Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni insan hakları savunucusu Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ile konuştuk.
Şebnem Korur Fincancı, barışın sadece silahların susması olarak anlaşılmaması gerektiğini belirterek demokratikleşmenin sürecin tali bir unsuru değil, temeli olduğunu söyledi. Sürecin sağlıklı ilerlemesi ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın koşullarının birbiriyle ilişkili olduğunu vurgulayan Şebnem Korur Fincancı, “Müzakere süreklilik gerektirir; kesintisiz iletişim, bilgiye erişim ve farklı toplumsal aktörlerle temas olmadan sağlıklı ilerlemesi zordur” dedi.
Müzakerenin hak mücadelesinin sona ermesi anlamına gelmediğini belirten Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, “Tam tersine, şiddetin yerini demokratik siyasetin, toplumsal katılımın ve hak mücadelesinin alması anlamına gelir” diye konuştu.
İnsan hakları savunuculuğu perspektifinden bakıldığında, "gerçek ve onurlu bir barış" hangi somut kriterlere dayanmalı?
Öncelikle barışı yalnızca silahların susması olarak tanımlamamak gerekiyor. Elbette insanların ölmemesi, çatışmanın sona ermesi son derece kıymetli. Ama bu, barışın başlangıcıdır; kendisi değildir.
Gerçek ve onurlu bir barışın temelinde insan onuru, eşit yurttaşlık, hakların güvence altına alınması ve insanların kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olması vardır. İnsanların kimliklerini, dillerini, düşüncelerini korkmadan ifade edebildiği; seçme ve seçilme hakkının gerçekten işler olduğu, hukukun kişiye veya siyasi kimliğe göre değişmediği bir toplumsal düzen gerekir.
Bir başka önemli boyut da hakikat ve adalettir. Geçmişte ağır hak ihlalleri yaşanmışsa, bunların üzerini örterek kalıcı bir barış inşa edemezsiniz. İnsanların kayıplarının, yaşadıkları acıların, zorla yerinden edilmelerin, işkencenin ve diğer ağır hak ihlallerinin hakikatiyle yüzleşmek gerekir. Hesap verebilirlik ve onarım mekanizmaları olmadan "Artık geçmişi unutalım" demek barış üretmez.
Dolayısıyla onurlu barış; çatışmasızlık, hakikat, adalet, eşitlik, özgürlük ve toplumsal katılımın birlikte var olmasıdır.
“Barış”ı çatışmasızlığa indirgemeyelim, diyorsunuz. Demokratikleşme bu süreç bakımından neden önemli?
Barışı yalnızca çatışmanın sona ermesi olarak görürsek eksik bırakmış oluruz. Asıl mesele, birlikte yaşamanın demokratik koşullarını kurabilmektir. Hukukun üstünlüğü, eşit yurttaşlık, ifade özgürlüğü ve adalet güçlenmediği sürece barışın toplumsallaşması da zorlaşır.
Geçmişte yaşanan acıları birbirine karşı yarıştırmadan, herkesin insan onurunun eşit değerde olduğunu kabul eden ortak bir gelecek inşa etmek zorundayız.
Çünkü gerçek barış yalnızca silahların sustuğu değil; insanların birbirinden korkmadan yaşayabildiği, haklarının güvence altında olduğu ve demokratik biçimde söz söyleyebildiği bir toplumdur. Barışın gerçek öznesi toplumdur.
Demokratikleşme, sürecin tali bir unsuru değil, temelidir. Çünkü çatışmaya yol açan nedenleri ortadan kaldırmadan yalnızca silahları susturursanız, sorunu çözmüş olmazsınız. İnsanların eşit yurttaşlık, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, siyasi temsil ve hukuk güvencesi gibi talepleri karşılanmadıkça toplumsal gerilim farklı biçimlerde varlığını sürdürür.
Barış ile demokrasi birbirini tamamlayan iki süreçtir. Bir taraftan barıştan söz edip diğer taraftan demokratik alanı daraltırsanız, toplumun sürece güven duyması mümkün olmaz.
Barışın güvencesi demokrasidir; demokrasinin en önemli göstergelerinden biri de toplumsal sorunların şiddet yerine siyaset ve hukuk yoluyla çözülebilmesidir.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statü meselesiyle ilgili henüz somut gelişme sağlanmadı. Sürecin sağlıklı ilerlemesi için bunun önemi nedir?
