İpek: Çocuk işçi cinayetlerinde yalnızca son halkaya bakmak yanlış

İş güvenliği uzmanı Deniz İpek, “Çocuğun çalışması bir ailenin geçim koşulu olmaktan çıkarılmadan çocuk işçiliğinin ekonomik zemini ortadan kaldırılamaz” dedi.

DENİZ İPEK

Ucuz iş gücünün yoğun olarak kullanıldığı Türkiye’de özelikle ekonomik krizin derinleşmesiyle beraber çocuk işçilerin sayısında da bir artış gözükmeye başladı. TÜİK verilerine göre 2019 yılı itibariyle çalışan çocuk sayısı 720 olarak açıklandı.

Mesleki Eğitim Merkezlerinin (MESEM) ortaya çıkmasıyla birlikte ise çocuk işçi sayısı artmaya başladı. MESEM’e bağlı iş yerlerinin denetlenmemesinden kaynaklı olarak ise çocuk işçi ölümlerinde de artış ortaya çıktı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine 2026 yılının ilk sekiz ayının sonunda 62 çocuk iş çinayetlerinde yaşamlarını yitirdi.

İSİG Meclisinde çalışmalar yürütün A Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı Deniz İpek, Türkiye’de çocuk işçiliğini ve artış gösteren işçi ölümlerinin nedenlerini ajansımıza değerlendirdi.

‘GERÇEK SAYININ MİLYONLARLA İFADE EDİLMESİ GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM’

Türkiye’de 2026 itibariyle çocuk işçi sayısının bilinmediğini, bazı referanslar olsa bile tam olarak sayının bilinemediğini dile getiren İpek sözlerine şöyle devam etti, “Türkiye’de bugün kaç çocuk işçinin çalıştığını kesin olarak bilmiyoruz. TÜİK’in 5-17 yaş grubunun tamamını kapsayan son özel Çocuk İşgücü Araştırması 2019 yılında yapıldı ve ekonomik faaliyette çalışan çocuk sayısı 720 bin olarak açıklandı. Çalışan çocukların yüzde 79,7’si 15-17, yüzde 15,9’u 12-14, yüzde 4,4’ü ise 5-11 yaş grubundaydı. Araştırmanın referans döneminin Ekim-Aralık olması da önemli; tarım, turizm ve mevsimlik işlerde çocuk emeğinin arttığı yaz ayları bu fotoğrafta yeterince görünmüyor.

Daha güncel TÜİK verileri 15-17 yaş grubunu gösteriyor. 2025’te bu yaş grubunda işgücüne katılma oranı yüzde 25,5’e, istihdam oranı yüzde 22,1’e çıktı. Yani yalnızca 15-17 yaş grubunda dört çocuktan biri işgücünün içerisinde. Sorun şu ki çocuk emeği tek bir istatistikte toplanmıyor. MESEM öğrencileri, meslek lisesi stajyerleri, mevsimlik tarımda çalışanlar, küçük sanayide ve hizmetlerde kayıt dışı çalışan çocuklar farklı statüler altında kalıyor. Mülteci çocuk emeği ise bu tablonun en görünmez alanlarından biri. Tarımda, tekstilde, küçük atölyelerde ve hizmet sektöründe çalışan mülteci çocukların önemli bir bölümü kayıt dışı olduğu için resmi istatistiklerde gerçek boyutuyla görünmüyor. Türkiye’de çocuk emeğinin toplam büyüklüğünü konuşurken mülteci çocukları dışarıda bırakan herhangi bir sayı bu nedenle eksik kalır.

2019’daki 720 bin rakamını bugünün çocuk işçi sayısı olarak kullanamayız. Gerçek sayının milyonlarla ifade edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Üç milyonun üzerindeki tahminler de resmi bir TÜİK verisi değil; görünmeyen ve farklı statüler altında parçalanan çocuk emeğini hesaba katmaya çalışan tahminler. Ortada ciddi bir veri körlüğü var. Ölen çocuklara ilişkin bağımsız çalışmalar sayesinde bir sayı oluşturabiliyoruz; çalışan, yaralanan, sakat kalan ya da meslek kaynaklı sağlık sorunu yaşayan çocukların bütününü ise bilmiyoruz. Çocuk işçiliğinin kendisi görünür, gerçek büyüklüğü görünmez durumda.”

