Alevi tarihi bize ne söylüyor?
Hatayi’den Pir Sultan’a, Hallaç’tan Bedreddin’e: Alevi hafızasında hakikat, adalet ve direniş
Hatayi’den Pir Sultan’a, Hallaç’tan Bedreddin’e: Alevi hafızasında hakikat, adalet ve direniş
53 Alevi aydın ve yazarın imzasıyla yayımlanan bildiriyle başlayan tartışma, Alevilerin tarihine nasıl bakılması gerektiği sorusunu yeniden gündeme getirdi. Tarihi bugünün düşmanlıklarına taşımak yerine Alevi hafızasının hakikat, adalet, rızalık ve insan anlayışını yeniden düşünmek gerekiyor.
53 Alevi aydın ve yazarın imzasıyla yayımlanan bildiriyle başlayan tartışma, Türkiye’de Alevilerin tarihine nasıl bakılması gerektiği sorusunu yeniden gündeme getirdi. Tartışmanın bir tarafında Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi üzerinden Alevilerin tarihsel hafızasına yapılan göndermeler, diğer tarafında ise Şah İsmail Hatayi’den Pir Sultan Abdal’a, Bedreddin’den Seyit Rıza’ya uzanan geniş bir Alevi tarih okuması bulunuyor.
Meseleyi “Yavuz mu, Şah İsmail mi?” tartışmasına sıkıştırmak, Alevi tarihinin çok daha geniş toplumsal ve inançsal birikimini gözden kaçırıyor. Alevi tarihi padişahlar, savaşlar ve iktidar mücadelelerinden ibaret değil. Ocaklar, cemler, deyişler, kadınlar, sürgünler, katliamlar ve direnişler de bu tarihin parçası. Bütün bunların içinden kuşaktan kuşağa aktarılan güçlü bir hakikat arayışı geçiyor.
Alevilerin tarih boyunca neye karşı mücadele ettiği ve nasıl bir yaşamı savunduğu sorusu, farklı dönemleri birbirine bağlayan ortak değerleri anlamak açısından önemli. Bu değerlerin izini sürdüğümüzde karşımıza önce insan çıkıyor.
ALEVİ HAFIZASININ İLK SÖZÜ: İNSAN
Alevi düşüncesinin en güçlü damarlarından biri insanı merkeze alıyor. Mansur-ı Hallaç’ın “Enel Hak” sözü, Seyyid Nesimi’nin hakikat uğruna verdiği yaşam, Hacı Bektaş Veli’nin insan merkezli öğretisi, Kaygusuz Abdal’ın dili ve Yunus Emre’nin insan sevgisi, farklı dönemlerden bugüne uzanan ortak bir düşünsel çizginin izlerini taşıyor.
Nesimi’nin derisinin yüzülmesi Alevi hafızasında bir işkence hikâyesinin ötesinde, sözün ve düşüncenin iktidar karşısında ödediği bedelle birlikte hatırlanıyor. “İncinsen de incitme” sözü de aynı ahlaki dünyanın içinde yer alıyor.
Alevi öğretisinde insan “can” olarak görülüyor. Canın dili, inancı, kimliği ya da kökeni onun değerini belirlemiyor. Bu bakış, savaşın, düşmanlığın ve toplumsal kutuplaşmanın siyaset haline getirildiği dönemlerde daha da anlam kazanıyor. Çünkü insanı “can” olarak gören bir anlayış ile toplumu kimlikler üzerinden karşı karşıya getiren siyaset arasında açık bir karşıtlık var.
KERBELÂ YALNIZCA GEÇMİŞ DEĞİLDİR
Alevi hafızasında Kerbelâ’nın çok özel bir yeri var. Hz. Hüseyin’in katledilmesi, yüzyıllar önce yaşanıp geride kalmış bir tarihsel olay olarak hatırlanmıyor. Kerbelâ anlatısı, zulüm karşısında boyun eğmemek, mazlumun yanında durmak ve iktidarın gücünü hakikatin ölçüsü olarak görmemek üzerinden kuşaktan kuşağa aktarılıyor.
Fuzuli, Yemini ve Virani gibi ozanların eserleri de bu hafızanın taşınmasında önemli bir yer tuttu. Kerbelâ anlatısında zalimin kim olduğundan çok, zulüm karşısında nerede durulduğu önem kazanıyor. Zaman, iktidarlar ve isimler değişiyor; zulme karşı durma fikri ise Alevi belleğinde yaşamaya devam ediyor.
Kerbelâ’yı bugünün halkları ya da inançları arasında yeni düşmanlıklar yaratmanın aracına dönüştürmek bu hafızayla da çelişiyor. Çünkü Kerbelâ’nın bıraktığı miras, geçmişte yaşanan bir çatışmayı yeniden üretmekten çok, haksızlık karşısında nasıl bir tutum alınacağıyla ilgili.
HATAYİ: HÜKÜMDAR VE OZAN
Bugünkü tartışmada Şah İsmail Hatayi’nin özel bir yeri var. Hatayi’yi sadece Safevi hükümdarı olarak ele almak, Alevi hafızasındaki yerinin önemli bir bölümünü dışarıda bırakıyor. Onu yaşadığı dönemin siyasi ve askeri çatışmalarından tamamen koparmak da tarihsel tabloyu eksik bırakır.
