Demokratik Toplum ve Barış Süreci tartışmaları siyasal gelişmelerin yanı sıra toplumdaki değişim ve dönüşümleri de gündeme getiriyor. Dayanışma kültüründeki zayıflama, bireyselleşme, gençlerin yaşadığı sorunlar ve gelecek kaygısı toplumsal yaşamın temel başlıkları arasında yer alırken, bu dönüşümlerin ortak yaşam ve toplumsal değerler üzerindeki etkisini Yazar Mehmed Deviren ANF’ye değerlendirdi.
‘TOPLUMSAL BAĞLAR ZAYIFLIYOR’
Son yıllarda toplumda yaşanan değişimin, ekonomik ya da siyasal koşullardaki dönüşümle açıklanmasının yeterli olamayacağını belirten Deviren, insanların birbiriyle, toplumla ve gelecekle kurduğu ilişkinin de değiştiğini söyledi.
Deviren, “Eskiden toplumsal yaşamın merkezinde aile, mahalle, komşuluk, ortak mücadele ve dayanışma gibi ilişkiler daha belirgin bir yer tutuyordu. Bugün ise insanlar aynı şehirde, aynı sokakta, hatta aynı evde yaşarken bile birbirlerinden uzaklaşabiliyorlar. İnsanların ortak sorunlarını birlikte çözme iradesinde de bir zayıflama var. İşsizlik, geçim sıkıntısı, eğitim, barınma ve geleceğe ilişkin belirsizlikler karşısında insanlar çoğu zaman ortak bir çözüm aramaktan önce kendi yaşamlarını nasıl güvence altına alabileceklerine bakıyorlar” dedi.
Bu dönüşümün yalnızca bir değer kaybı olarak görülmemesi gerektiğini de belirten Deviren, yeni dayanışma biçimlerinin, dijital iletişim ağlarının, gençlerin kendilerini ifade ettiği yeni alanların ve farklı toplumsal taleplerin de ortaya çıktığını ifade etti.
Deviren, “Asıl mesele, bu yeni biçimlerin toplumun ortak yaşamını nasıl etkilediğidir” diye konuştu.
Toplumsal değerlerde yaşanan aşınmanın yalnızca insanların birbirine verdiği değerin azalması üzerinden açıklanamayacağını söyleyen Deviren, ortak değerlerin gündelik yaşamda nasıl karşılık bulduğuna dikkat çekti. Dayanışmanın da yalnızca zor zamanlarda yapılan yardımla sınırlı olmadığını vurgulayan Deviren, “Dayanışma, insanların birbirlerinin haklarına saygı göstermesi, farklılıklarını kabul etmesi ve ortak sorunların çözümünde sorumluluk üstlenmesidir” diye konuştu.
Ekonomik güvencesizliğin insanların zamanını ve enerjisini kendi yaşamlarını sürdürmeye yönelttiğini ifade eden Deviren, toplumsal kutuplaşmanın farklı düşünen insanların birbirini dinlemesini zorlaştırdığını söyledi. Tüketim kültürünün, insanın toplumsal değerini sahip oldukları ve ekonomik başarısı üzerinden ölçme eğilimini güçlendirdiğini kaydeden Deviren, dijital iletişimin ise insanları birbirine bağlarken yüz yüze ilişkilerin niteliğini değiştirdiğini belirtti.
Bütün bu etkenlere rağmen dayanışma kültürünün ortadan kalkmadığını ekleyen Deviren, özellikle depremler, afetler ve yoksulluk gibi dönemlerde toplumsal dayanışmanın farklı biçimlerde ortaya çıktığını hatırlattı. Geçmişteki ilişkilerin olduğu gibi yeniden kurulmasının mümkün olmadığını ifade eden Deviren, mevcut koşullar içerisinde yeni dayanışma biçimlerinin geliştirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “İhtiyacımız olan şey, geçmişi olduğu gibi geri getirmek değil; dayanışmayı günümüzün koşullarında yeniden üretmektir” dedi.
‘BİREYSELLEŞME YALNIZLAŞMAYA DÖNÜŞÜYOR’
Bireyselleşmenin kendisinin sorun olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çeken Deviren, asıl sorunun bireyin özgürlüğü ile toplumsal sorumluluk arasındaki bağın kopması olduğunu söyledi. Toplumsal bağların zayıflamasının arkasında birden fazla etken bulunduğunu ifade eden Deviren, şöyle konuştu:
“Bireyselleşmeyi tek başına olumsuz bir gelişme olarak görmüyorum. İnsanın kendi kararlarını verebilmesi, özgür iradesini kullanması ve kendi yaşamını kurabilmesi önemli bir kazanımdır. Sorun, bireyselleşmenin toplumsal sorumluluktan koparak yalnızlaşmaya dönüşmesidir. Bu dönüşümün arkasında ekonomik rekabet, güvencesiz çalışma, kentleşme, göç, dijitalleşme ve aile yapısındaki değişimler gibi birçok etken bulunuyor.
Özellikle insanlar arasındaki ilişkilerin giderek performans, başarı ve çıkar üzerinden değerlendirilmesi önemli bir mesele. İnsan, kendisini yalnızca ne ürettiği ne kazandığı ya da ne kadar başarılı olduğu üzerinden tanımlamaya başladığında, toplumsal ilişkiler de bu ölçütlerden etkilenebiliyor.
