Stêrk TV’de yayınlanan Özel Program’a katılan PAJK Koordinasyon Üyesi Evîndar Ararat, Kürdistan özgürlük şehitleri için yapılan anmaları ile Barış ve Demokratik Toplum sürecinde gelinen aşamayı değerlendirdi.
Kürt halkının şehitlerini onurla, şerefle, kahramanlıkla, cesaretle, ulusal duygularla ve şehitlerin devrimci değerlerine sahip çıkarak karşıladığına dikkat çeken Ararat, şehitler ve Önderlik gerçekliğinin kurduğu özgür yaşam felsefesinin halk tarafından bir kez daha sahiplenildiğini vurguladı. Ararat, Kürdistan halkının özellikle de şehit annelerinin ve şehit ailelerinin yaşadıkları onca acıya rağmen ilk söyledikleri şeyin barış olduğuna vurgu yaptı.
Önder Apo tarafından 27 Şubat 2025 yılında başlatılan Barış ve Demokratik Toplum sürecinin kalıcı ve onurlu bir barışa doğru ilerlemesi için adımların atılması ve çeşitli yasaların çıkarılması gerektiğini söyleyen Ararat, devletin bu konuda temkinli bir yaklaşım sergilediğini ifade etti. İktidarın denge politikası yürüttüğünü kaydeden Ararat, “İktidarın hesabı, ırkçı kesimleri, inkâr ve imha zihniyeti temelinde oluşmuş kesimleri tatmin edelim, onların tepkisini biraz olsun yatıştıralım hesabıdır. Oysa bu tarihi bir sorundur ve çözüm bekliyor. Hangi yöntemi kullanırsanız kullanın, sonuçta bu sorunu bir şekilde çözmek zorundasınız. Başka bir yol yoktur” dedi.
PAJK Koordinasyonu Üyesi Evîndar Ararat’ın Stêrk TV’de yayınlanan röportajı şöyle:
Bakurê Kurdistan’ın birçok yerinde, aynı zamanda Avrupa’da ve Rojava’da da özgürlük mücadelesinin şehitleri kitlesel törenlerle anılıyor. Kuşkusuz her annenin yüreğinde ve dilinde de barış var. Bu çerçevede hem halkın duruşunu, hem de şehitlerine sahip çıkmasını nasıl görüyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz?
Birkaç gündür halkımız şehitlerini anıyor. Büyük taziyeler, şehit ailelerinin ve bütün halkımızın sahip çıkmasıyla gerçekleştiriliyor. Ben öncelikle bütün devrim şehitlerimizi saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Şehit ailelerimize ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum. Şehitlerin yaşam felsefesinin, Kürt halkının özgürlük mücadelesinde ve Kürt halkı açısından ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Törenlerde de halkımız bu değeri, bu sahiplenmeyi, şehitlerin izinden nasıl gidilmesi gerektiğini duruşlarıyla ortaya koydu. Yaklaşık 2 yıllık bir süreçten söz ediyoruz, 27 Şubat 2015’te Önderliğin Barış ve Demokratik Toplum şiarıyla başlattığı süreçle birlikte savaş durdu. Biliyoruz ki halkımız bu süreçte Kürt sorununun çözüm arayışını Önderliğin attığı adımla bağlantılı olarak yeni bir aşamaya taşıdı. Çocuklarını görmek için bekliyorlar, bir çözüm ve barışın gerçekleşmesini bekliyorlar. Türkiye’nin genelinde ve aynı zamanda bütün Ortadoğu’da barış, demokratik ve özgür bir yaşamın gerçekleşmesini bekliyorlar.
50 yıllık savaşın yarattığı acı artık bitmesi, halkların birliği, halkların kardeşliği, barış ve demokratik bir yaşamın gerçekleşmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu halkın çocuklarının artık huzurlu bir yaşam içerisinde mücadelesini demokratik siyaset temelinde sürdürmesi ve demokratik bir ülkede yaşaması gerekiyor. Annelerimizin duygularını, şehit ailelerimizin duygularını, gerilla annelerinin ve gerilla ailelerinin duygularını anlıyoruz. Yani çocuklarına kavuşmayı, yılların hasretiyle onurlu, sevgi dolu ve barış temelinde kurulmuş bir hayat yaşamak istiyorlar. Şimdi de büyük bir umutla bu sürecin başarıya ulaşmasını, Önderliğin özgürlüğüne kavuşmasını ve ağır bedeller ödeyerek bu mücadeleyi yürüten özgürlük savaşçılarının kendi toplumuna dönerek demokratik bir toplum temelinde mücadelelerini sürdürmelerini bekliyorlar. Böyle bir durumda şehitlerin haberini almak elbette ağırdır.
Bahsettiğimiz o acı, annelerimizin ve ailelerimizin yıllarca yaşadığı hasreti yeniden canlandırıyor. Bu nedenle şehitlerin karşılanması sırasında ortaya çıkan duygular daha da hüzünlü oluyor. Fakat organize edilen törenler konusunda gerçekten burada MEBYA-DER kurumuna da teşekkür etmek istiyorum. Bu organizasyonda, bu karşılamada ve bu törenlerin hazırlanmasında yer alan herkese, Kürt Kadın Özgürlük Hareketi olarak teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten çok büyük bir örgütlülükle, çok büyük bir hassasiyetle ve çok büyük bir saygıyla bu törenler düzenleniyor. Bu törenler sadece şehit aileleri tarafından değil; Kürt toplumu ve bütün dostları tarafından çok büyük bir saygıyla sahipleniliyor. Bütün bunlar, aslında şehit gerçekliğinin doğru bir şekilde karşılanmayı hak ettiği için yapılıyor. Yıllar boyunca biriken duygular, özgür bir yaşam yönündeki büyük beklenti, şehitlerin anılmasıyla örülüyor. Toplum bir araya geliyor; birbirini tanıyan ya da tanımayan aileler bir araya geliyor ve acılarını paylaşıyor.
ŞEHİTLER ÖZGÜR VE ONURLU BİR YAŞAM İÇİN ÖLÜMÜ GÖZE ALDILAR
Elbette Kürt halkı devrim şehitlerini, özgür yaşam şehitlerini hiçbir zaman sadece ağlayarak karşılamamıştır. Bazı annelerin tabi ki duyguları çok yoğun oluyor, biz de bunu görüyoruz ve anlam da veriyoruz. Ama törenlerde yapılan birçok konuşmada da görüldüğü gibi biz şehitleri sadece gözyaşlarıyla karşılamıyoruz. Onları onurla, şerefle, kahramanlıkla, cesaretle, özgür bir yaşam ısrarıyla, toplumun birlikteliğiyle, Kürt toplumunun örgütlenmesiyle, ulusal duygularla ve şehitlerin devrimci değerlerine sahip çıkarak karşılıyoruz. Bunun için şehitleri karşılama Kürt halkında ve Kürdistan’da bir kültür haline gelmiştir. Özgür yaşamın direniş halkası, ulusal birliğin halkası, ulusal değerlerin, devrimci değerlerin sahiplenilmesi ve şehitlerin sahiplenilerek karşılanması biçiminde gerçekleşiyor. Bu nedenle gerçekten çok anlamlı ve çok değerlidir.
Biliyoruz ki örneğin her defasında şehitlerin karşılanmasında tanık olduğumuz toplumsal birikim daha da güçleniyor. Değerlere sahip çıkma güçleniyor. Şehitlerin verdiği bedellere layık olma dediğimiz duygular güçleniyor. Bu günün yaşanması, Kürt halkının devriminin değerleri temelinde bir barış zemininin kurulması, korunması ve güvence altına alınması için ortaya konuluyor. Şehitler ve Önderlik gerçekliğinin kurduğu özgür yaşam felsefesi halkımız tarafından sahipleniliyor. Şehitlerin gerçekliği neydi? Özgür yaşama sahip çıkmaktı. Şehitlerin bu mücadeledeki amacı neydi? Özgür bir Kürdistan kurmaktı. Şehitler gerçekliği neydi? Devrimci değerleri yaşatmak, bu direniş hafızasını her tarihte, her yaşam alanında canlı tutmaktı. Törenlerdeki bu kitlesellik, yapılan konuşmalar, başta annelerimizin çağrıları, onca acı yaşamış olmalarına rağmen ilk söyledikleri şey barış. Barış istiyoruz, demokratik bir yaşam istiyoruz, Kürt halkının özgürlük hakkını istiyoruz diyorlar.
