Bedreddin'den Dersim'e Alevi hafızasında adalet ve direniş
Seyit Rıza’dan Alişer ve Zarife’ye: Alevi tarihinin unutulmayan yaraları ve kadınların görünmeyen hafızası
Seyit Rıza’dan Alişer ve Zarife’ye: Alevi tarihinin unutulmayan yaraları ve kadınların görünmeyen hafızası
Alevi tarihinin farklı dönemlerinde ortaya çıkan toplumsal hareketleri birbirinin aynısı olarak görmek mümkün değil. Ancak bu tarihin ortak damarlarından biri adaletsizliğe itirazdır. Dersim ise Alevi hafızasının en ağır yaralarından biri olarak bugün de barış tartışmasının önemli bir parçasıdır.
Alevi tarihini yalnızca 16. ve 20. yüzyıllarla sınırlamak mümkün değil. Anadolu’nun farklı dönemlerinde ortaya çıkan toplumsal hareketler, Alevi hafızasında adalet, eşitlik ve zulme itiraz ekseninde farklı karşılıklar buldu. Baba İlyas ve Baba İshak hareketleri, dönemin toplumsal ve siyasal eşitsizliklerine yönelik önemli itirazlar arasında yer aldı. Şeyh Bedreddin etrafında gelişen hareket ise paylaşım, eşitlik ve toplumsal adalet tartışmaları bakımından yüzyıllardır farklı biçimlerde yorumlandı.
“Yarin yanağından gayrı her şeyde ortaklık” sözü, Bedreddin’in mirasının eşitlikçi yorumunun en güçlü ifadelerinden biri olarak hafızada kaldı. Bu hareketlerin tamamını bugünkü anlamıyla modern Alevi hareketleri olarak tanımlamak tarihsel açıdan doğru olmayabilir. Buna karşılık Alevi hafızasında neden yer edindiklerini anlamak zor değil. Farklı dönemlerde, farklı koşullarda ortaya çıksalar da adaletsizliğe karşı itiraz, bu hareketlerin sonraki kuşaklar tarafından yeniden okunmasında belirleyici oldu.
DERSİM: ALEVİ HAFIZASININ EN AĞIR YARALARINDAN BİRİ
Sonra Dersim gelir. 1937-38; Seyit Rıza, Alişer, Zarife ve binlerce insanın öldürüldüğü, sürgün edildiği, yerinden edildiği ağır bir tarihsel dönem…
Dersim’i sadece “devlete karşı bir isyan” başlığı altında anlatmak, yaşananların toplumsal boyutunun önemli bir bölümünü dışarıda bırakır. Silahlı çatışmaların yanında bir inanç dünyası, dil, toprakla kurulan ilişki, ocaklar ve kendine özgü yerel toplumsal örgütlenme vardı. Devlet politikalarının müdahalesi bütün bu alanları etkiledi.
Seyit Rıza’nın idamı, Alişer ve Zarife’nin öldürülmesi, Dersim toplumunun hafızasında geçmişte kalmış olaylara dönüşmedi. Yaşananlar ailelerin, sürgün edilenlerin ve sonraki kuşakların anlatılarıyla taşınan toplumsal bir travma bıraktı. Dersim’in Alevi hafızasındaki yerini hesaba katmadan, Alevilerin devlet, güvenlik politikaları, yüzleşme ve barış konularındaki hassasiyetlerini anlamak da eksik kalır.
ALEVİ KADINLARININ TARİHİ NEDEN UNUTULUYOR?
Alevi tarihinin anlatılmasındaki önemli eksiklerden biri kadınların görünmezleştirilmesidir. Tarihi sadece erkekler üzerinden kurduğumuzda, bu hafızanın büyük bir bölümünü de dışarıda bırakmış oluruz. Dersim bunun çarpıcı örneklerinden biridir.
Zarife Hanım çoğu anlatıda Alişer’in eşi olarak anılır. Oysa onu yalnızca bu ilişki üzerinden tanımlamak, Dersim tarihindeki yerini eksik bırakır. Zarife, Dersim’in direniş ve toplumsal hafızası içinde kendi kimliği ve mücadelesiyle yer almış bir kadındı. Alişer ve Zarife’nin birlikte yürüttüğü mücadele de Dersim’in siyasal ve toplumsal tarihinin önemli parçaları arasında yer aldı.
