‘Doğal afet değil, rantçı-ihmalci zihniyet öldürür!’
İstanbul Özgür Baretliler, aşırı yağışlar ve taşkınların ardından ANF’ye yaptığı değerlendirmede, yaşananları “doğal afet” olarak nitelendirmenin sorumluluktan kaçmak olduğunu vurguladı.
İstanbul Özgür Baretliler, aşırı yağışlar ve taşkınların ardından ANF’ye yaptığı değerlendirmede, yaşananları “doğal afet” olarak nitelendirmenin sorumluluktan kaçmak olduğunu vurguladı.

İstanbul başta olmak üzere birçok kentte etkili olan şiddetli yağışlar, kentsel altyapı yetersizliğini ve ranta dayalı kentleşme politikalarının yıkıcı sonuçlarını bir kez daha gözler önüne serdi. Su baskınları nedeniyle alt geçitler ve tüneller göle döndü, ulaşım ve yaşam durma noktasına geldi. Yaşanan taşkınlarda 5 yurttaş yaşamını yitirirken, valiliğin açıklamasına göre bin 277 su baskını, 15 heyelan, 47 mahsur kalma, 13 ağaç devrilmesi, 76 araç, 808 konut ve 280 iş yeri ihbarı kayıtlara geçti.
Katliam boyutuna ulaşan bilançonun ardından ANF’ye değerlendirmede bulunan İstanbul Özgürlükçü Mühendis-Mimar, Şehir Planlamacıları Platformu (İstanbul Özgür Baretliler), yaşanan felaketin asıl sorumlusunun iklim koşulları değil, doğayı ve insanı yok sayan rantçı ve ihmalci zihniyet olduğuna dikkat çekti.
FATURA YİNE DEZAVANTAJLI TOPLUMSAL KESİMLERE KESİLDİ
İktidarın ve sermaye odaklarının “doğal afet” kılıfına sığındığı yıkımın ardındaki politik ve toplumsal gerçeklere dikkat çeken platform, faturanın her zaman olduğu gibi yine dar gelirli ve dezavantajlı toplumsal kesimlere kesildiğini vurguladı. Rant odaklı imar kararlarının yarattığı derin toplumsal ve mekânsal adaletsizliği şu sözlerle anlattı:
“Kentin taşıma kapasitesi ve ekolojik sınırları gözetilmeden yürütülen yapılaşma, ortaya çıkan maliyetleri bütün topluma yüklerken ekonomik kazancı belirli kesimlerde yoğunlaştırabilir. Bu maliyetleri herkes eşit biçimde yaşamaz. Bodrum ve giriş katlarında oturanlar, düşük gelirli haneler, güvencesiz çalışanlar, sokakta çalışmak zorunda kalanlar, engelliler ve yaşlılar afetlerden daha ağır etkilenebilir. Ulaşımın aksaması, iş kaybı, ev ve iş yerlerinin zarar görmesi, güvenli barınma imkanlarının azalması; fiziksel zararın ötesinde toplumsal eşitsizlikleri de derinleştirir.”
‘SORUN YAĞMURDA DEĞİL, SERMAYE ODAKLI PLANLAMADA’
“Son günlerde yaşanan can kayıpları ve su baskınları yalnızca şiddetli sağanakla açıklanamaz. Aşırı yağış bir tetikleyicidir; ancak bunun bir afete dönüşmesi kentin nasıl planlandığı ve yönetildiğiyle doğrudan ilişkilidir” diyen platform, bilim insanlarının, şehir plancılarının ve mühendislerin yıllardır yaptığı uyarılara kulak tıkanarak kentsel altyapı ve mimari uygulamaların bilimsel esaslardan uzaklaştırıldığını vurguladı.
Rant uğruna vadi tabanlarının ve dere yataklarının yapılaşmaya açıldığına, doğal su toplama havzalarının beton ve asfaltla kaplandığına dikkat çeken İstanbul Özgür Baretliler, taşkınlara yol açan temel etkenleri şöyle sıraladı:
“Beton ve asfalt yüzeylerin hızla genişlemesi, yeşil alanların yok edilmesi ve toprağın suyu emme kapasitesinin düşmesi, yağmurun kısa sürede yüzey akışına dönüşmesine neden oluyor. Dere yataklarının daraltılması, vadilerde ve düşük kotlu bölgelerde denetimsiz yerleşimlerin önünün açılması taşkın riskini doğrudan tırmandırıyor. Yağmur suyu drenaj sistemlerinin kapasite yetersizliği, pompa istasyonlarının çalışmaması, tahliye hatlarının eksikliği ile ızgara ve hatların düzenli bakımlarının yapılmaması felaketi büyütüyor. Kent toprağının kamusal yaşam alanı olmaktan çıkarılıp spekülatif bir rant aracına dönüştürülmesi; iktisadi faydanın ekolojik denge ve kamu yararı aleyhine maksimize edilmesi sistemik zafiyet üretiyor.”
