Kadınlara yönelik erkek şiddeti ve kadınların yaşam hakkını hedef alan saldırılar sürerken, kadınlar hem şiddetle hem de üzerlerindeki baskıyı artıran politikalarla mücadele ediyor. Kadın cinayetleri ve şiddet vakaları toplumsal bir sorun olmaya devam ederken, iktidarın kadınlara yönelik politikaları da tartışılmayı sürdürüyor.
Kadın örgütleri, erkek şiddetinin önlenmesi ve kadınların yaşam hakkının korunması için etkili mekanizmaların hayata geçirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Rosa Kadın Derneği üyesi Ruşen Yakut, kadınlara yönelik şiddet ve baskı politikalarına ilişkin ajansımıza değerlendirmelerde bulundu.
‘KADIN KATLİAMLARI SİSTEMATİK BİR KADIN KIRIMINA DÖNÜŞTÜ’
Türkiye ve Kürdistan’da yaşanan kadın cinayetlerinin boyutuna dikkat çeken Ruşen Yakut, mevcut durumun artık münferit vakaların ötesine geçerek bir kadın kırımına dönüştüğünü belirtti.
Kadın cinayetlerinin ve kadın katliamlarının ciddi biçimde arttığı bir dönemden geçildiğini söyleyen Ruşen Yakut, şunları dile getirdi:
“Evet, kadın cinayetlerinin ve kadın katliamlarının ciddi şekilde arttığı bir dönemdeyiz. Özellikle bu durum artık bir kadın kırımına dönüşmüş halde. Bu kırımı besleyen temel unsur ise erkek egemen sistemin kendisidir. Ulus-devlet yapılanmasını besleyen militarizm, giderek büyüyen güvenlikçi politikalar ve dünya genelinde de desteklenen bu cinsiyetçi hat, kadına yönelik şiddeti tırmandırıyor.
Türkiye'deki iktidar pratiğine baktığımızda tekçi, cinsiyetçi, özgürlükleri ve farklılıkları görmeyen, toplumun tüm dinamiklerini sindirmeye çalışan bir sistem inşa edildiğini görüyoruz. Bireysel silahlanmanın artması, ekonomik kriz ve siyasi iklim birbiriyle doğrudan ilişkilidir. Neredeyse her gün kadınların evlerde veya sokak ortasında katledildiği, çocukların okullarda saldırı altında olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız.”
‘KADINLARIN ADALET VE HAFIZA NÖBETİ İLE SOKAKTAYIZ’
Artan kadın şiddetine ve koruyucu mekanizmaların işletilmemesine karşı hak savunucusu örgütler olarak bir araya geldiklerini belirten, Ruşen Yakut, on hafta sürmesi planlanan “Kadınların Adalet ve Hafıza Nöbeti” eylemine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“Kadın hakları alanında çalışan kurumlar olarak tüm bu tabloya itirazlarımızı dile getirmek amacıyla 'Kadınların Adalet ve Hafıza Nöbeti' adını verdiğimiz bir eylemlilik başlattık. On hafta boyunca sürdürmeyi hedeflediğimiz bu nöbet, iktidarın cinsiyetçi politikalarına, tırmanan cezasızlık zırhına ve şüpheli kadın ölümlerinin karartılmasına karşı bir itirazdır.
'Hafıza' dememizin çok temel bir sebebi var: Katledilen kadınlar bu sistemin birer öznesiydi. Bizler sadece istatistiki birer sayı, haberlerde geçen birer nesne olmak istemiyoruz. Katledilen her kadının düşleri, çocukları, yarınlara dair planları ve şiddetsiz bir yaşam mücadelesi vardı. Onları sadece katlediliş biçimleriyle değil, verdikleri bu yaşam mücadelesiyle hatırlatmak istiyoruz.”
‘AMACIMIZ HER HAFTA KATLEDİLEN KADINLARIN SESİ OLMAK’
Eylemin toplumsal etkisine ve kamuoyu oluşturma hedeflerine değinen Ruşen Yakut, nöbetin toplumun farklı kesimlerinden destek gördüğünü belirtti. Kadın cinayetlerinin görünür kılınması, faillerin bulunması ve soruşturmaların etkin yürütülmesi için kamuoyu baskısı oluşturmayı hedeflediklerini ifade eden Ruşen Yakut, şöyle konuştu:
“Açtığımız bu alanla güçlü bir kamuoyu oluşturmayı hedefliyoruz. Bütün olumsuzluklara rağmen örgütlenen kadınlar olarak yan yana geliyoruz. Nöbetlerimizin henüz ilk haftalarında gördük ki, herhangi bir özel çağrımız olmamasına rağmen erkeklerin de duyup destek verdiği, toplumun sahiplendiği bir eyleme dönüştü.