Şah İsmail, 16. yüzyılın sert siyasi koşulları içinde hükümdarlık yaptı, savaşlara katıldı ve bir devlet yönetti. Hatayi mahlasıyla yazdığı şiirler ise siyasi kimliğinden farklı bir yol izleyerek Alevi-Bektaşi kültürünün içinde yaşamaya devam etti.
Bugün Hatayi’nin deyişlerini okuyan ya da cemlerde dinleyen bir Alevi açısından Safevi-Osmanlı savaşlarının askeri tarihinden çok, o deyişlerde dile gelen Hak, aşk, insan ve yol anlayışı öne çıkıyor. Hatayi’nin tarihsel kişiliği ile Alevi inanç ve kültür dünyasında yüzyıllar içinde kazandığı yer birbirinden ayrılmadan, ama birbirine de indirgenmeden ele alınabilir.
YAVUZ SULTAN SELİM NEDEN ALEVİ HAFIZASINDA FARKLI BİR YERDE?
Yavuz Sultan Selim dönemindeki Osmanlı-Safevi rekabeti, siyasi ve mezhepsel gerilimlerin iç içe geçtiği ağır bir sürece dönüştü. Çaldıran Savaşı ve bu dönemde Anadolu’daki Kızılbaş toplulukların yaşadıkları, Alevi hafızasında yüzyıllar boyunca taşınan derin izler bıraktı. Yavuz Sultan Selim’in Alevi toplumunda diğer Osmanlı padişahlarından farklı hatırlanmasının arkasında da bu tarihsel hafıza bulunuyor.
Burada geçmişte yaşananlarla bugünün toplumsal ilişkilerini birbirinden ayırmak gerekiyor. Alevilerin tarihsel acılarını yok saymak ya da önemsizleştirmek nasıl doğru değilse, bu acıları bugün yaşayan halklara ve inanç topluluklarına yönelik bir suçlamaya dönüştürmek de aynı şekilde sorunlu.
Alevi hafızası yaşananları unutmadan bugüne taşıdı. Katliamlar, sürgünler ve baskılar deyişlerde, ağıtlarda, cemlerde ve sözlü anlatılarda kuşaktan kuşağa aktarıldı. Ancak geçmişin acısını hatırlamak ile o acı üzerinden yeni düşmanlıklar üretmek aynı şey değil.
İDRİS-İ BİTLİSİ ÜZERİNDEN BİR HALK YARGILANABİLİR Mİ?
Yavuz dönemi tartışmalarında İdris-i Bitlisi’nin rolü de sık sık gündeme geliyor. Osmanlı-Safevi ilişkilerindeki konumu, dönemin siyasi ittifakları ve Kızılbaşlara yönelik politikalar içindeki rolü tarihsel kaynaklar üzerinden tartışılabilir, eleştirilebilir.
Ancak İdris-i Bitlisi’nin yaptıklarından hareketle bugün yaşayan bütün Kürtleri, Sünnileri ya da başka toplumsal kesimleri sorumlu tutmak başka bir yere çıkar. Bir tarihsel kişinin siyasi tercihleri ve eylemleri üzerinden yüzyıllar sonra bütün bir halka sorumluluk yüklemek, geçmişi anlamaya yardımcı olmadığı gibi bugünün toplumsal ilişkilerini de zehirler.
Tarihsel aktörlerin yaptıkları kendi dönemleri, ilişkileri ve sorumlulukları içinde tartışılabilir. Bu sorumluluğu etnik ya da inançsal kimlik üzerinden sonraki kuşaklara aktarmak ise Alevi öğretisinin adalet ve rızalık anlayışıyla da bağdaşmaz.
PİR SULTAN’IN SAZI NEDEN HALA ÇALIYOR?
Pir Sultan Abdal, bu tarihsel çizginin en güçlü isimlerinden biri olarak yüzyıllardır Alevi hafızasında yaşıyor. Hayatı ve mücadelesi etrafında oluşan anlatılar, Alevi toplumunun iktidar ve zulüm karşısındaki tutumunu anlamak açısından da önemli bir yere sahip.
Pir Sultan’ın sazı, iktidarın duymak istediğini söylemek yerine kendi bildiği hakikati dile getirmenin simgesine dönüştü. “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” sözü de yüzyıllardır bu yüzden söyleniyor. Bu sözde bir kimliğin ve inancın yanı sıra, baskı karşısında kendi vicdanından vazgeçmeme tavrı da var.
Pir Sultan’ın anlatısında karşısına konulan başka bir halk ya da inanç değil, zulüm ve iktidarın tahakkümü. Onun yüzyıllar sonra hâlâ söylenen deyişlerinin gücü de buradan geliyor. Pir Sultan’ın bıraktığı miras, yeni düşmanlar aramaktan değil, haksızlık karşısında geri çekilmemekten söz ediyor.
Devam edecek: Bedreddin’den Dersim’e, Alevi hafızasının adalet ve eşitlik arayışı.