Bu meseleyi kişilere tanınacak ayrıcalıklar üzerinden değil, müzakerenin sağlıklı işleyebilmesinin koşulları üzerinden değerlendirmek gerekir. Bir kişiye müzakere sürecinde belirleyici bir rol veriliyorsa, o kişinin bu görevi yerine getirebilmesini sağlayacak iletişim, görüşme ve çalışma koşullarının da bulunması gerekir. Müzakere süreklilik gerektirir; kesintisiz iletişim, bilgiye erişim ve farklı toplumsal aktörlerle temas olmadan sağlıklı ilerlemesi zordur.
İnsan hakları açısından temel ilke ise açıktır. Özgürlüğünden yoksun bırakılmış herkesin hakları ulusal ve uluslararası hukuk çerçevesinde güvence altında olmalıdır. Bunun yanında, sürecin kişilere bağlı değil, hukuki güvenceye sahip kurumsal mekanizmalar üzerinden ilerlemesi kalıcılık açısından önemlidir.
Sizin de sıkça vurguladığınız gibi çatışma ortamı bir halk sağlığı sorunuysa, şiddet ve çatışma ikliminin toplumun ruh ve beden sağlığı üzerindeki tahribatını onarmak için nereden başlanmalı?
Çatışmanın etkilerini yalnızca yaşamını yitirenlerin ya da yaralananların sayısıyla ölçemeyiz. Çatışma; zorunlu göç, yoksullaşma, sağlık hizmetlerine erişimde aksama, sürekli korku duygusu, kuşaklar arası travma ve toplumsal ilişkilerin zedelenmesi gibi çok boyutlu sonuçlar doğurur. Bunların tamamı halk sağlığı sorunudur.
İyileşmenin ilk adımı, insanların yaşadıklarını güven içinde anlatabilecekleri bir ortam yaratmaktır. Hakikatin görünür olması iyileşmenin de başlangıcıdır.
Ancak toplumsal travmayı yalnızca psikolojik destekle onaramazsınız. Hakikatin açığa çıkması, adaletin sağlanması ve onarım mekanizmalarının kurulması da iyileşmenin ayrılmaz parçalarıdır. Adalet aynı zamanda bir halk sağlığı meselesidir.
Sivil toplumun, hak örgütlerinin ve meslek odalarının bu süreçte pasif birer izleyici değil, kurucu özne olabilmesi için nasıl bir mekanizma kurulmalı?
Barış yalnızca devlet ile silahlı aktörler arasında yürütülen teknik bir müzakere olarak görülemez.
Barış içinde yaşayacak olan toplumun kendisidir. Dolayısıyla kadın örgütlerinin, meslek odalarının, sendikaların, insan hakları kuruluşlarının, akademinin ve çatışmadan doğrudan etkilenen toplulukların sürece düzenli ve kurumsal biçimde katılabileceği mekanizmalar oluşturulmalıdır.
Sivil toplum yalnızca görüşü alınan değil; süreci izleyen, hak ihlallerini belgeleyen, öneriler geliştiren ve toplumun taleplerini karar alma süreçlerine taşıyan kurucu bir özne olmalıdır.
Barış yukarıdan ilan edilen değil, toplumun katılımıyla birlikte inşa edilen bir süreçtir.
Süreçle ilgili kaygısı olan çevreler de var. Müzakere süreçlerinin aynı zamanda mücadele süreçleri olduğu anlaşılmıyor mu?
İnsanların kaygılarını küçümsemek doğru olmaz. Türkiye geçmişte kesintiye uğramış çözüm girişimleri yaşadı. Bu nedenle insanların sürecin kalıcılığına ilişkin sorular sorması son derece meşrudur.
Ancak barış sürecine destek vermek ile eleştirel olmak birbirinin karşıtı değildir. Demokratik bir müzakere süreci, toplumsal denetime ihtiyaç duyar.
Müzakere, hak mücadelesinin sona ermesi anlamına gelmez. Tam tersine, şiddetin yerini demokratik siyasetin, toplumsal katılımın ve hak mücadelesinin alması anlamına gelir.
Silahların susması, toplumun susması anlamına gelmemeli. Toplum daha fazla konuşmalı, daha fazla katılmalı ve demokratikleşme taleplerini daha güçlü biçimde dile getirmelidir.
Barışı yalnızca bekleyen değil, onu haklar temelinde kuran bir toplum, kalıcı barışın güvencesidir.