Aslında şehitlerin bu uğurda mücadele yürüttükleri hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Onların her sözünde, örneğin şehadete giderken de heval Hayri Durmuş’un dediği gibi biz yaşamımızı bu devrim uğruna veriyoruz ama bu halka borçluyuz diyorlar. Heval Kemal Pir, Zîlan, Sema gibi binlerce yoldaşımız en son isimleri açıklanan yoldaşlarımız dahil olmak üzere 28 bin şehidimiz var, sadece bu hareketin kadroları, bu hareketin devrimcileri değil, Kürt halkının da şehitleri var. Binlerce şehidin çağrısı neydi? Biz yaşamı öyle seviyoruz ki özgür ve onurlu bir yaşam için ölümü göze alıyoruz. Bu, bir slogan hâline geldi: Biz ölümden büyüğüz. Mücadelemiz, umutlarımız, hayallerimiz, verdiğimiz bedeller, ölmek, artık özgür bir yaşam içindir. Ölümün, şehadetin vesilesi özgür bir yaşam oldu. Halkımızın bir araya gelmesi, barış çağrısı, özgür yaşam çağrısı, Kürt sorununun çözümü çağrısı, halkların kardeşliği çağrısı yapması bu amacın büyüklüğünü ifade ediyor. Şehitlerin verdiği bedellere karşılık vermeyi ifade ediyor.
ŞEHİT AİLELERİYLE HER ZAMAN BİR ARAYA GELİNMELİ
Halkımız, ‘Biz hazırız’ diyor. ‘Şehitlerin ve halkın ödediği bu bedellerin artık yaşama geçirilmesini istiyoruz’ diyor, yaşama geçirilmesi nedir? Kürt halkının değerlerini yaşatmak, Kürtlük hafızasını yaşatmak, Kürt kültürü, dili ve kimliği temelinde halklarla birlikte onurlu bir barışı gerçekleştirmektir. Bunun yolu da bu sürece sahip çıkmaktan geçiyor. Şehitlerin hayallerine sahip çıkmaktır. Şehitlere sahip çıkmak nedir? Toplumun bir araya gelmesidir, toplumun örgütlenmesidir. Kendi mücadelesini daha farklı biçimlerde, zenginleştirerek; demokratik siyaset stratejisi, demokratik toplumun örgütlenmesi ve demokratik bir cumhuriyetin inşası temelinde Kürt halkının, Kürt kadınlarının öncü bir rol üstlenmesi; şehitlerin değerleriyle, onların takipçileri olarak bu mücadeleyi sürdürmek ve devam ettirmektir. Dolayısıyla bu kitlesellik bu anlamdadır. Duygu açısından, hafıza açısından, örgütlenme açısından bu anlama geliyor.
Elbette destek vermek önemli, taziyelerde sadece şehit aileleri biraya gelmiyor. Yani tüm halkımız bir araya geliyor, şehitlerin oluşturduğu değerlere sahip çıkan bir halk olarak ortaya çıkıyor. Şehitlerin anısının yaşama geçirilmesi, güvence altına alınması, Kürt halkının haklarının güvenceye alınması ve demokratik bir toplumun inşa edilmesi için bir araya geliyor ve kendisini örgütlüyor. Burada bir çağrı da yapmak istiyorum. Bazen şehit ailelerimiz bu biçimde eleştirilerde bulunuyor. Yani sadece acıların yaşandığı günlerde halkın bir araya gelerek şehit ailelerine sahip çıkması yeterli değildir. Her gün yaşam içerisinde şehit ailelerimize saygı temelinde bir sahiplenmenin olması gerekiyor. Onları sormak, ziyaret etmek, verdikleri bedeli sahiplenmek, onların verdiği bedelleri bir mücadeleye, toplumun örgütlenmesine dönüştürmek gerekir. Yani sadece üzüntülü zamanlarda halk bir araya geldi denmemeli. Şehitlerin değerlerine sahip çıkmak, şehit ailelerine sahip çıkmaktır.
Bunun için hem kurumlarımızın, hem örgütlerimizin, hem de genel olarak Kürt toplumunun, başta kadınlar ve gençler olmak üzere, şehit ailelerine sahip çıkmayı mutlaka sürdürmesi gerekir. Şehitlerin anılarını yaşatmak, örgütlü ve güçlü bir mücadeleye dönüştürmek gerekir. Bu şekilde şehitlerin hayallerini de gerçekleştirebiliriz. PAJK olarak bizim cevabımız bu temeldedir. Çabamız da bu temeldedir. Elbette şehit, bizim mücadele hafızamızdır; özgür yaşamdır, doğru yoldaşlıktır, devrimci değerlere sahip çıkmaktır. Mücadele çizgimizi belirleyendir, onurdur. Kahramanlıkları, cesaretleri, yaşama duydukları sevgi, komünal yaşamları, doğru yoldaşlıkları, Apocu ahlakı inşa etmeleri ve oluşturdukları ölçüler özgür yaşam ölçülerimizdir. Mücadele yolumuzu belirlemişlerdir; biz de bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Şehitlere cevabımız, özgürlük çizgisinden taviz vermemektir. Yani özgür yaşam çizgisini takip etmeye, yaşamaya ve yaşatmaya devam edeceğiz. Halkımızın cevabı, şehit annelerimizin cevabı, şehit ailelerimizin cevabı da bu temelde olmalıdır. Yani onurlu bir barış, elbette şehitlere vereceğimiz cevaptır.
Şehit ailelerimizin verdiği bedellere verilecek cevap da onurlu barışın, özgür bir Kürdistan’ın, özgür ve demokratik bir toplumun gerçekleştirilmesidir. Bu temelde de devrimi şehitlerimizi bir kez daha saygıyla, hürmetle anıyoruz. Annelerimizin ve şehit ailelerimizin acısını paylaşıyor, yürekten hissediyoruz. Burada şunu da söylemek istiyorum; şehit ailelerimizin ellerinden, şehit annelerimizin ellerinden saygıyla öpüyoruz. Gerçekten acımız birdir ama bu acı bizi büyütüyor. Bu acı bizi güçlendiriyor, bizi daha fazla mücadeleye bağlıyor, örgütlenmemize bağlıyor. İnanıyoruz ki bu törenler de bu anlamda demokrasi mücadelesine, Önderliğin fiziksel özgürlük mücadelesine ve bu barış sürecinin başarıya ulaşmasına daha fazla güç, daha fazla moral ve coşku verecek; Kürt halkının daha güçlü bir şekilde birlik olmasını sağlayacaktır. Biz de elimizden ne geliyorsa bu temelde bu sürecin başarıya ulaşması için görevimizi yerine getireceğiz.
Kürt halkının birlik olmasına, özellikle şehitlerin kitlesel karşılanmasına dikkat çektiniz. Hatırlıyorum da eskiden bir evde ölüm olduğunda televizyonlarının üstünü bile örterdiler. Ama şimdi Kürt halkı özgürlük şehitlerini toprağa verirken, bazı ırkçı yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Örneğin yoksul Kürt halkı çalışmak için metropollere gidiyor, onlara saldırıyorlar. Ya da Amedspor maçında sarı torbalar gösteriliyor. Böyle bir ortamda Kürt ve Türk halkları nasıl birlikte özgürce yaşayabilir veya barış nasıl gerçekleştirilebilir?