Zarife’nin yaşamı aynı zamanda Alevi kadınlarının tarihteki yerine ilişkin daha geniş bir tartışmanın kapısını açar. Kadınlar sadece katliamların, sürgünlerin ve baskıların acısını taşıyan kişiler değildi; toplumsal yaşamın kurulmasında, hafızanın aktarılmasında ve direnişte de yer aldılar. Alevi tarihini anlatırken kadınları erkeklerin eşleri, anneleri veya yakınları olarak kayda geçirmekle yetinmemek, onların kendi sözlerini, eylemlerini ve tarihsel rollerini de görünür kılmak gerekiyor.
BÜTÜN BU TARİH BİZİ NEREYE GÖTÜRÜYOR?
Hallaç, Nesimi, Hacı Bektaş, Hatayi, Pir Sultan, Bedreddin ve Seyit Rıza aynı çağın, aynı siyasal koşulların insanları değildi. Hatayi Safevi-Osmanlı rekabetinin içinde yaşadı; Pir Sultan’ın adı Osmanlı iktidarıyla yaşanan çatışmaların hafızasında kaldı. Bedreddin çok başka toplumsal koşullarda ortaya çıktı, Seyit Rıza ise modern devletin Dersim politikalarıyla karşı karşıya kaldı.
Bu isimleri aynı tarihsel hareketin parçalarıymış gibi okumak doğru olmaz. Fakat Alevi hafızasının yüzyıllar boyunca onları neden yaşattığına bakıldığında bazı ortak izler görülür: Hakikat arayışı, adalet isteği, insanın değeri, zulme karşı direnme, rızalık ve yaşamı koruma düşüncesi.
Geçmişten bugüne taşınan bu birikim, günümüzde yürütülen barış tartışmalarına da başka bir yerden bakma imkânı veriyor. Alevi tarihinin savaşlar ve iktidarlar kadar katliamlar, sürgünler, inanç üzerindeki baskılar ve bunlara karşı verilen mücadelelerle şekillenmiş olması, barış meselesini Aleviler açısından soyut bir siyasi tartışma olmaktan çıkarıyor.
ALEVİLER NEDEN BARIŞIN KALBİNDE?
Kerbelâ’dan Dersim’e, Maraş’tan Sivas’a uzanan Alevi hafızası savaşın, katliamın, sürgünün ve inkârın toplumlarda nasıl izler bıraktığını gösteriyor. Bu nedenle Alevi hafızasının bugünkü siyasete vereceği en güçlü cevaplardan biri yeni düşmanlıklar değil, eşitlik ve barış olabilir.
Alevi toplumu savaşın, katliamların, sürgünün ve inkârın ne anlama geldiğini kendi tarihsel deneyiminden biliyor. Kerbelâ’dan Dersim’e, Maraş’tan Sivas’a uzanan hafıza, yaşanan acıların olayların gerçekleştiği dönemle sınırlı kalmadığını, sonraki kuşaklara da aktarıldığını gösterdi. Bu tarih düşünüldüğünde, Alevilerin barış talebi yalnızca güncel bir siyasi tercihe indirgenemez. Arkasında kuşaklar boyunca taşınmış ağır bir deneyim vardır.
BARIŞ YALNIZCA SİLAHLARIN SUSMASI DEĞİLDİR
Aleviler açısından barış, çatışmanın sona ermesinden daha geniş bir anlam taşır. Eşit yurttaşlık, inancını özgürce yaşayabilmek, cemevlerinin ibadethane olarak tanınması ve zorunlu din dersleri sorununun çözülmesi de barışın parçasıdır. Aynı şekilde Kürt kimliğinin inkâr edilmediği, farklı inanç ve kimliklerin eşit kabul edildiği bir toplumsal düzen de bu tartışmadan ayrı düşünülemez.
