Son dönemde Altan Tan ve Kemal Özkiraz’ın açıklamaları üzerinden başlayan ve sonrasında Önder Apo ile Özgürlük Hareketi’nin Alevi toplumuna yönelik açıklamalarının çarpıtılmasıyla devam eden tartışmalarda, özellikle Özgürlük Hareketi ve Önder Apo’nun Alevi karşıtı olduğuna dair iddialar öne çıkarılmaya çalışılıyor.
Önder Apo, Özgürlük Hareketi ve İmralı Heyeti tarafından yalanlanan “görüşme notları” üzerinden Özgürlük Hareketi ve Önder Apo’ya yönelik başlayan saldırılarla bu kez Özgürlük Hareketi’nin Alevilere karşı olduğuna dair bir algı yaratılmak isteniyor. Özellikle yalanlanan görüşme notları referans gösterilerek yayımlanan “Alevi aydınlar bildirisi” ile Alevi toplumu ve Özgürlük Hareketi arasında bir gerilim varmış gibi gösterilmeye çalışılıyor.
‘BİRBİRİMİZİN KİMLİĞİNE HÜKMETME VE NEFRET DİLİNDEN VAZGEÇMELİYİZ’
Yaşanan tartışmaları Garip Dede Dergâhı dedesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat ile konuştuk. Alevileri eleştirmenin başka, kimin Alevi olduğuna karar vermenin başka bir şey olduğunu belirten Fırat, son dönemde yaşananlara dair şunları söyledi:
“Öncelikle şunu birbirinden ayırmak gerekiyor. Her eleştirel sözü nefret söylemi olarak değerlendirmemek gerekir. Pek çok insan Aleviliği, Alevi kurumlarını ve bizim söylemlerimizi eleştirebilir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat bir toplumu inancı üzerinden tasnif etmeye, kimin ‘gerçek Alevi’, kimin ‘sözde Alevi’ olduğuna karar vermeye başladığınızda başka bir alana geçmiş olursunuz.
“Altan Tan’ın kullandığı ‘siyasal Alevilik’, ‘Ali’siz Alevilik’ gibi ifadeler benim asıl itiraz noktalarımdır. Alevilerin Aleviliğinin ölçüsü nedir, bunu kim nasıl ölçecek? Bunun cetveli kimin elindedir? Bir Alevi'nin sosyalist olması, muhafazakar olması, demokrat olması veya hiçbir siyasi görüşe yakın olmaması, onun inanç kimliğini başkasının denetimine ve müdahalesine açmak anlamına gelmez.
Kemal Öztürk’ün Arap Aleviler hakkında kullandığı dil ise çok daha ağırdır. Bir topluluğun tamamını, bir devlet iktidarının görevlilerinin yaptığı iddia edilen suçlar üzerinden yargılayıp mahkum edemezsiniz. Hele meseleyi katledilmelerinin meşruiyetini sağlama noktasına taşıyamazsınız. Çünkü orada yaşandığı iddia edilenler Alevi toplumunun değil, bir devlet politikasının sonucudur. İnanç ve kimlik ise herhangi bir suçun gerekçesi yapılamaz. Bence burada kişilerin niyetlerini okumaktan daha önemli bir mesele var: Bu dilin ürettiği sonuç nedir?
Alevilerin tarihsel hafızasında Kerbelâ’dan bugüne Koçgirî var, Dersim var, Maraş var, Çorum var, Sivas var. Dolayısıyla bir topluluğu toptan suçlayan dilin nereye varabileceğini bu toplum yaşayarak öğrendi. Bu dil hem bir topluluğu kategorize eder hem de nefret tohumları ekerek çatışma zemini ve olası katliamları meşrulaştırır. O yüzden bu dil kabul edilemez. Bugün yapılması gereken yeni korkular üretmek değil, bu dili demokratik bir yerden sorgulamaktır. Çünkü Türkiye yeni bir toplumsal barışı konuşacaksa önce birbirimizin kimliğine hükmetme ve nefret dili alışkanlığından vazgeçmeliyiz.”
‘ALEVİLERİN TALEPLERİNİN ÇÖZÜMÜ SİYASİDİR’
Aleviliğin bir mezhep olarak görülmesinin ve bir kategoriye sıkıştırılmasının yanlışlığına değinen Fırat, sözlerine şöyle devam etti:
“Aleviliğin ne olduğuna ilişkin tartışma yeni değil. Fakat bana göre yanlış olan, bu tartışmayı Alevilerin dışından birilerinin nihai hükme bağlamaya çalışmasıdır. Alevilik çok geniş bir tarihsel ve inançsal havzadan geliyor. Ocakları vardır, sürekleri vardır, farklı coğrafyalarda farklı ritüel ve anlatıları vardır. Bizim ‘Yol bir, sürek binbir’ dememiz boşuna değildir. Dolayısıyla Aleviliği yalnızca klasik anlamdaki bir ‘mezhep’ kategorisine sıkıştırmak, bu tarihsel ve inançsal çeşitliliği açıklamaya yetmez.