Yani barış konusunda aslında toplum açısından bir sorun yok. Kürt, Türk, Ermeni, Azeri, Türkmen toplumları yıllardır bir arada yaşıyor. Fakat ırkçılığı öne çıkaranlar, iktidar sahipleridir; aslında savaştan daha fazla rant elde eden, savaş politikası üzerinden yaşamlarını sürdüren kesimlerdir. Bu şeyleri organize edenler onlardır. Bilinçli bir şekilde kışkırtıyorlar. Basının dilini ele alalım, bazı devlet yetkililerinin dilini ele alalım, siyasetçileri ele alalım, hatta sanatçılar açısından bile ele alalım; inkâr ve imha temelinde kurulmuş, savaş rantı üzerinden yaşamını sürdüren bu zihniyet, bu kesimleri kışkırtıyor ve harekete geçiriyor. İç savaşlara, yani barış karşıtı çıkışlara zemin hazırlıyor ve bunları örgütlüyor. Elbette halkımızın da, Türkiye halklarının bütününün de dikkatli olması gerekiyor. Başta kadınlar ve gençler dikkatli olmalı. Örneğin bakalım; barışa karşı çıkan, demokratik topluma, demokratik devlete karşı çıkan, aslında Kürt halkının barış yönündeki mücadelesine karşı çıkanlar, onurlu bir barışın gerçekleşmesi, demokratik bir devlet ve ülkede yaşamak için şimdiye kadar ne yaptılar? Nasıl bir mücadele yürüttüler?
Tam tersine, savaşın kışkırtılmasında rol aldılar. Savaşın kışkırtılması, savaş zemini, halkların karşı karşıya getirilmesi yönünde rol aldılar. Örneğin oturdukları yerden savaş propagandası yapıyorlar, oturdukları yerden ırkçılığı, şovenizmi geliştiriyorlar. Ama yaşamlarına baktığınızda, yaşamlarının her alanında çok büyük bir çelişki var. Örneğin spor bile, bir spor maçı, değil mi? Bunu ırkçılığın bir aracına dönüştürüyorlar. Oysa spor aslında barışçı bir oyundur; birleştirici ve aslında ortak bir yaşamın oyunudur. Sanat da böyledir, kültür de böyledir, toplumsal paylaşımı da böyledir. Bunun için bu konuda da dikkatli olunması gerekir. Bu, özellikle bir özel savaş politikasıdır. Aslında iktidarın siyasetiyle de bağlantılıdır. Örneğin Önder Apo’nun çabaları ve hareketimizin girişimleriyle bir süreç başladı. Muhatap meselesi var. Önderlik 30-40 yıldır sürekli olarak, ‘Kürt halkının sorununu çözmek için bir muhatap arıyorum’ diyor. Önderlik, ‘Artık bir müzakere süreci yürütülüyor, diyalog sürüyor; devletle yapılan görüşmeler sonucunda müzakere masasına geldik’ diyor.
Ama bu müzakere, iki taraf açısından da çok adil ve gerçekten doğru bir şekilde yürütülen bir süreç değil. Elbette iktidarın arkasında daha çok bir devlet aklı devrede olabilir; fakat AKP iktidarının aklı daha çok kendi iktidarını biraz daha güvence altına almak, sürdürmek ve eğer bir seçim gerçekleşirse bunu seçim hesapları temelinde süreci yürütmek üzerine kuruludur. Bunun için hâlâ ‘terörsüz Türkiye’ sözü devam ediyor. Komisyon kuruldu, yasa çıktı, 2 yıldır silah kullanılmadı, Önderlik kendi yeni adımlar atmak için çabalıyor; taziyelerde bile Kürt halkı, Kürt anneleri barıştan söz ediyor, özgürlükten ve demokrasiden söz ediyor. Ama devlet yetkilileri de bir taraftan barış, diğer taraftan çözüm söylemini kullanırken ‘terörsüz Türkiye’ söylemini de sürdürüyorlar. ‘Terör’ kelimesinin kullanılması, inkâr ve imha siyasetinin hafızasını canlı tutuyor. Irkçılığı teşvik ediyor. Bu süreçte Kürt halkına karşı düşmanlığı teşvik ediyor. Objektif olarak durum budur.
‘TERÖR’ SÖYLEMİ SÜRECİN ZEHİRLENMESİ AÇISINDAN BÜYÜK BİR RİSK ORTAYA ÇIKARABİLİR
İktidarın ve iktidara bağlı medyanın bu söylemi terk etmesi gerekiyor. Yani bu söylem kullanılmamalı, literatürden çıkarılmalı, barış ve çözüm sürecinde kullanılmamalı. Demokratik toplum, demokratik ülke, demokratik devlet söylemi öne çıkarılmadığı sürece ırkçılar da bunu kullanmak isteyeceklerdir. Bu yüzden medyanın burada bir rolü var. Belki iktidar bu hesabı yapıyor; bir denge sağlamak istiyor. Bir taraftan süreci yürütüyor, Kürt halkında bir umut yaratmak istiyor, bir taraftan da ‘terörsüz Türkiye’ söylemiyle milliyetçi, ırkçı, şovenist, inkâr ve imha zihniyeti temelinde yetiştirilmiş kesimlerle denge kurmak istiyor. Ama bu denge nereye kadar? Bu denge bozulmazsa, bu denge barış, demokratik toplum ve demokratik devlet söylemine dönüşmezse çeşitli provokasyonların ortaya çıkma ihtimali olur. Farklı alanlarda, farklı kişiler ve güçler tarafından bunlar gerçekleşebilir. Sürecin zehirlenmesi açısından çok büyük bir risk ortaya çıkarabilir bu dil.
Bunun için öncelikle bu dilin değişmesi açısından toplumumuzun çok dikkatli olması gerekiyor. Yani toplumumuz özel savaş propagandasının etkisi altına girmemeli. Diyelim ki ırkçı kesimlere karşı toplumumuzda bir karşı duruş oluşması gerekiyor. Ama bunun öncesinde, özellikle demokrasi isteyen, barış isteyen, savaşa karşı çıkan, yağma ve talana karşı çıkan birçok Kürdün bu sürece sahip çıkması gerekiyor. Irkçı olan, savaş üzerinden rant elde eden, savaştan çıkar sağlayan kesimlerin etkisinin azaltılması gerekiyor. Onların daha az etkili, daha zayıf ve daha sessiz hâle gelmesi için barış yanlısı ve demokratik güçlerin seslerini daha fazla yükseltmeleri gerekiyor. Yani toplumun kanaat önderlerinin, toplumun öncülerinin burada biraz daha devreye girmesi, bu sürece yön vermesi gerekiyor. Aksi hâlde gerçekten böyle bir risk var. Kürt halkı bu konuya çok hassas bir şekilde yaklaşıyor. Fakat savaş üzerinden rant elde eden ve ırkçılığı bu rant temelinde yaşatan kesimlerin süreçte karışıklık yaratması, hatta tehlikeler ortaya çıkarması ihtimali var.
Bu da sadece Kürt halkının sorumluluğu değildir. Sadece Kürt siyasetçilerinin sorumluluğu değildir, sadece hareketimizin de sorumluluğu değildir. Bu tarafta devletin, diğer tarafta da barış ve demokrasi isteyen kesimlerinde sorumluluğudur. Yani tek taraflı barış gerçekleşmez, gerçekleştirilemez. Sadece bir tarafın, Kürt halkının, hareketimizin ve Kürt siyasetçilerinin fedakârlık yapmasıyla barış gerçekleşmez. Tüm Türkiye halklarının, kurumlarının, yetkililerinin artık daha cesur bir şekilde devreye girmeleri gerekiyor. Barış söylemini, demokrasi söylemini daha cesur bir şekilde gündeme getirmeleri gerekiyor. Yoksa bu şekilde o kesimler kendilerine alan yaratıyorlar, kendilerini konuşturuyorlar. Süreci etkilemek ve karışıklık çıkarmak istiyorlar. Bu açıdan daha dikkatli olunması gerekir. Demokrasi mücadelesinde Türkiye halklarının daha fazla harekete geçmesi gerekiyor. Bu süreçte Kürt halkının ve özgürlük hareketinin yanında daha cesur bir duruş ortaya koymaları gerekir.