Alanlarda bize Rojin Kabaiş'i, Gülistan Doku'yu, Narin'i soranlar, hatırlatanlar oluyor. Bizim buradaki temel yaklaşımımız, geçmişte yaşanan hiçbir katliamı bir diğerinin önüne geçirmeden, o hafta katledilen kadınların yaşamlarını öne çıkarmaktır. Temel amacımız, o hafta katledilen kadınların faillerinin bulunması, soruşturmaların etkin yürütülmesi ve kamuoyu baskısı oluşturmaktır.
Gönül ister ki hiçbir kadının katledilişini anlatmayalım. Ancak nöbetin ilk haftasında 8, ikinci haftasında yine 8 kadının katledildiğini dile getirmek zorunda kaldık.”
‘YARGI MEKANİZMALARI FAİLİ DEĞİL KADINI SUÇLUYOR’
Kadına yönelik şiddeti önlemekle yükümlü yargı ve idari mekanizmaların işleyişindeki sorunlara dikkat çeken Ruşen Yakut, kamu kurumlarının görevlerini etkin biçimde yerine getirmemesinin şiddetin ölümle sonuçlanmasına yol açtığını ifade ederek şunları söyledi:
“Mevcut koruma ve yargı mekanizmaları uygulanmadığı için yetersiz kalınıyor. Kadının katledildiği durumlarda dahi sistemin kadını yargılayan, kadını suçlayan bir refleks gösterdiğini görüyoruz. Yargı, failin açık ve net olduğu dosyalarda bile 'iyi hal' indirimleri veya alt sınırdan cezalarla cezasızlık zırhını devreye sokuyor.
Öte yandan şüpheli kadın ölümleri vakalarında etkin soruşturmalar yürütülmüyor; dosyalar doğrudan 'intihar' ya da 'kaza' denilerek kapatılmak isteniyor. O ölümlerin arkasındaki şiddet sarmalı, kamusal ihmaller araştırılmıyor. Katledilen birçok kadın önceden kolluğa, idari kurumlara başvurmuş, koruma kararları aldırmış ya da darp raporu almış oluyor. Yani ortada göz göre göre gelen, önlenebilir cinayetler var.
Ancak kamu görevlileri ve kurumlar görevlerini etkin yürütmediği için süreç katliamla sonuçlanıyor.”
‘İSTANBUL SÖZLEŞMESİ'NE ACİLEN GERİ DÖNÜLMELİDİR’
Atılması gereken somut adımlara ve çözüm önerilerine de değinen Ruşen Yakut, kadına yönelik şiddetle mücadelede İstanbul Sözleşmesi’ne yeniden taraf olunması, uluslararası ve ulusal yargı kararlarının uygulanması, önleyici tedbirlerin artırılması ve cezasızlık politikalarına son verilmesi gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:
“Atılması gereken ilk ve en acil adım, Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'ne yeniden taraf olmasıdır. Sözleşmeden çekilme kararıyla birlikte kadına yönelik şiddet döngüsünün ve katliamların ne kadar tırmandığını hep birlikte yaşayarak gördük.
Bununla birlikte AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarının toplumsal gender özgürlükçü bir yaklaşımla tüm kamu kurumlarında esas alınması ve uygulanması gerekiyor. Tehdit, takip, bireysel silahlanma gibi alanlarda önleyici tedbirler alınmalı, kadın hareketlerinin bu süreçleri denetlemesine ve izlemesine imkan tanınmalıdır. Kamu görevlilerinin ihmallerinin üzerine kararlılıkla gidilmeli, cezasızlık politikalarına derhal son verilmelidir.
Tüm bu tablonun arkasındaki ataerkil zihniyeti dönüştürmek için kamu kurumlarının da sorumluluk alması, kadını suçlayan değil, anlamaya ve korumaya odaklı politikaları yaşama geçirmesi şarttır.”