‘BU KADAR ÇOCUĞUN ÇALIŞABİLMESİNİN EKONOMİK ZEMİNİ AÇIK’

Çocuk işçiliğinin yasak olduğunu ancak ortada kayıt dışı bir ekonominin var olduğunu ve buralarda var olan çocuk işçilerin görünmediğini belirten İpek sözlerine şöyle devam etti, “4857 sayılı İş Kanunu’nun 71. maddesine göre 15 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılması yasak. On dört yaşını doldurmuş ve zorunlu ilköğretim çağını tamamlamış çocukların ise bedensel, zihinsel, sosyal ve ahlaki gelişimlerine ve eğitimlerine engel olmayacak hafif işlerde çalışmasına izin veriliyor. Çocuk ve Genç İşçilerin Çalıştırılma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik de yaşa göre yapılabilecek işleri ve çalışma koşullarını sınırlandırıyor.

Mevzuattaki bu sınırların karşısında çok daha büyük bir kayıt dışı ekonomi var. Sanayi sitelerinden tarıma, küçük atölyelerden hizmet sektörüne kadar çocuk emeği kolaylıkla görünmez hale gelebiliyor. Bir de “öğrenci”, “çırak”, “stajyer” gibi statüler devreye giriyor. İşçi sağlığı ve güvenliği açısından benim baktığım yer çocuğun fiilen yaptığı iştir. Pres kullanıyorsa, kaynak yapıyorsa, elektrikle uğraşıyorsa, ağır yük taşıyorsa ya da yüksekte çalışıyorsa üzerindeki statü o tehlikeyi ortadan kaldırmaz.

Bu kadar çok çocuğun çalışabilmesinin ekonomik zemini açık: Yoksulluk çocukları işyerine iterken ucuz emek ihtiyacı onları orada karşılıyor. Çocuğun geliri birçok emekçi ailesinde artık harçlık değil, hanenin geçimi için gerekli para haline geliyor. İşveren açısından ise daha düşük maliyetli, örgütlenme ve itiraz olanakları sınırlı bir emek gücü ortaya çıkıyor. Çocuk işçiliğini yalnız yasaya uymayan birkaç işletmenin sorunu olarak görürsek asıl mekanizmayı kaçırırız. Çocuğu işyerine gönderen ekonomik zorunluluk ile çocuğun emeğine talep duyan üretim ilişkisi birbirini besliyor.”

‘OKUL-İŞLETME İLİŞKİSİ MESEM’DEN ÇOK ÖNCE BAŞLADI’

MESEM konusuna da değinen İpek, okul-işletme ilişkisinin MESEM’den çok önceye dayandığını MESEM’in ise 2021’den sonra büyümeye başladığını belirterek şunları söyledi, “MESEM’le birlikte ortaya çıkmış bir okul-işletme ilişkisi yok. Bunun tarihsel öncüllerinden biri 1978’de Adana, Bursa, İstanbul ve İzmir’deki dört endüstri meslek lisesinde başlayan OSANOR, yani Okul-Sanayi Ortaklaşa Eğitim Projesiydi. Son sınıf öğrencileri bir dönem boyunca işletmelerde uygulamalı eğitim görüyor, genel uygulama 14 hafta sürüyordu.

OSANOR’un iddiası teori ile pratiği birleştirmek, öğrencinin mesleki becerisini gerçek üretim koşullarında geliştirmekti. Model işletmeye de gelecekte çalıştırabileceği elemanı önceden tanıma, işe uyum süresini ve maliyetini azaltma, eğitim programlarını sanayinin ihtiyaçlarına yaklaştırma imkânı veriyordu. Asıl çelişki de burada ortaya çıktı: Üretim eğitimin bir parçası mı olacak, eğitim üretimin ihtiyaçlarına mı tabi olacak?

24 Ocak kararları ve 12 Eylül sonrasında bu ilişkinin ekonomik ve siyasal zemini değişti. 1986 tarihli 3308 sayılı Kanunla işletmeler mesleki eğitimin sürekli tarafı haline geldi. Sonraki yıllarda “işgücü piyasasının ihtiyaçları”, “istihdam edilebilirlik” ve “rekabet” eğitim politikasının yerleşik kavramlarına dönüştü. 2016’da çıraklık eğitiminin zorunlu eğitim kapsamına alınması ve mesleki eğitim merkezlerinin ortaöğretim kurumları arasına dahil edilmesiyle yeni bir eşik geçildi. 2021’de kamu teşviklerinin güçlendirilmesi ise MESEM’in hızla büyümesinin önünü açtı. Bugün öğrenci haftanın bir günü okulda, dört günü işletmede. Bu oran bile eğitimin ağırlık merkezinin nerede olduğunu tartışmayı gerektiriyor. Öğrenci gerçekten öğreniyor mu, yoksa işletmenin günlük üretimine mi katılıyor? Yetişkin işçiyle aynı işi yapıyor mu? İşletmenin temposuna ve çalışma saatlerine mi tabi? Tehlikeli işlere giriyor mu? MESEM’i değerlendirirken bunlara bakmalıyız.