Birçok akademisyen ve gazeteci de Önder Apo ile görüşme talebinde bulundu. Aynı zamanda Önder Apo’nun bir kurulda yer alacağı belirtiliyor. Bu konuda ne söyleyebilirsiniz?
Öncelikle bu sürekli söyleniyor. Önder Apo ile görüşen İmralı heyeti bunu söylüyor, bazı yazarlar, gazeteciler bunu söylüyor. Görüşmelerde, bunlar söyleniyor. Ama bu sözlerin pratikleştirilmesi devlet tarafında çok gecikiyor ve çok fazla pazarlık temelinde ilerliyor. Neden bunu söylüyorum? Örneğin Bahçeli yaklaşık iki yıl önce bir çağrı yaptı. ‘Önder Öcalan Meclis’e gelsin, DEM Parti grubunda çağrısını yapsın, örgütünü feshetsin, silahlı savaşı durdursun, siyasete katılsın’ dedi. Aradan iki yıl geçti. Önder Apo’nun çağrısı temelinde PKK kendisini feshetti. PKK kendisini feshetmiş olmasına rağmen hala PKK’nin kendisini feshetmesi gerekir diyorlar. PKK zaten kendisini feshetti. Ama bir örgüt kendisini feshettiğinde buhar olmaz, ortadan yok olmaz. Ya da toprağa karışıp kaybolmaz. Örgüt insanlardan oluşur. Bu insanların demokratik siyasete katılması için devletin adım atması gerekiyor. Bu sürecin, Önderliğin çabaları, Önderliğin ısrarları ve halkın talebi sayesinde ilerlemesi için Meclis’te bir komisyon oluşturuldu.
Komisyonun çalışması da oldukça ağır ilerledi. Uzatmalar, geciktirmeler yaşandı. Adına belki Kürt sorununun çözümü demediler, ‘terörsüz Türkiye’ ifadesi kullandılar fakat ilk kez resmi olarak devlet bunu artık kabul etti. Yani İmralı’da Önderlikle devlet arasında bir görüşme olduğu artık daha açık biçimde söylendi. Bu sürecin Önderliğin çağrısı temelinde ilerlemesi için Meclis’te bir komisyon oluşturuldu. Bütün partilerin temsilcileri burada yer aldı. Tartışmalar yürütüldü, bir rapor hazırlandı. Buradan Meclis komisyonundan 8 kişi İmralı’ya giderek Önderlikle görüştü. Her ne kadar bu görüşmenin içeriğine ilişkin bir rapor kamuoyuna sunulmuş olsa da, görüşmenin içeriği cımbızlanarak verildi. Yani içinden bazı sözler seçildi, bazı konuşmalar çıkarıldı. Halbuki bu görüşme çok kutsal, çok tarihi bir görüşmeydi. Önderliğin sözleri, Önderliğin yaklaşımı; bu sorunun çözülmesi, bu sürecin demokratik bir cumhuriyet yönünde sonuçlanması için çok değerli önerileri vardı. Bunların olduğu gibi toplumla paylaşılması gerekiyordu. Belki o zaman ırkçı kesimler kendilerini bu kadar konuşturmazdı.
Komisyon kendi çalışmalarını yürüttü ve raporunu sundu. Daha sonra Meclis’te bir çerçeve yasa, Önderliğin deyimiyle kök, yani temel bir yasa çıkarılması gündeme geldi. Türkiye Meclisi tarihinde ilk kez bu kadar yüksek bir oyla bir yasa kabul edildi. Ama devlet açısından bu yasa geçici bir yasadır; kalıcı bir yasa değildir. Bundan sonra sürecin ilerlemesi için çeşitli yasaların çıkarılması gerekiyor. Sürecin doğru bir şekilde, kalıcı ve onurlu bir barışa doğru ilerlemesi için adımların atılması gerekiyor. Yani burada devletin yaklaşımı da çok temkinli, aslında çok korkakça bir yaklaşım olduğunu söylenebilir. Evet, çok tarihi adımlar atıldı. İlk kez Meclis’te bir komisyon kuruldu, bu şekilde bir yasa çıkarıldı. Ama komisyonun hazırladığı raporda bütün tarafların söylemleri yer aldı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bugüne kadar Kürt sorunu inkâr ve imha temelinde yürütüldü. Her zaman savaş çıktı, her zaman isyanlar yaşandı ve sonunda da PKK gerçekliğiyle 52 yıldır bu mücadele yürütüldü. Bunun nedeni Kürt sorunudur.
ÖNDERLİK OLMADAN HİÇ KİMSEYE BU TÜRKİYE’YE DÖNMEZ
Bunun nedeni devletin Kürtleri inkâr etmesidir. Kürt halkının eşit ve özgür bir yurttaş olarak haklarını kabul etmedi, reddetti. Kürdün dilini reddetti, kültürünü reddetti. Yani bu sorunun adını koymak, hatta bu bir sorundur demek konusunda bile bir korkaklık var. Yine söylüyorum; iktidarın hesabı, ırkçı kesimleri, inkâr ve imha zihniyeti temelinde oluşmuş kesimleri tatmin edelim, onların tepkisini biraz olsun yatıştıralım hesabıdır. Oysa bu tarihi bir sorundur ve çözüm bekliyor. Hangi yöntemi kullanırsanız kullanın, sonuçta bu sorunu bir şekilde çözmek zorundasınız. Başka bir yol yoktur. Şimdi diyalog ve müzakere temelinde tarihi bir kapı açılmış durumda ve süreç ilerliyor. Şimdi herkesin merak ettiği şey ise bu yasanın nasıl uygulanacağıdır. Önderlik de yasayı eleştirdi, hareketimiz de eleştirdi. Bu yasa, kökten diyebileceğimiz, bu sorunun adını bütün aşamalarda açıkça ortaya koyan, yıllarca ağır bedeller ödeyerek bu mücadeleyi yürüten savaşçıların ve özgürlük savaşçılarının onurlu bir barış temelinde süreci ilerletmesini sağlayacak bir yasa değil.
Bu anlayış temelinde henüz yeterli bir akıl ortaya çıkmış değil. Ama ilk defa, silahların kalıcı olarak susturulması, savaş zemininin ortadan kaldırılması ve bu devletin demokratikleşmesinin zemininin oluşturulması açısından bir adım atıldı. Fakat bunun gerçekleşmesi o kadar kolay değil. Çünkü devlet aklı farklı çalışıyor. Önderliğin bu yasanın uygulanmasına ilişkin yorumları da farklı çalışıyor. Biz hareket olarak da bunu farklı ele alıyoruz. Devlet aklı açısından mesele nedir? Birincisi, aslında tamamen bir teslimiyet felsefesi temelinde yaklaşılıyor. Sanki bu insanlar hiçbir sebep olmadan dağa çıkmış, hiçbir sebep olmadan bunca yıl ağır bedeller ödeyerek mücadele etmiş gibi bir zihniyet var. Böyle bir zihniyet mevcut. Dolayısıyla aslında masada bir savaş yürütülüyor; bir zihniyet savaşı yürütülüyor. Önder Apo, bu yasanın uygulanmasında da, yasanın hayata geçirilmesinde de bu zihniyetle mücadele ediyor.