Ekolojik dengenin sermayenin birikim modeli uğruna feda edildiğini ifade eden İstanbul Özgür Baretliler, şunları belirtti:
“Kent toprağının toplumsal bir yaşam alanı olma niteliğini yitirip spekülatif bir kazanç aracına dönüşmesi, doğal alanlar üzerindeki tahribatı tetiklemektedir. İktisadi faydanın, ekolojik denge ve kamu yararı aleyhine maksimize edildiği kentleşme stratejileri, sistemik afet zafiyetlerini büyütmektedir. Şiddetli yağışlar sonrası suyun güvenli bir şekilde toprağa karışması engellenmiş; vadi boyları, alt geçitler ve geçirimliliği yok edilen yüzeyler yurttaşlar için birer yaşam tehdidine dönüştürülmüştür.”
‘EKOLOJİK DENETİM VE KAMUSAL YARAR ESAS ALINMALI’
Kriz anlarında rutin bakım ve teknik çözümlerin yetersiz kaldığını, meselenin köklü bir zihniyet ve sistem değişimi gerektirdiğini vurgulayan platform, mühendislik, mimarlık ve şehir planlamasının rant odaklı değil, kamu ve doğa yararına kullanılması gerektiğini belirtti.
İhtiyaç duyulanın her afetin ardından benzer görüntüleri izleyip unutmak olmadığını söyleyen platform, rant baskısına karşı insanı ve doğayı merkeze alan kalıcı çözüm önerilerini paylaştı:
“Ekolojik planlama, yeşil alanların yalnızca yüksek gelirli bölgelerde yoğunlaşmasını değil, bütün mahallelerde adil biçimde erişilebilir olmasını hedeflemelidir. Riskli bölgelerde yaşayan insanların güvenli konutlara erişimi sağlanırken dönüşüm süreçleri yeni mağduriyetler, zorunlu yerinden edilmeler ve barınma krizleri yaratmayacak şekilde yürütülmelidir.
Burada ekolojik adalet kavramı önem kazanıyor. Ekolojik adalet, doğal kaynakların korunmasının yanı sıra çevresel risklerin ve afetlerin maliyetlerinin toplumun belirli kesimlerine yıkılmamasını da gerektirir. Kentin doğayla uyumlu hâle getirilmesi, aynı zamanda daha eşit, daha güvenli ve daha yaşanabilir bir kent kurma mücadelesidir.”
İklim krizinin derinleştiği bu dönemde doğayı merkeze alan politikaların zorunluluk olduğu belirtilerek şu ifadelere yer verildi:
“Başa çıkılması gereken mevzu yalnızca suyu tahliye etmek değil; suyun doğal döngüsünü gözeten, rant baskısı yerine insanı ve doğayı merkeze alan bir kentleşme anlayışını hayata geçirmektir. Çünkü nasıl bir kentte yaşayacağımız, yalnızca mühendislik hesaplarının değil, nasıl bir yaşamı ve geleceği savunduğumuzun meselesidir.”
‘GÜVENLİ KENT BİR AYRICALIK DEĞİL, TEMEL YAŞAM HAKKI’
Kentin geleceğinin yatırım ve sermaye beklentilerine göre değil; doğanın sınırları, ekolojik dengeler ve insan yaşamı esas alınarak biçimlenmesi gerektiğini belirten platform, çözümün ancak ekolojik kent planlamasıyla mümkün olacağını vurguladı.
Sünger kent uygulamalarının hayata geçirilmesi, dere yataklarının derhal koruma altına alınması, altyapının iklim senaryolarına göre yenilenmesi ve planlama süreçlerinin kamusal yarar doğrultusunda şeffaflaştırılması gerektiğini ifade eden İstanbul Özgür Baretliler, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:
“Bir kentte her şiddetli yağışın ardından aynı bölgeler su altında kalıyor, aynı altyapı sorunları tekrar ediyor ve insanlar yaşamını yitiriyorsa artık yalnızca yağışı değil, bu sonuçları tekrar tekrar üreten rantçı ve tüccar planlama anlayışını sorgulamak zorundayız. Mühendislik, sermayenin teknik aracı değil; yaşamın, doğanın ve toplumsal eşitliğin savunucusu olmalıdır. Güvenli bir kentte yaşamak bir ayrıcalık değil, herkes için pazarlık konusu edilemez temel bir yaşam hakkıdır!”