MESEM’in yarattığı esas değişiklik çocuk emeğini ortaya çıkarması değil, zaten var olan çocuk emeğini eğitim sistemi üzerinden kitlesel ve kurumsal biçimde işletmelere taşımasıdır. Bunun ekonomik ayağında kamu teşvikleri bulunuyor. Öğrenciye ödenmesi gereken ücret için verilen devlet katkısı işletmenin maliyetini azaltıyor. Böylece kamu kaynağı çocuğun çalışmak zorunda kalmaması için değil, işletmedeki emeğinin maliyetinin bir bölümünü karşılamak için kullanılmış oluyor. Ekonomik kriz içinde bu sistem iki ayrı ihtiyacı aynı çocuk üzerinden buluşturuyor: İşletme düşük maliyetli işgücüne ulaşırken geçinemeyen aile için çocuğun aldığı ücret hane gelirinin bir parçasına dönüşüyor. Çocuk işçiliğini büyüten koşullar aynı zamanda sistemin aileler tarafından kabul edilmesini kolaylaştırıyor.

Mesleki eğitim ile ucuz emek arasındaki sınırı tam burada çizmek gerekiyor. Üretimin bilimsel ve teknik bilgisini öğrenciye öğretmek başka şeydir; öğrenciyi işletmenin eksik işgücünü tamamlayan bir elemana dönüştürmek başka şey. Pratik eğitim nerede bitiyor, çocuk emeği nerede başlıyor?”

‘ÇOCUK EMEĞİ KÜÇÜK İŞLETME VE KAYIT DIŞI İŞYERLERİNDE ARTIYOR’

Çocuk emeğinin bugün sanayi, inşaat, tekstil gibi alanlarda kullanıldığını ve bunun çocukların ölüm ve ağır yaralanma riskini büyüttüğü dile getiren İpek şunları söyledi, “Çocuk işçi ölümlerindeki artışı yalnız işyerlerindeki önlem eksikliğiyle açıklayamayız. Daha fazla çocuğun, daha uzun sürelerle ve daha tehlikeli işlerde üretimin içine girmesine bakmak gerekiyor. Çocuk emeği geçmişte ağırlıklı olarak tarım, küçük esnaf ve kayıt dışı atölyelerle anılırken bugün sanayi, inşaat, lojistik, moto kuryelik, metal, tekstil ve hizmetler gibi çok geniş bir alana yayılıyor. MESEM de çocukların işletmelerde bulunmasını istisnai olmaktan çıkarıp eğitim sistemi üzerinden kitleselleştirdi. Çalışan çocuk sayısı ve tehlikeyle temas arttıkça ölüm ve ağır yaralanma riski de büyüyor.

İkinci neden çocuk emeğinin yoğunlaştığı işyerlerinin niteliği. Küçük işletmeler, sanayi siteleri, tarım ve kayıt dışı işyerleri işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin en zayıf olduğu alanlar. Makinenin koruyucusunun olmadığı, elektrik tesisatının güvensiz olduğu, yüksekte çalışma önlemlerinin alınmadığı, çalışma sürelerinin uzadığı işyerlerinde çocuklar çalışıyor. Usta-çırak ilişkisi içerisinde tehlikeli işi yapmak da zaman zaman “işi öğrenmenin” doğal parçası olarak görülüyor. Bir başka mesele çocuğun işyerindeki güçsüzlüğü. On beş yaşındaki bir çocuğun patronuna ya da ustasına yetişkin bir işçi kadar bile itiraz edebilmesi mümkün değil. “Bu işi bilmiyorum”, “Bu iş tehlikeli”, “Yapmayacağım” diyebilmesi çok daha zor. Yaş, deneyimsizlik ve işyerindeki otorite ilişkisi bir araya geldiğinde çocuğun kendisini koruma imkânı son derece sınırlanıyor.

Bu nedenle çocuk iş cinayetlerinde yalnız son halkaya bakmak yanlış. “Baret var mıydı, eğitim verilmiş miydi?” sorusundan önce çocuk neden oradaydı, yaptığı iş yaşına uygun muydu, o makineyi kullanabilir miydi, çalışma süresi neydi, işletme daha önce denetlenmiş miydi diye sormak gerekiyor. Bir eğitim programıyla işletmeye gönderildiyse okulun ve kamunun sorumluluğu da incelemenin dışında bırakılamaz. Ölümler ise çocuk emeğinin bütün sağlık bilançosunu göstermiyor. Parmak ve uzuv kayıpları, ağır yanıklar, elektrik çarpmaları, zehirlenmeler, kas-iskelet sistemi hasarları, toz ve kimyasal maruziyetleri çok daha geniş bir alan oluşturuyor. Bugün bunların kaç çocukta yaşandığını bilmiyoruz.