Gerçekten müzakere ve mücadele, müzakere ve direniş denklemi temelinde bu yasanın ve bundan sonra çıkacak yasaların ilerlemesini istiyor. Kapının açılmasını, kapının kapatılmamasını istiyor. Ama bu yasanın uygulanması, hukuki olarak da o kadar kolay değil. Esas çerçeve nedir? Örneğin kurulan alt kurullar siyasallaşma ya da silahsızlanma diyorlar. Önderlik ise silahsızlanma ve barış diyor. Yani silahsızlanma ve barış. Mesela o kurulda Önderliğin de yer alması gerekiyor. Devletin, bakanların bir araya geldiği kurulun oluşturduğu yapıda, silahsızlanma ve siyasallaşma ya da silahsızlanma ve barış kurulunda Önderliğin adını anması gerekiyordu. Bunu kamuoyuna açıkça duyurması gerekiyordu. Bundan korkuyorlar. Örneğin özgürlük hareketi ve Kürt halkı olarak biz bunu söylüyoruz; baş müzakereci Önderliktir. Önderlik olmadan bu süreç ilerlemez. Önderlik olmadan hiç kimse bu Türkiye’ye dönmez. Bizim şartımız da Önderliğin özgürlüğünün gerçekleştirilmesidir. Önderliğin bizzat süreci yönetmesi, açık ve şeffaf bir şekilde her gün görüşmeler yapması gerekir.
YASA ÇIKTIKTAN SONRA GAZETECİLERİN ÖNDERLİKLE GÖRÜŞMEYE GİTMESİ GEREKİRDİ
Yani yaşamlarını bir fedai gibi mücadeleye adamış bu gençler, Önderliğin özgürlüğü için mücadeleye katıldılar. Arkadaşlar bunu söylüyor; ‘Biz Önderliğin özgürlüğü için geldik, halkımızın özgürlüğü için geldik. Önderlik özgür olmazsa, biz Önderliği görmezsek nereye gideceğiz?’ Böyle net bir tavır var. PKK Kongresi’nde fesih ilan edildiğinde de ilk şartımız şuydu; Önderliğin özgürlüğü gerçekleştirilmelidir. Önderlik bu sürecin baş müzakerecisi olarak özgür olmalı, örgütüyle doğrudan bir ilişki içerisinde olmalıdır. Bu süreç böyle yürümelidir. Fakat o kurulda Önderliğin adı bile anılmıyor. Bizim açımızdan Önderlik konusunda görünür bir değişiklik gerçekleşmiş değil. Yasa çıktıktan sonra gazetecilerin Önderlikle görüşmeye gitmesi gerekiyordu. Siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin Önderlikle görüşmeye gitmesi gerekiyordu. Önderlikle bağlantı kurulması, Önderlikle röportaj yapılması gerekiyordu. Önderliğin doğrudan Kürt halkına, savaşçılara, militanlarına ve Türkiye halkına hitap etmesi gerekiyordu.
Yasanın Meclis’ten çıkmasının üzerinden yaklaşık 20-25 gün geçti. Ama hâlâ bizim temel şartımız olan, Önderliğin özgürlüğünün gerçekleştirilmesi ve bu sürecin rahat bir şekilde ilerlemesi açısından görünür bir değişiklik yok. Bu nedenle hem hareketimiz hem de halk açısından her gün temel gündem Önderliğin fiziki özgürlüğü olmalıdır. Önderliğin baş müzakereci olarak fiilen bu sürecin yürütülmesinde yer alması gerekiyor. Halkın talebi zaten budur. Ama bu talebi daha kitlesel ve daha etkili bir şekilde her gün ortaya koymamız gerekiyor. Bu gerçekleşmeden bu yasa nasıl uygulanacak? Uygulanamaz. Tutsaklar meselesi de var. Yani 32 yıldır, 30 yıldır cezaevinde olup cezasını tamamlamış insanlar var. Yasa çıkmasına rağmen hâlâ cezaevi kurulunun tutsakların, yani cezalarını tamamlamış tutukluların tahliyelerini erteliyor. Hala pişmanlık dayatılıyor ve bunu kabul ettirmeye çalışıyorlar.
Bu süreç pişmanlık süreci değil. Biz pişman olalım diye dağa çıkmadık. Ne halkımız bunu kabul eder ne de biz bunu kabul ederiz. Bizim savaşmak için ne kadar cesaretimiz varsa barış için de var. Yani barış için cesaret ediyoruz, buradayız. Ama onursuzluğu kabul etmiyoruz. Önderliğin özgürlüğü olmadan özgürlük ve barış olmaz. Elbette yasanın hem Türkiye’nin demokratikleşmesine hem de kalıcı ve onurlu bir barış sürecinin gerçekleşmesine vesile olabilmesi için bütün Türkiye toplumunun da devreye girmesi gerekiyor. Örneğin sanatçılar, siyasetçiler bu süreci desteklediklerini ifade ediyor, konuşuyor ve önemini dile getiriyorlar. Ama yalnızca açıklama yapmak yeterli değil. Öncelikle kadın hareketlerinin, kadın sanatçıların, kadın aydınların ve Türkiye toplumunun tamamı, eğer demokratik bir Türkiye istiyorlarsa, kalıcı bir barış istiyorlarsa, daha güçlü bir şekilde bir araya gelmesi gerekiyor. Hem tartışmaları, hem de toplumu bu süreç hakkında daha fazla bilgilendirmeleri gerekiyor.
SÜRECİN ŞEFFAF OLMASI İÇİN DEVLET ÜZERİNDE TOPLUMSAL BİR BASKI OLUŞTURULMALI
Örneğin özel savaş medyasının etkisinde kalan kesimlerde barış yanlısı bir zihniyetin oluşturulması gerekiyor. Bunun için topluma karışmaları gerekiyor. Yani sadece basına açıklama yapmakla, bu süreç toplumsal bir barış talebine dönüşmez. Bu halkın gerçekten daha örgütlü bir şekilde bu sürece sahip çıkması gerekiyor. Peki bunun öncülüğünü kim yapacak? Kim öncülük edecek? Toplum üzerinde etkili olan bazı örgütlerin, kurumların ve şahsiyetlerin bu sürece öncülük etmesi gerekiyor. Toplumun, bu süreci devlet ile toplum arasındaki bir mesele olarak değil, kendi meselesi olarak anlaması ve desteklemesi gerekiyor. Bunun için harekete geçmeleri gerekiyor. Toplumsal inisiyatiflerin oluşturulması gerekiyor. Barış yanlısı toplumsal inisiyatiflerin, kadın inisiyatiflerinin daha fazla güçlenmesi ve toplumun bu sürece desteğinin oluşturulması için harekete geçmeleri gerekiyor.
Türkiye’de şu anda şöyle bir durum var: Herkes PKK veya Apocu hareket ile devlet arasında bir süreç yürüyor, bizim bundan haberimiz yok diyor. Tamam, doğru. Devlet şeffaf yaklaşmıyor. Ben söyledim; çok korkakça yaklaşıyor, bu süreci çok kapalı bir şekilde yürütmek istiyor. Ama sürecin şeffaf olması için devlet üzerinde de, devlet yetkilileri üzerinde de toplumsal bir baskı oluşturulması gerekiyor. Sürecin şeffaf olması talebini örgütlü bir toplumsal tepki olarak ortaya koymak gerekiyor. Bunun öncülüğünü kadın hareketlerinin yapması gerekiyor. Elbette çeşitli inisiyatifler ve platformlar oluşturuluyor, açıklamalar yapılıyor. Ama bunlar yeterli değil. Çok temkinli bir yaklaşım var. Barış söyleminin, demokratik toplum söyleminin, demokratik ülke ve demokratik devlet söyleminin ve sürecin şeffaf olması talebinin daha cesur bir şekilde öne çıkarılması gerekiyor.
Demokrasi mücadelesini de Kürt halkının ve hareketimizin üzerine bırakıyorlar. Doğru, elbette bir toplum demokratik olmazsa, bir devlet demokratik olmazsa barış da gerçekleşmez. Bu ülkenin sistemi demokratikleşmezse zaten Kürt halkının hakları da verilmeyecek, kadınların hakları da verilmeyecek. Yani bu gerçeklik var. Barış ve demokrasi süreci birlikte ilerliyor. Önderlik neden 27 Şubat’taki çağrısı için Barış ve Demokratik Toplum çağrısı dedi? Yani demokratik bir toplum, demokratik bir devlet olmazsa zaten barış olmaz. Halkların, kadınların hiçbir hakkı verilmez. Farklı, farklı iktidarlar kendilerini dayatırlar. Bu yüzden demokratik bir devletin, yani demokratik bir cumhuriyetin kurulması, demokratik bir toplumun oluşturulması gerekiyor. Demokratik bir toplum isteyen bütün kesimlerin, demokratik bir ülke isteyenlerin el ele vermesi ve birlikte mücadele yürütmesi gerekiyor. Sürecin şeffaf geçmesi için de aynı şey geçerlidir.