“Fakat daha önemlisi şudur: Aleviliği nasıl tanımlarsanız tanımlayın, ‘siyasal Alevilik’ diye bir kategori kurup ardından Alevileri ‘makbul Aleviler’ ve ‘siyasi Aleviler’ diye ayırmaya başladığınızda artık teolojik bir tartışma yapmıyorsunuz. Siyasi bir sınıflandırma yapıyorsunuz.
“Alevilerin laiklik istemesi siyasetse, eşit yurttaşlık istemesi siyasetse, cemevlerinin hukuki statüsünü istemesi siyasetse, zorunlu din derslerine itiraz etmesi siyasetse; o zaman mesele Aleviliğin siyasallaşması değil, Alevilerin hak talebinde bulunmasından rahatsız olunmasıdır. Bir inanç topluluğunun hakkını talep etmesi, onu daha az inanç topluluğu yapmaz. Nitekim Alevilerin hak mücadelesiyle dile getirdiği taleplerin çözümü siyasaldır, dolayısıyla siyaset ile çözülür.”
‘ALEVİNİN SÖZÜ, KENDİ HAKİKATİYLE O MASADA OLSUN’
Aleviler hakkında özellikle Alevi olmayanların tanım yapmasına da değinen Fırat, bunun bugünün meselesi olmadığını, Aleviliğe yönelik bu tür çalışmaların Aleviliği sınırlandırma çabası olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti:
“Bu yalnız bugünün meselesi değil. Alevilerin tarihindeki temel problemlerden biri, kendilerini tanımlama hakkının çoğu zaman kendilerinden alınmış olmasıdır. Devlet tanımlamış, siyaset tanımlamış, akademi tanımlamış, başka inançların kavramları üzerinden tanımlamalar yapılmış.
“Ama çok basit bir ilkemiz olmalı: Bir topluluğun kendisini tarif etme hakkı öncelikle o topluluğa aittir. Alevilik nasıl yaşanıyorsa odur. Elbette herkes Alevilik üzerine araştırma yapabilir. Akademisyen çalışabilir, gazeteci yazabilir, siyasetçi görüşünü söyleyebilir. Biz bunlardan rahatsız olmayız. Tam tersine Alevilik üzerine nitelikli çalışmaların çoğalmasını isteriz.
“Fakat araştırmak başka şeydir, bir topluluğa ‘Sen aslında şusun’ demek başka şeydir. Hele ‘gerçek Alevilik budur’, ‘Ali’li Alevilik şudur’, ‘Ali’siz Alevilik budur’, ‘siyasal Alevilik şudur’ diye kategoriler oluşturmaya başladığınızda Aleviliği anlamaya değil, Aleviliğin sınırlarını dışarıdan çizmeye başlarsınız; ayrıştırmaya ve kendi içinde bölmeye çalışıyorsunuz demektir. Bizim itirazımız tam olarak bunadır. Alevilik konuşulmasın demiyoruz. Alevilik elbette konuşulsun. Ama Alevinin sözü kendi hakikatiyle o masada olsun.”
‘DEM PARTİ ALEVİLER İÇİN EN AÇIK, ÖZGÜR PARTİDİR’
“Alevi Aydınları” ifadesiyle paylaşılan bildiriye de değinen Fırat, DEM Parti’nin Aleviler açısından en açık siyasi parti olduğunu ve burada Alevilikle ilgili çalışmalarını özgürce yaptığını belirterek şunları söyledi:
“Öncelikle o bildirgeye imza atan insanların Aleviliklerini ya da düşüncelerini sorgulayamam. Herkes düşüncesini açıklamakta özgürdür. Kaygıları varsa dile getirirler, eleştirileri varsa söylerler.
“Benim itirazım başka bir noktadadır. Bir çevrenin görüşünü tüm Alevi toplumunun görüşü gibi sunmak doğru olmaz. Çünkü Alevilik merkezi bir yapıdan ziyade çok sayıda ocaktan, farklı süreklerden, kurumlardan ve çok farklı siyasal düşüncelere sahip milyonlarca insandan oluşuyor.
“Dolayısıyla 50 kişinin, 100 kişinin veya 500 kişinin imzası elbette önemlidir; fakat bunu milyonlarca Alevinin ortak iradesi olarak görmemek gerekir. Kaldı ki farklı Alevi çevrelerinin ve bireylerinin partinin yetkili kurullarıyla ilişki kurmasının, eleştiri ve öneri yapmasının önünde hiçbir engel olmadığı gibi, DEM Parti Alevilere en açık siyasi partidir.
“Meclis’te ve partinin her zemininde yaptığım çalışmaların yüzde 90’ı Alevilikle ilgilidir. Bu konuda kendimizi en rahat ifade ettiğimiz ve taleplerimizin tartışmasız biçimde programında yer aldığı partidir. Tarihsel hafızamız konusunda son derece hassasız. Yavuz Sultan Selim döneminin Aleviler açısından ne ifade ettiğini gayet iyi biliyor, o hafızayı zaten taşıyoruz. Fakat tarihsel hafızayı korumak başka, tarihten seçilmiş bir kesiti bugünün siyasal denkleminin doğrudan anahtarı haline getirmek başka şeydir.