Devletin yurttaşla ilişkisini korku ve güvenlik üzerinden değil, hak ve hukuk temelinde kurması barışın kalıcı hale gelmesinin koşullarından biridir. Silahların sustuğu fakat eşitsizliklerin, inkârın ve ayrımcılığın devam ettiği bir ortam gerçek anlamda toplumsal barışı sağlayamaz.
ABDULLAH ÖCALAN’IN BARIŞ PERSPEKTİFİ NEDEN ALEVİLER AÇISINDAN DA TARTIŞILMALI?
Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan Kürt meselesinin çözümü konusunda Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu müzakere, demokratik çözüm ve birlikte yaşam perspektifi, Alevi tarihinin deneyimleri üzerinden de tartışılabilir.
Burada Abdullah Öcalan’ı tarihsel Alevi şahsiyetleriyle özdeşleştirmek ya da aynı tarihsel çizginin parçası olarak sunmak gerekmiyor. Yıllardır çatışma ve güvenlik politikalarıyla çözülemeyen Kürt meselesinde demokratik siyaset, müzakere ve eşit yurttaşlığın nasıl bir çıkış sunabileceği tartışılmalıdır.
Bu soru Aleviler açısından da önem taşıyor. Alevi toplumu, devletin güvenlik politikalarının ve tekçi anlayışların sonuçlarıyla kendi tarihi boyunca defalarca karşılaştı. Başka bir topluluğun hak talebi söz konusu olduğunda aynı güvenlikçi yaklaşımın savunulması, bu tarihsel deneyimle açık bir çelişki yaratır.
Özgürlük meselesini de toplulukların birbirinden bağımsız hakları şeklinde düşünmek zor. Kürtlerin kimliği ve dili üzerindeki baskı sürerken Alevilerin eşit yurttaşlığı güvence altında sayılamaz; Alevilerin inanç özgürlüğünün tanınmadığı bir ülkede diğer inançların hakları da sağlam bir güvenceye kavuşmuş olmaz. Bir topluluğun hakkının tanınması diğerinin hakkından bir şey eksiltmez. Hakların ortak bir hukuk içinde güvence altına alınması birlikte yaşamın zeminini güçlendirir.
ALEVİLER YENİDEN NEDEN ARAÇSALLAŞTIRILIYOR?
Alevilerin tarihsel ve güncel sorunları bugün de farklı siyasi hesapların parçası haline getirilebiliyor. Oysa Aleviler sadece geçmişte yaşadıkları acılar üzerinden hatırlanacak ya da güncel siyasi mücadelelerde bir tarafın diğerine karşı kullanacağı bir topluluk değildir. Kendi talepleri, hafızaları ve siyasal iradeleri vardır.
Abdullah Öcalan’ın Alevilerin sürecin kalbinde olduğuna ilişkin değerlendirmesi de bu açıdan tartışılmaya değer. Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt meselesinin çözümü ve halkların eşit koşullarda birlikte yaşaması konuşulurken Alevilerin yaşadığı inkâr, ayrımcılık ve eşit yurttaşlık sorunlarını bu tartışmanın dışında bırakmak mümkün değil.
Alevilerin tarihini güncel siyasi kamplaşmaların malzemesine dönüştürmek yerine kendi sözlerine ve taleplerine kulak vermek gerekir. Bu hafıza sadece geçmişte yaşananların kaydı değil, bugün nasıl bir yaşam istendiğine ilişkin toplumsal bir birikimi de içinde taşır.
GEÇMİŞİN DÜŞMANLIĞINI BUGÜNE TAŞIMAK ALEVİ YOLUNA SIĞAR MI?
Tarihsel kişilikleri bugünün kimlikleriyle eşleştirerek yeni düşmanlıklar üretmek zor değil. Yavuz Sultan Selim üzerinden bugünün Sünnilerini, İdris-i Bitlisi üzerinden bugünün Kürtlerini sorumlu tutabilir; Şah İsmail’i de günümüzdeki başka bir kimliğin temsilcisine dönüştürebilirsiniz. Ancak böyle bir okuma geçmişi anlamaktan çok, geçmişi bugünkü siyasi saflaşmalara göre yeniden kurar.