SÜRECİN BAŞARIYA ULAŞMASI İÇİN TÜRKİYELİ VE KÜRT KADINLAR DAHA FAZLA BİR ARAYA GELMELİ
Burada özellikle Türkiye'deki kadınlara özel bir çağrı yapmak istiyorum. Kürt kadınları zaten yıllardır bu mücadelede büyük bedeller ödüyor ve mücadelelerini sürdürüyorlar. Zaman zaman bir araya geldiler, ortak çalışmalar yaptılar. Kadın katliamları temelinde, devletin kadınlara yönelik saldırıları temelinde, kadın haklarının yok sayılması karşısında Kürt ve Türkiyeli kadınlar bir araya gelerek ortak bir mücadele yürüttüler. Ama örneğin barış mücadelesinin, bu sürecin başarıya ulaşması ve demokratik bir devletin kurulması için Türkiyeli ve Kürt kadınların daha fazla bir araya gelmesi gerekiyor. Daha güçlü, daha yoğun bir şekilde bir araya gelmeleri gerekiyor. Geçici değil, uzun süreli, sürekli bir mücadele, çalışma ve tartışma yürütülmesi gerekiyor. Örneğin ekipler oluşturup Türkiye halkının tamamına gitmeleri gerekiyor. Şehir şehir, köy köy, kurum kurum, siyasi partileri dolaşmaları gerekiyor. Biz barış isteyen kesimleriz demeleri gerekiyor.
Örneğin Önderlik demokratik entegrasyon diyor. Demokratik entegrasyonun öncelikle toplumun içerisinde oluşturulması gerekiyor. Yani ırkçı zihniyetin değiştirilmesi, toplumun bütünleşmesi ve toplumun sistem içerisinde demokrasiyi dayatması gerekiyor. Sistem içerisinde barışı dayatması, eşitliği dayatması gerekiyor. Kadınların haklarını ve özgürlüğünü, halkların haklarını, kültürünü ve inanç özgürlüğünü dayatması gerekiyor. Öncelikle devletin bize bir şey vermesini beklememeliyiz. Hayır. Mücadelemiz, müzakere ve mücadele birlikte yürür anlayışı temelinde devam etmeli. Devletin zihniyetini değiştirmek, hukuki alanda değişiklikler yapmak, Türkiye'nin mevzuatında değişiklikler yapmak gerekiyor. Ancak bu şekilde demokratik bir ülke oluşturulabilir ki Kürt halkı da diğer halklar da kadınlar da kendi haklarını, özgürlüklerini elde edebilsin. Bunun gerçekleşmesi için öncelikle toplum içerisinde inşa edilmesi gerekiyor.
Böylece devlet de kendi zihniyetini değiştirmek zorunda kalır. Toplumun, halkların ve kadınların birlikteliğinin oluşturulması gerekiyor. Farklı farklı yöntemlerin uygulanması gerekiyor. Çalıştaylar yapılıyor, komisyonlar oluşturuluyor, konferanslar düzenleniyor, tartışmalar da önemli. Ama bunlar yalnızca belirli gruplarla sınırlı kalıyor. Bunların toplumun geneline yayılması gerekiyor. Örneğin kadın katliamlarına karşı mücadele de toplum içerisinde bir zemin oluşturmalı. Erkek egemen iktidar zihniyeti değişmiyor. Şiddeti dayatan, şiddeti kabul eden, iktidarı kabul eden erkek aklı; evet, ırkçı oluyor, rantçı, savaşı ve halkların düşmanlığını savunuyor, demokrasiye düşmanlık ediyor, kadınların ve halkların haklarına düşmanlık ediyor.
Aslında kadınların barışla bir sorunu yok. Ama şu soruyu sormak istiyorum; erkekler kadınlarla nasıl bir barış kurabilir? Erkek nasıl eğitilmeli ki kadını düşmanı olarak görmesin? Çünkü esas olarak kadını düşmanı olarak görüyor ve gidip onu katlediyor. Köle olarak görüyor. Bundan da öte, kadına bir arkadaş, bir insan olarak nasıl yaklaşabilir?
Yani erkek aklının değişmesi gerekiyor. Bunun için gerçekten toplumun bir araya gelmesi, özgür bir yaşamın nasıl kurulacağının, eşitliğin nasıl oluşturulacağının tartışılması gerekiyor. Örneğin kadın ile erkek arasında bir birliktelik, özgür yaşam ölçülerine göre ortak özgür bir yaşam kurulmazsa, halklar arasında da bu kurulamaz. Çünkü kadının üzerinde tahakküm kuran, kadına yönelik şiddeti dayatan bu akıl; halklara, uluslara, dinlere ve inançlara yönelik de şiddeti dayatıyor. Bu nedenle kadın hareketleri yıllardır mücadele ediyor. Toplumsal sözleşmeden, özgür toplumdan söz ediyoruz. Özgür yaşam felsefesi temelinde eğitim, tartışma ve mücadele yürütüyoruz. Bütün kurumlarda siyasetten başlayarak toplumun tüm yönetimine kadar kadın ve erkeğin eşitliği temelinde eş başkanlık sistemini bir mücadele olarak inşa ettik. Ama bunun daha fazla güçlendirilmesi gerekiyor.
Örneğin farklı programlarda da söyledik, yurtseverlerimiz özgür bir Kürdistan için mücadele ediyor ama kendi evlerinde şiddet uyguluyorlar. İnsan gerçekten yurtseverliğimize, Kürt halkına yakıştırmıyor. Kürt erkekleri Kürdistan'ın özgürlüğünden, özgür bir yaşamdan ve ulusal birlikten bu kadar söz edip de şiddet uygulayabilir mi? Bu bizim için bir utançtır. Kürdistan'da, Kürt toplumu içerisinde kadınların katledilmesi, kadınların baskıya uğraması, kadınların şiddetle karşı karşıya kalması, fuhuş ve uyuşturucunun toplumumuza girmesi bir utançtır. Çünkü biz çok politik bir toplumuz, büyük bedeller ödemiş bir toplumuz, bilinçli bir toplumuz. Ama demokrasiyi de kendi yaşamımızda, evimizde, mücadelemizde inşa etmemiz gerekiyor. Bu vardır; yani komünalite de bu temelde inşa edilir. En temel devrim değerlerinden biri kadın özgürlüğüdür. Artık Kürt toplumu içerisinde yaşayan erkekler için bunun sözde kalmaması gerekiyor. Yaşamda, felsefede, mücadele tarzında da bunu hayata geçirmeleri gerekiyor.
Ama maalesef gericilik var ve sistem de bunu dayatıyor, sürekli pompalıyor. Bu nedenle barış ve demokrasi sürecini nasıl yürütüyorsak, nasıl mücadele ediyorsak, bu barış ve demokrasi sürecinin yaşam ilişkilerinde de yürütülmesi gerekiyor. Öncelikle yurtseverlerimiz kendi yaşamlarında bunu hayata geçirmeli. Gençler buna öncülük etmeli. Aynı zamanda kadın hareketlerinin de mücadelesini daha fazla güçlendirmeliyiz, taviz vermemeliyiz. Yani kadına yönelik şiddet karşısında, erkek zihniyetinin müdahalesi karşısında, devlet politikasının müdahalesi karşısında daha fazla mücadele yürütmemiz gerekiyor Örneğin şu anda gençlik hareketi bir hamle başlatmış durumda. Bu hamle özel savaş politikalarına, ajanlığa, fuhuşa, uyuşturucuya, kadınlara ve gençlere yönelik şiddete karşıdır. Bir mücadele yürütüyorlar. Bu gerçekten çok değerli. Gençlik hareketinin bu çabasını ve mücadelesini gerçekten takdir ediyorum. Ama daha fazla protesto eylemi, bilinçlendirme eylemleri yapılmalı, yapılıyor doğrudur, tabii ki bunlar kontrolsüz bir şiddette dönüşmemeli.