Dolayısıyla artan çocuk işçi ölümlerini yalnız işyerlerindeki tekil önlem eksiklikleriyle açıklamak mümkün değil. Çocuk emeğinin üretimin daha geniş alanlarına yayılması, tehlikeli işlerle temasın artması, MESEM gibi modellerle çocukların işletmelere kitlesel biçimde yönlendirilmesi ve kamusal denetimin yetersizliği aynı tablonun parçalarıdır. Çocuk işçi ölümlerindeki artış, çocuk emeğinin üretim ilişkileri içindeki yerinden bağımsız ele alınamaz.”

‘DENETİMLER YETERLİ DEĞİL, İŞYERLERİNE HABERSİZ GİDİLMELİ’

Türkiye’de iş yeri denetlenmelerinin yaygın ve sıklıkla yapılmadığını, çocuk emeğinin ise küçük atölyeler, kayıt dışı işletmelerde yoğunlaştığına vurgu yapan İpek sözlerini şöyle sürdürdü, “Türkiye’de işyerleri denetleniyor. Asıl soru denetimin çocuk işçiliğinin bugünkü büyüklüğünü ortaya çıkaracak yaygınlıkta, sıklıkta ve yöntemle yapılıp yapılmadığıdır. Sokakta gördüğümüz tablo bunun yeterli olmadığını gösteriyor. Çocuk emeği sanayi sitelerinde, küçük atölyelerde, tarımda, tekstilde, hizmetlerde ve kayıt dışı işletmelerde bu kadar görünür hale gelmişse yalnız mevzuatın varlığıyla yetinemeyiz.

Çocuk işçiliği özellikle denetimin ulaşmakta zorlandığı alanlarda büyüyor. Küçük işletmelerin sayısı çok fazla, kayıt dışılık yaygın, tarımsal çalışma dağınık. MESEM’le birlikte buna yeni bir durum eklendi: Çocuk artık bazı işyerlerinde kayıt dışı biçimde saklanan bir işçi değil, eğitim sistemi tarafından işletmeye gönderilen bir öğrenci olarak da karşımıza çıkıyor. Bu durumda denetimin “Bu çocuk burada kayıtlı mı?” diye sorması yetmez. “Bu çocuk burada ne yapıyor?” diye sorması gerekir. Çocuğun sözleşmesi ve okul kaydı düzgün olabilir; fakat gerçekte pres kullanıyor, kaynak yapıyor, ağır yük kaldırıyor veya eğitim programında olmayan bir işi yerine getiriyor olabilir. İşyerine gidilmeden, çocukla doğrudan konuşulmadan ve fiili üretim izlenmeden bunu evraktan anlayamazsınız. Bu nedenle çocuk emeğinin bulunduğu işyerlerinde habersiz denetim önemli.

Denetimin bir başka ayağı çocuğun kendisine ulaşabilmek. Çocuk ustasını, patronunu veya okulunu şikâyet ettiğinde işyerini kaybetmekten, okulda sorun yaşamaktan ya da ailesine gelir götürememekten korkuyorsa ihlal görünmez kalır. Çocuğun işverenden ve okul yönetiminden bağımsız biçimde başvurabileceği güvenli bir mekanizma olmadan denetimin önemli bir gözü kapalı kalıyor. Çalışmaya yönelmenin nedenleri ise denetimden daha geniş. Düşük ücret, işsizlik, hayat pahalılığı, eğitimin aile üzerindeki maliyeti, mevsimlik tarım ve kayıt dışı ekonomi çocuk emeğini besliyor. Çocuğun ücreti birçok aile için artık harçlık değil, geçimin bir parçası. MESEM’in hızla kabul görmesini de bu yoksulluktan bağımsız düşünemeyiz. Bir aile çocuğunun hem eğitime devam ettiğini hem de gelir elde ettiğini düşündüğünde sistem ekonomik olarak cazip hale geliyor. İşletme açısından da kamu desteğiyle maliyeti düşürülmüş bir emek gücü oluşuyor. Böylece yoksul aile ile ucuz işgücü arayan işletmenin ihtiyaçları aynı çocuk üzerinde buluşuyor.