“Alevilerin tarihsel acıları güncel siyasi tartışmaların cephanesi haline getirilmemelidir. Ben bildirgeye bu açıdan eleştirel bakıyorum. Alevilerin kaygıları elbette konuşulmalıdır. Ama bu kaygılar Kürt halkının demokratik taleplerinin karşısına yerleştirilmeden yapılmalı. Alevinin hakkıyla Kürt’ün hakkı birbirinin karşıtı değildir. Haklar birbirinden eksiltmez, çoğaltır.”
‘KÜRT HALKININ KAZANMASI ALEVİ'NİN SOFRASINDAN HİÇBİR ŞEYİ EKSİLTMEZ’
Özgürlük Hareketi’nin Alevileri dışladığına ve Kürtler ile Aleviler arasında bir ayrışma varmış gibi gösterilmeye çalışıldığına dair yorumlara da değinen Fırat, şunları söyledi:
“Alevi ile Kürt neden karşı karşıya gelsin? Bu iki toplumsal hafızaya baktığınızda sadece ayrılıkları değil, çok büyük ortaklıkları da görürsünüz. Aynı köyde yaşamışlar, aynı şehirlerde yoksullaşmışlar, aynı meydanlarda hak aramışlar, aynı cezaevlerinde bedel ödemişler. Üstelik Türkiye’deki Alevilerin önemli bir bölümü zaten Kürt Alevileridir. Dolayısıyla ‘Aleviler’ ile ‘Kürtler’ diye birbirinden tamamen ayrı iki homojen topluluk varmış gibi konuşmak sosyolojik olarak da problemli.
“Kürt siyasi hareketinin tarihinde de çok sayıda Alevi vardır. Sol hareketlerin tarihinde de vardır. Cumhuriyetçi gelenekte de vardır. Başka siyasi geleneklerde de vardır. Çünkü Aleviler tek bir siyasi partiye veya ideolojiye ait değildir. Bence bugün yapılması gereken, Alevileri herhangi bir siyasi çevrenin arka bahçesine dönüştürmek değil; Alevilerin kendi sözüyle barışın kurucu unsurlarından biri olmasını sağlamaktır.
“Ben Alevi toplumunun bir bireyi olarak meseleye buradan bakıyorum. Bizim öğretimiz insanları kimliklerine göre birbirinden uzaklaştırmak üzerine kurulmadı. ‘Yetmiş iki millete bir nazarla bakmak’ dediğimiz şey, farklılıkları ortadan kaldırmak değildir; farklı olanın hakkını kendi hakkın kadar değerli bilmektir. Kürt halkının demokratik haklarını kazanması Alevinin sofrasından hiçbir şey eksiltmez.”
‘ALEVİLER BU BARIŞIN SEYİRCİSİ DEĞİLDİR’
Fırat sözlerini şöyle sürdürdü: “Alevinin cemevinin tanınması da Sünni'nin camisinden hiçbir şey eksiltmez. Bir Ermeni’nin, Süryani’nin, Arabın kendi kimliğiyle eşit yurttaş olması Türk’ün hakkını azaltmaz. Biz bunu anlayabilirsek barışı da başka türlü konuşmaya başlarız. Barış yalnızca silahların susması değildir. Silah sustuktan sonra insanların birbirine hangi gözle baktığıdır. Eğer bir süreç sonunda Kürt kendisini daha güvende hissederken Alevi korkuyorsa orada eksiklik vardır. Alevi hakkını kazanırken Sünni kendisini tehdit altında hissediyorsa yine eksiklik vardır.
“Bizim kurmamız gereken şey, birinin kazancını diğerinin kaybına bağlamayan bir düzendir. Alevilerin tarihsel hafızasını elbette koruyacağız. Maraş’ı unutmayacağız, Çorum’u unutmayacağız, Sivas’ı unutmayacağız. Ama o hafızadan yeni düşmanlıklar çıkarmayacağız. Çünkü hafızanın görevi yeni düşmanlar yaratmak değil, aynı acının bir daha hiç kimsenin başına gelmemesini sağlamaktır. Ben bugün Alevilerin önünde duran tarihsel sorumluluğu burada görüyorum.
“Aleviler bu barışın seyircisi değildir. Kürtlerin de Türklerin de Sünnilerin de Ermenilerin de Süryanilerin de Arapların da eşit yurttaş olduğu demokratik bir Türkiye’nin kurulmasında Aleviler söz sahibi olmalıdır. Bizim barıştan anladığımız budur: Kimsenin kimliğinden vazgeçmediği, kimsenin diğerine benzemek zorunda olmadığı ama herkesin aynı hukuk karşısında eşit olduğu bir memleket. Böyle bir barışta kaybeden olmaz. Çünkü barış bir tarafın diğerine verdiği taviz değil, birlikte yaşanacak bir memleketin hukukudur.”