GENÇLER DÜŞMANIN TUZAKLARINA DÜŞMEMELİDİR
Sosyal tecrit uygulanması, teşhir etme, deşifre etme gibi yöntemler söz konusu olabilir. Bunlar mücadele yöntemleridir. Ama en temel mücadele yöntemi nedir? Toplumu eğitmek. Özel savaşa karşı, erkek aklına karşı, savaş yanlısı kesimlere ve toplumu yozlaştıranlara karşı. Örneğin şimdi Avrupa'da bazı çeteleşmelerden, mafyalaşmadan söz ediyorlar. Bunların büyük bir kısmı Kürt gençlerinden oluşuyor. Mesela Kuzey Kürdistan'da da aynı şeyler yürütülüyor, Güney'de de. Rojava'da da bu tarz müdahaleler söz konusu. Aslında geleceğimiz gençlerin şahsında şekillendiriliyor. Kadınlara ve gençlere yönelik saldırılar da bu temel üzerinde gerçekleşiyor. Kürt gençleri yurtseverdir, Kürtlük duyguları çok güçlüdür, dinamiktir, cesurdur. Özgür bir yaşamın öncülüğünü yapmak, Kürdistan'ın özgürlüğünü gerçekleştirmek istiyorlar. Ama düşmanın bu tuzaklarına düşmesinler. Çeteleşmenin içine, bu kirliliğin içine girmesinler. Geleceklerine düşmanlık ediyorlar. Bu konuda dikkatli olmaları gerekiyor. Bu şeylere özenmesinler.
Özgür yaşamı, ulusal birliği, Önder Apo'nun özgürlük mücadelesini, halklarının mücadelesini esas alsınlar. Bu konuda daha fazla örgütlü ve bilinçli bir mücadele yürütmeleri gerekir. Toplum içerisinde özgür yaşamı, eşitliği ve demokrasiyi daha fazla geliştirmelidirler. Bu nedenle erkeklerin eğitilmesi, toplumun eğitilmesi, genç kadınların ve gençlerin eğitilmesi de önemlidir. Çünkü eğitim ve örgütlülük olmazsa bu gençler bu çetelerin ve özel savaş politikaların tuzağına düşer. Bu açıdan daha fazla dayanışma, eğitim ve örgütlenme oluşturulması gerekiyor. Ancak bu şekilde gençlerimizi bu kirliliğin içinden çıkarabiliriz. Temiz bir toplum, demokrasiyi, özgürlüğü ve eşitliği geliştiren bir toplum hâline gelebiliriz. Toplumumuzu örgütleyebilir ve mücadelemizi demokratik siyaset, demokratik toplumun örgütlenmesi temelinde yürütebiliriz. Gençler ancak bu şekilde bu süreçte öncü bir rol oynayabilir. Örgütlenme açısından zaten ciddi bir çalışma var. Ama bu kesimleri de bu kirliliğin içerisinden çekip çıkararak demokratik ve özgür bir topluma kazandırmamız gerekiyor.
Kültürden söz ederken bununla bağlantılı olarak dile de değindiniz. Rojava’da birçok gelişme yaşanıyor. En son 25 Ağustos’ta Şam'da bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma ve Rojava'da yürütülen süreç hakkında neler değerlendirebilirsiniz?
Yani söz konusu süreçte Şam'daki geçici rejimle bir süredir müzakere ve mücadele yürütülüyor. Farklı farklı anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşmaların olmadığını söylemek gerekiyor. Öncelikle bunu belirtelim; Kürt halkının hakları açısından; dil konusunda, kültür konusunda, Kürtlerin bir halk olarak tanınması konusunda bazı adımlar bu anlaşmada atıldı. Ama bazı adımlar da aslında Baas rejimi ile şu anda hâkim olan rejimin zihniyeti arasında bir devamlılık olduğunu gösteriyor. Aynı siyasi anlayışın farklı biçimlerde sürdürüldüğü görülüyor. Daha önce Baas rejimi döneminde Kürtlerin kimliği inkâr ediliyordu. Rojava’da yaşayan binlerce Kürt kimliksizdi, işsizdi. Kürt dili zaten hiç kabul edilmiyordu. Bu anlaşmada ise Kürt kimliği, Suriye'nin bir vatandaşı ya da asli bir halkı olarak bir ölçüde kabul edilmiş durumda. Kürtçe de Suriye'nin ulusal dillerinden biri olarak kabul edilmiş durumda. Bu olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir.
Yine örneğin QSD'nin dönüşümü, yeni Suriye ordusuna entegre edilmesi, tugay vb. yapıların oluşturulması gibi adımlar olumlu adımlardır. YPJ hala statüsünü güvence altına almamıştır, tartışmalar devam ediyor. Ancak YPJ’nin statüsünün nasıl olacağı henüz tam olarak güvence altına alınmış değil. Müzakereler devam ediyor. Önemli olan, örneğin YPJ, kadınların savunma gücü olarak, Kürt halkının savunma gücü olarak, Suriye'deki kadınların kendi örgütlülüğünü ve kendi kazanımlarını korumasıdır. Artık ordudaki, devlet içerisindeki resmi statüsünün nasıl olacağı mesele değildir. Bundan sonra Suriye ordusunun nasıl bir yapıda olacaktır Şimdi farklı bir ideolojiye göre bir Suriye ordusu ve sistemi oluşturmak istiyorlar. Bunun için de çok zorlu bir mücadele gerekiyor. YPJ açısından da, Rojava'daki Kürt kadınları açısından da, Süryani, Ermeni, Türkmen kadınları açısından da bütün kadınların demokratik bir Suriye için mücadele yürütmesi gerekiyor.
Dil açısından da Kürt halkının kimliğinin ve Kürtçenin inkâr edilmesi söz konusu olmamalı. Örneğin Newroz'u bayram olarak kabul etmişler. Bu olumlu bir gelişmedir. Ama dil konusunda bir dili ulusal dil olarak kabul ediyorsanız, bunun devletin resmi işleyişinde ve devlet kurumlarında da yer alması gerekiyor. Sadece Kürtçeyi ulusal bir dil olarak kabul ediyorum deyip, örneğin haftada üç saat Kürtçeyi İngilizce veya Fransızca gibi seçmeli bir ders olarak okutmak bir anlam ifade etmiyor. Bu, dili hâlâ yabancı bir dil olarak gören aynı zihniyeti ifade ediyor. Böyle bir yaklaşımı kabul etmemiz mümkün değil. Kongra Star'ın açıklamaları var; Rojava'daki üniversiteler, siyasetçiler, partiler ve Rojava'daki 10 parti açıklamalar yaptı. Bunlar doğru ve önemli açıklamalardır. Bu mücadelenin daha fazla sürdürülmesi gerekiyor. Asıl bundan sonraki mücadele Kürtçenin ve diğer ulusların dillerinin haklarını güvence altına alması üzerinden geliştirilmelidir. İlkokuldan üniversiteye kadar eğitim kurumlarında Kürtçe resmi olarak yer almalı. Eğitim ve öğretimde Kürtçenin resmi dil olarak kabul edilmesi gerekiyor. Seçmeli ders olarak, yabancı bir dil gibi ele alınarak kimse kendi ulusal dilini kabul edemez.