“Aileler neden çocuklarını çalıştırıyor?” sorusunu aileleri suçlayarak cevaplamak da yanlış. Bir ailenin geçinebilmek için on beş yaşındaki çocuğunun ücretine ihtiyaç duyması başlı başına bir ücret ve sosyal politika sorunudur. Denetim işyerindeki ihlali ortaya çıkarabilir; ancak çocuk emeğini sürekli yeniden üreten yoksulluğu, düşük ücretleri ve güvencesizliği tek başına ortadan kaldıramaz. Çocuk işçiliğiyle mücadele bir yandan işyerlerinde etkin ve kamusal denetimi, diğer yandan yetişkin işçinin ailesiyle birlikte insanca yaşayabileceği ücret ve güvenceli çalışma koşullarını, parasız eğitimi ve güçlü sosyal politikaları gerektirir. Çocuğun çalışması bir ailenin geçim koşulu olmaktan çıkarılmadan çocuk işçiliğinin ekonomik zemini ortadan kaldırılamaz.”

‘KAMU KAYNAĞI ÇOCUK ÇALIŞTIRDIĞI İÇİN DEĞİL, ÇALIŞTIRMADIĞI İÇİN VERİLMELİ’

Çocuk işçiliğe karşı alınması gereken önlemlere de değinen İpek, önlemleri şöyle sıraladı, “Çocuk işçiliğiyle mücadelede çocuğu işyerine gönderen ekonomik zorunluluğu ortadan kaldırmak gerekiyor. Yetişkinlerin insanca yaşayabileceği ücret, güvenceli iş ve güçlü sosyal politikalar bunun ilk ayağıdır. Okul yemeği, ulaşım, barınma, kitap, kırtasiye ve eğitim araçları kamusal olarak karşılanmalı; ihtiyaç sahibi öğrencilere çalışmak zorunda kalmayacakları düzeyde eğitim desteği sağlanmalıdır.

Kamu kaynağı patrona çocuk çalıştırdığı için değil, çocuğun çalışmak zorunda kalmaması için harcanmalıdır. Mesleki eğitim de yeniden düşünülmeli. MESEM’in mevcut yapısı sona erdirilmeli; okul merkezli, kamusal ve nitelikli bir mesleki eğitim kurulmalıdır. Meslek liselerinin atölyeleri güncel teknolojiyle donatılmalı. Uygulamalı eğitim öğrencinin neyi öğrenmesi gerektiğine göre örgütlenmeli, işletmenin o gün hangi işçiye ihtiyaç duyduğuna göre değil. 18 yaş altındakiler için açık ve bağlayıcı bir yasaklı işler, faaliyetler ve maruziyetler listesi oluşturulmalıdır. Yüksekte çalışma, pres ve kesici makineler, enerji altında elektrik işleri, ağır yük, kaynak ve sıcak işler, toksik ve kanserojen kimyasallar, yoğun toz, gürültü ve titreşim, iş makineleri ve gece çalışması gibi alanlarda öğrenci, çırak veya stajyer denilerek açık kapı bırakılamaz.

Çocuk emeğinin yoğun olduğu sektör ve bölgelerde habersiz denetimler yapılmalı; kayıt dışı çocuk çalıştırmanın yaptırımları caydırıcı hale getirilmeli ve çocukların doğrudan ulaşabileceği bağımsız ihbar mekanizmaları oluşturulmalıdır. Çocuk emeğini gerçekten ölçmek de zorundayız. Çalışan çocukların yaşı, sektörü, yaptığı iş ve çalışma biçiminin yanında iş kazaları, ağır yaralanmalar, uzuv kayıpları, yanıklar, zehirlenmeler, meslek kaynaklı sağlık sorunları, şiddet ve taciz düzenli olarak izlenmeli ve kamuoyuna açıklanmalıdır. Yaklaşık yarım yüzyıldır okul ile üretim arasındaki ilişkiyi tartışıyoruz. Sorun üretimin bilgisinin çocuğa öğretilmesi değil; çocuğun emeğinin üretimin ihtiyaçlarına tabi hale getirilmesidir. Bu nedenle mesele çocuğu işyerinde nasıl daha güvenli çalıştıracağımız değil, o çocuğun neden ücretli emek gücü olarak üretimin içinde olduğudur. Çocukların hakkı sermayenin ucuz işgücü olmak değil; eğitimle üretimin bilimsel ve teknik bilgisini birlikte edinmek, dinlenmek, tatil yapmak, sanatla ve sporla buluşmak, kültürel ve sosyal yaşama katılmak, çok yönlü gelişmek ve kendi geleceğini kurabilmektir.”