Alevi tarihinin acıları elbette unutulamaz. Dersim’i, Maraş’ı ve Sivas’ı hatırlamak da bu hafızanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Fakat Dersim’i hatırlamanın anlamı başka bir topluluğa yeni bir Dersim yaşatmak olamaz. Maraş’ın hafızası yeni düşmanlar yaratmaya, Sivas’ın hafızası da başka canların yakılmasını meşrulaştırmaya hizmet edemez.
Geçmişle hesaplaşmak ile geçmişin hesaplarını bugünün insanlarına yüklemek arasında önemli bir fark var. Alevi yolunun adalet anlayışı açısından da tarihsel sorumluluğu failler, kurumlar ve politikalar üzerinden tartışmak; halkları topluca suçlamaktan daha doğru bir yerde durur.
YOL BUGÜN NEREDEN GEÇİYOR?
Alevilerin önünde geçmişi hatırlamak kadar nasıl bir gelecek istediklerine dair söz söyleme meselesi de bulunuyor. Alevilerin eşit yurttaş olduğu, Kürtlerin kimliğini ve dilini özgürce yaşayabildiği, kadınların eşit olduğu, farklı inançların birbirini tehdit olarak görmediği ve devletin yurttaşlarını inançlarına ya da kimliklerine göre ayırmadığı demokratik bir yaşam bu geleceğin temelini oluşturabilir.
Böyle bir gelecek geçmişi unutmakla kurulamaz. Dersim’le, Maraş’la, Sivas’la ve Alevilerin yaşadığı diğer katliam ve baskılarla yüzleşmek gerekir. Aynı şey Kürtlerin, Ermenilerin ve bu topraklarda baskı görmüş diğer halkların yaşadıkları için de geçerlidir. Yüzleşme, geçmişin suçunu bugünün insanlarına yüklemek değil; ne yaşandığını kabul etmek, sorumlulukları ortaya çıkarmak ve aynı şeylerin yeniden yaşanmasını engelleyecek bir toplumsal ve hukuki düzen kurmaktır.
Barış da unutmak anlamına gelmez. İnsanlardan yaşadıkları acıları unutmalarını, hafızalarından vazgeçmelerini ya da adalet taleplerini bir kenara bırakmalarını isteyen bir barış kalıcı olamaz. Barış, insanların birbirlerinin acılarını tanıyabildiği ve bu acıların yeniden yaşanmaması konusunda ortaklaşabildiği ölçüde güçlenir.
Hatayi, Pir Sultan, Nesimi, Bedreddin, Seyit Rıza, Alişer ve Zarife birbirinden çok farklı zamanlarda ve koşullarda yaşadılar. Onların dönemlerindeki çatışmaları bugünün halkları arasında yeniden kurmak, bu isimlerin Alevi hafızasında neden yaşamaya devam ettiğini açıklamaz. Bugüne kalan daha çok hakikat karşısında susmama, haksızlığa boyun eğmeme, insanın onurunu koruma ve kendi yolundan vazgeçmeme iradesidir.
Alevi tarihinin bugünkü barış tartışmasına söyleyebileceği söz de burada aranabilir. Geçmiş unutulmadan, yaşanan haksızlıkların üzeri örtülmeden ve adalet talebinden vazgeçilmeden ortak bir gelecek kurulabilir mi? Alevilerin yüzyıllar boyunca taşıdığı hafıza bu soruya hazır bir reçete vermiyor. Ama savaşın, katliamın, sürgünün ve inkârın nelere mal olduğunu fazlasıyla anlatıyor.
Bu yüzden barış, Aleviler açısından geçmişten kopuş değil; geçmişte yaşananların bir daha yaşanmaması için verilen mücadelenin bugünkü karşılıklarından biri olabilir. Hakikati ve adaleti barışın karşısına koymadan, onları kalıcı bir barışın koşulu sayan bir yol…
Kerbelâ’dan Dersim’e, Maraş’tan Sivas’a taşınan hafızanın bugüne bıraktığı söz de belki en sade haliyle burada duruyor: Bir daha hiçbir can aynı acıları yaşamasın.