ROJAVA DEVRİMİNİN KAZANIMLARINA SAHİP ÇIKMAMIZ GEREKİR
Kürtçenin bütün eğitim kurumlarında resmî olması, Kürtçe müfredatların kabul edilmesi gerekiyor. Çok dilli eğitim olmalı. Süryani Arapçayı da öğrenmeli, Süryaniceyi de öğrenir. Ermeni Ermeniceyi de öğrenmeli, Arapçayı da öğrenmeli. Kürt de Kürtçeyi öğrenmeli, Arapçayı da öğrenmeli. Ayrıca bütün tabelalarda ve devlet hizmetlerinde çok dilliliğin esas alınması gerekiyor. Bunun çok sayıda örneği var. İsviçre böyle, Belçika böyle, İspanya böyle. Çok sayıda örnek mevcut. Bu ülkeler parçalanmış ülkeler değildir. Aksine herkes barış içerisinde kendi kimliği, kültürü ve diliyle yaşamaktadır. Yeni Suriye'de bunun mücadelesini yürütmemiz gerekiyor. Öncelikle kadın hareketleri, çünkü anneler dilin korunmasında ve yaşatılmasında temel bir rol oynuyor. Biz de ulusal değerlerimizi güvence altına almak için kadın hareketlerimizin resmi dillerin kabul edilmesi, Kürtçenin eğitim alanında da resmi olarak kabul edilmesi için mücadele yürütmesi gerekiyor.
Diğer ulusal hareketlerin de aynı şekilde mücadele yürütmesi gerekiyor. Dolayısıyla burası bir mücadele zemini. Her şey bitmiş değil. Farklı bir zihniyet var. Bu zihniyete karşı demokratik bir Suriye Cumhuriyeti zihniyetinin de oluşturulması gerekiyor. Suriye'nin de ulusların hakları temelinde demokratik bir şekilde inşa edilmesi gerekiyor. Bu mücadele kadınların ve gençlerin öncülüğünde yürütülmeli. Bütün yaşam Kürtçe olmalı, eğitim Kürtçe yürümeli. Tabelalar, dükkânlar, sokaklar; hepsi Kürtçe olmalı. Yani yaşamın her alanında Kürtlüğün korunmasını esas almamız gerekiyor. Bunun öncülüğü kadınlar ve gençler tarafından yapılmalı. Bu mücadele de devam etmeli. Rojava Devrimi'nin kazanımlarına, kadınların öncülüğünde sahip çıkmamız ve bunları daha fazla savunmamız gerekiyor. Kadın hakları, kadınların örgütlenmesi açısından da yeni Suriye'de mücadeleyi ve demokratik örgütlenmeyi daha fazla güçlendirmemiz gerekiyor.
Bahsettiğiniz konu Kürt kültürü açısından önemli, Avrupa'da 5 Eylül'de Kürt kültür festivali var. Bu vesileyle sizin de mesajınızı almak istiyorum.
16 Eylül de geliyor, öncesinde de 1 Eylül var. 1 Eylül aynı zamanda Dünya Barış Günü'dür. Farklı farklı etkinlikler düzenleniyor. 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle, beklentimi dile getirmek istiyorum. Bu gün bütün savaşların sona ermesine vesile olsun. Coğrafyamız bir savaşın içerisindedir. Biz iki yıldır savaşı durdurmuş durumdayız. Bu günün savaşın, en küçük çatışmanın bile sona ermesine vesile olsun, barış içinde, demokratik bir yaşam; halkların eşitliği ve kadınların özgürlüğü temelinde gelişsin. Bu etkinliklere katılan bütün kesimleri ve 1 Eylül'ü de kutluyor, selamlıyorum. Bu günle bağlantılı olarak, barış ve demokratik çözüm sürecinin daha fazla sahiplenilmesini diliyorum.
16 Eylül ise Rojhilat ve İran'daki Jin, Jiyan, Azadî serhildanının yıl dönümüdür. Çok büyük bir ayaklanmayla başladı. Çok büyük protestolar gerçekleştirildi. Aslında Jin, Jiyan, Azadî Devrimi İran'ın bütün şehirlerine yayıldı ve dünyada da yankı buldu. Öncülüğü Jîna Emînî'nin şehadetiyle başladı. Böyle bir devrimin ortaya çıkmasına vesile oldu. Yine Kürt kadınları öncülüğünde yürüdü ve onlarca, yüzlerce kadın gözaltına alındı; Kürt, Beluc, Fars ve Azeri kadınlar tutuklandı. Hâlâ zindandalar, her gün yeni bir idam kararı çıkıyor. Uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldılar. İran devletine bir çağrı yapmak istiyorum; idam politikası durdurulmalıdır. Özellikle idam uygulamalarının, kadınların iradesinin yok sayılmasına karşı İran devleti yürüttüğü bu politikalardan vazgeçmelidir. İran tehlikeli bir durumla karşı karşıya. Kendi toplumunda barışı sağlaması gerekiyor. Eğer İran ayakta kalmak istiyorsa, rejiminde demokratik bir değişiklik yapmalı ve kadınların özgürlüğünü güvence altına almalı; halkların özgürlüğünü, halkların ve kadınların haklarını güvence altına almalı.
Jin Jiyan Azadî Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle tüm devrim şehitlerini saygıyla anıyorum. Bizler onların izinden gidiyoruz. Gelecekte demokratik bir İran'ın kurulacaksa da, onların direnişine, emeğine ve ödedikleri bedellere sayesinde olacaktır. Bugün yüzlerce, binlerce halk öncüsü cezaevlerinde bulunuyor. Büyük bir zulümle karşı karşıyalar. İdam tehdidi altında bile direnişlerini sürdürüyorlar. Bu direnişin öncülüğünü heval Zeynep Celaliyan, Werîşe Muradî, Pakhshan Azizi yapıyor ve bu serhildanda yer alan onlarca, yüzlerce kadın direnişlerini sürdürüyor. Onların direnişini de selamlıyorum. Bu direnişin daha da kitleselleşeceğine inanıyorum. Mücadelenin bütün alanlarında Kürt kadınlarının Jin Jiyan Azadî Devrimi’nin mirasına sahip çıkılması gerekiyor. Özellikle İran'ın idam politikasına karşı mücadelemizi ve bu politika karşısındaki duruşumuzu daha fazla ortaklaştırmamız gerekiyor. Bu sadece Kürt kadınlarının, Rojhilatlı Kürtlerin veya İranlı kadınların sorumluluğu değildir. Bütün kadınların ve kadın hareketlerinin, Kürdistan'ın her parçasında ve ülke dışında da İran'ın bu idam siyasetine karşı ortak bir mücadele yürütmesi gerekiyor.
52 YILLIK MİRAS FESTİVALDE ZİRVEYE TAŞINMALI
34'üncü Kürt Kültür Festivali'nin bu yıl Dortmund'da, Avrupa'da gerçekleştiriliyor. Bu festival her yıl çok büyük bir kitlesellikle gerçekleştiriliyor. Bu yıl daha büyük bir kitlesellikle yapılmasını diliyorum. Apocu hareketin 52 yıllık mirasına sahip çıkılması bu festivalde zirveye taşınmalı. Önderliğin baş müzakereci olması daha yüksek bir talep ve sloganla gündemleştirilmelidir. Sürece sahip çıkma daha fazla dile getirilmeli ve bu temelde şehitlerin emeğine sahip çıkılması gerekiyor. Avrupa'nın çeşitli yerlerinde festivaller düzenlendi ve devrim şehitleri anıldı. İnanıyorum ki Dortmund'da da şehitlere ve Önder Apo'nun emeğine daha fazla sahip çıkılması temelinde bir katılım sağlanacaktır. Kadınlar ve gençler öncülüğünde bu festival, halkımızın, yani Kürdistan halkının ülke dışındaki, sürgünde yaşayanların daha fazla örgütlenmesine vesile olmalı. Şimdiden festivale katılan herkesi, Kürt halkının dostlarını, enternasyonal kesimleri, Kürt halkımızı, Kürt kadınlarını ve gençlerini kutluyor, başarılar diliyorum.