in 50 bin işçiyi işten çıkarmasına ses çıkarmayan anlayışlar, toplumsal ve siyasal solun halktan uzaklaştığını gösteriyor. Bu yapılar fildişi saraylarında yaşayan ve emperyalizmin nimetlerinden faydalanan bir sol haline gelmiştir.
Gerçek bir sol düşünce savaşa ve faşizme karşı çıkıyorsa; anti-militarizm ve anti-faşizm, kapitalizm karşıtı olmadan gerçekçi olamaz. Hem kendi ülkesindeki kapitalizme hem de emperyalist yayılmacılığa karşı çıkmadan faşizmle mücadele edilemez. 1914'te Karl Liebknecht'in dediği gibi: "Asıl düşman kendi ülkemizdedir." Yani Fransız veya İngiliz işçileri değil, asıl düşman kendi ülkemizdeki burjuvazidir.
Yapılan bir araştırmaya göre, toplumun yüzde 1 ila yüzde 2'lik çok dar bir kesimi, 250 milyar avro değerindeki zenginliğiyle 40 milyon Alman'ın elindeki toplam paradan daha fazlasına sahiptir. Toplumun yüzde 99'luk kesimi ise giderek fakirleşmekte, ağır koşullarda, hasta hasta işe gitmekte; işsizlikten ve yaşlılıkta yoksul kalmaktan korkmaktadır. Bugün yaklaşık 1 milyon insan haftada 40 saat çalışmasına rağmen düşük ücret sektöründe olduğu için sosyal yardım almak zorundadır. Toplumun yüzde 16'sı (13,3 milyon insan) yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.
Böyle bir durumda solun yapması gereken, en zayıfın perspektifinden hareketle bir sınıf politikası ve anti-emperyalist hat geliştirmektir. Savaşa karşı çıkmak için yayılmacılığa, despot rejimlere verilen desteğe ve silah ihracatına karşı çıkmak gerekir. Bugün bu yapılmadığı için ciddi bir sol muhalefet yok.
Almanya'da geleneksel olarak toplumun merkezine yerleşmiş güçlü bir anti-komünist yaklaşım var. Bu durum, reformist solun egemen siyasete eklemlenme çabalarını da etkiliyor. Örneğin Berlin'de Sol Parti'nin birinci sıra adayı Elif Eralp, burjuva basınının "İsrail hakkında ne düşünüyorsun?" gibi sorularıyla sürekli baskı altında tutuluyor. Egemen siyasetin söylemi çerçevesinde kalmaya zorlanıyorlar. Bu baskı karşısında dik duramazsanız söylemlere teslim olursunuz.
Sol Parti, kapitalizm karşıtı net bir çizgi izlemezse faşizme ve militarizme karşı engel oluşturamaz. Nitekim Saksonya'da da gördük; insanlar mevcut Sol Parti'yi egemen siyasetin bir parçası, faşist partiyi ise "bizden biri" olarak görüyor. Sol, halkın kendisini yeniden "bizden biri" olarak görmesini sağlamalıdır.
Az önce, özellikle faşist partilerin tırmanışı sonrası mültecilere yönelik bazı olumsuz gelişmelerin olabileceğini Kuzey Afrika'daki kamp örnekleriyle anlattınız. Almanya'da ve Avrupa genelinde mültecileri ve göçmenleri ne bekliyor?
Burada bir ayrım yapmak gerekir: Sadece yeni gelenler değil; daha önce göçmüş, hatta Alman veya Fransız vatandaşı olmuş eski göçmen kuşaklarına yönelik de ciddi ırkçı yaklaşımlar var. Fransa'da Cezayir asıllı vatandaşlara nasıl ırkçılık yapılıyorsa, Almanya'da da benzer süreçler yaşanacak.
Mülteciler konusunda ise Alman devleti, tekelci burjuvazinin çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapacaktır. Alman nüfusu yaşlanıyor; sağlık ve bakım gibi sektörler göçmenler olmadan ayakta kalamaz. Bu nedenle sermaye, yetişmiş ve nitelikli göçmenlerin gelmesine karşı çıkmaz. Ancak yoksul ve niteliksiz iş gücüne karşı ciddi bir geri püskürtme politikası uygulanmaktadır.
Bugün Akdeniz bir göçmen mezarlığına dönüşmüştür. Tunus, Cezayir, Libya ve Sahra Çölü'nde binlerce insanın cansız bedeni bulunmaktadır. İnsanlar Afrika'dan Avrupa'ya gelmeye çalışırken geriye itiliyor. Yunanistan Ege'de, İtalya kendi kıyılarında benzer yöntemler uyguluyor. Avrupa'nın etrafına, sermayenin serbestçe girebildiği ama insanların kolay kolay giremediği görünmez duvarlar örülüyor. İnsanlar sadece "Avrupa sermayesine yararlı mı, değil mi?" kriterine göre kabul edilecek.
Bununla birlikte bu politikalar, Avrupa'da yaşayan tüm çalışan sınıflar üzerinde baskı oluşturmak için kullanılıyor. Ücretleri düşürmek ve kârları artırmak için "Bu işi yapmazsanız dışarıda sizin işinizi yapacak on kişi var" diyerek işsizlik korkusu körükleniyor. Artık mavi ve beyaz yakalı ayrımı kalmadı, herkes işçileşmiş durumda. Orta katman eridi; ya çok zenginsiniz ya da bağımlı bir çalışansınız.
İnsanları itaatkar kılmak ve sermaye çıkarları doğrultusunda rıza üretmek için bir korku toplumu yaratılıyor. Göçmenleri ve mültecileri daha fazla baskı ve Arnavutluk veya Afrika örneklerinde olduğu gibi toplama kampları bekliyor. Önümüzdeki dönemde, insanlık dışı birçok uygulamaya tanık olacağız.
Benim sorularım bunlardı. Son olarak ANF okurlarına iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Özellikle göçmenler ve göçmen kökenliler olarak -ki Kürtlerin Avrupa'da yaşadığı sorunları ve demokrasi taleplerini biliyoruz -burada verilen sosyal ve demokratik mücadelelere daha güçlü katılım sağlamalıyız.
Sendikalardaki ve sol partilerdeki politikaların değişmesi, toplumsal baskının ve direniş mekanizmalarının güçlenmesi için gündelik sosyal mücadelenin içinde yer almalıyız. Biz bu mücadeleye katılmazsak kimse bizim adımıza bu kavgayı