Bir diğer önemli mesele ise güven duygusu. İnsanlar birbirlerine, kurumlara ve geleceğe güven duymakta zorlandıklarında ortak yaşam kurmak da güçleşiyor. Burada temel soru şu: Kendi yaşamını özgürce kurabilen bireylerle, birbirlerinin özgürlüğünü ve yaşam hakkını koruyan bir toplum arasında nasıl bir bağ oluşturabiliriz? Bence demokratik toplum düşüncesinin üzerinde durması gereken temel meselelerden biri de budur.”
‘GENÇLERİN SORUNLARI YALNIZCA EKONOMİYLE SINIRLI DEĞİL’
Gençlerin yaşadığı sorunların ekonomik koşullarla sınırlı olmadığını belirten Deviren, işsizlik, barınma ve eğitim ile çalışma hayatı arasındaki kopukluğun gençlerin yaşamını doğrudan etkilediğini ifade etti. Bununla birlikte gençlerin, gelecek kaygısının yanı sıra kendini ifade etme, karar süreçlerine katılma ve toplumsal yaşamda kendine yer bulma konusunda da sorunlar yaşadığını belirten Deviren, gözlemlerini şöyle sürdürdü:
“Gençlerin yaşadığı sorunları yalnızca ekonomik koşullarla açıklamak mümkün değil. Ancak ekonomik koşulların gençlerin yaşamındaki belirleyici etkisini de göz ardı edemeyiz. İş bulamamak, eğitim gördüğü alanda çalışma olanağı bulamamak, barınma sorunu yaşamak ve ailesine ekonomik açıdan bağımlı kalmak, gençlerin yaşamlarını doğrudan etkiliyor.
Bunun yanında gençlerin önemli bir bölümü, nasıl bir gelecek kurabileceği konusunda da belirsizlik yaşayabiliyor. Burada ekonomik sorunlarla birlikte ele alınması gereken başka meseleler var: Kendini ifade edebilme ve karar süreçlerine katılabilme ihtiyacı, eğitim ile çalışma hayatı arasında kurulamayan bağ, ait olma, kabul görme ve toplumsal anlam arayışı.
Gençlerin düşüncelerinin ve taleplerinin ne ölçüde dikkate alındığı, farklı yaşam biçimlerine ve kimliklere yönelik toplumsal tutumlar da bu meselelerin bir parçası. Gençleri yalnızca geleceğin yetişkinleri olarak görmek de doğru değil. Onlar bugünün toplumunun aktif özneleridir. Gençlerin yaşadığı sorunlara çözüm ararken onlar adına konuşmak yerine, kendi sözlerini söyleyebilecekleri alanları genişletmek gerekir.”
‘GELECEK KAYGISI GENÇLERİN SİYASETLE İLİŞKİSİNİ DE ETKİLİYOR’
Gelecek kaygısının gençlerin siyasetle ilişkisini farklı biçimlerde etkilediğine dikkat çeken Mehmet Deviren, kimi gençlerin yaşadığı sorunları siyasal kararlarla ilişkilendirerek toplumsal katılıma yöneldiğini, kimilerinin ise değişim umudunu yitirerek siyasal süreçlerden uzaklaştığını ifade etti. Geleneksel siyasal örgütlenmelerin yanı sıra dijital platformların, sivil toplum çalışmalarının ve yerel dayanışma ağlarının da gençler açısından yeni katılım alanları oluşturduğuna işaret eden Deviren “Bir genç, yaşadığı sorunların siyasal kararlarla bağlantılı olduğunu düşünerek toplumsal katılıma yönelebilir. Bir başkası ise sorunlarının değişmeyeceğine inandığı için siyasal süreçlerden uzaklaşabilir. Bazı gençler, geleneksel siyasal örgütlenmeler yerine dijital platformlarda, sivil toplum çalışmalarında veya yerel dayanışma ağlarında kendilerini ifade etmeyi tercih edebilir” diye konuştu.
Gençlerin siyasete ilgisinin yalnızca seçimlere katılım üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini söyleyen Deviren, asıl meselenin gençlerin yaşadıkları toplumda söz sahibi olduklarını hissedip hissetmedikleri olduğunu vurguladı. Deviren, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Gençlerden ortak değerlere bağlı olmalarını beklemek yeterli değildir. Bu değerlerin onların yaşamlarında karşılık bulması gerekir. Eğer adalet, eşitlik, özgürlük ve dayanışmadan söz ediyorsak, gençlerin eğitimde, çalışma hayatında, kültürel yaşamda ve karar alma süreçlerinde bu ilkelerle karşılaşabilmeleri önemlidir.”
Deviren, gençlerin toplumdan uzaklaşmasının da yalnızca bir ilgisizlik meselesi olarak ele alınamayacağını belirterek, toplumsal katılım kanallarının nasıl işlediğine bakılması gerektiğini kaydetti.
‘ORTAK YAŞAM FARKLILIKLARIN KABULÜYLE MÜMKÜN’
Toplumun yeniden ortak değerler ve dayanışma etrafında buluşabilmesi için farklı kesimleri birbirine karşıt konumlara yerleştiren anlayışın aşılması gerektiğini vurgulayan Deviren, ortak değerlerin herkesin aynı düşünmesi anlamına gelmediğini belirterek, “Öncelikle toplumun farklı kesimlerini birbirine karşıt konumlara yerleştiren bir anlayışın yerine, farklılıklarla birlikte yaşama iradesini güçlendiren bir yaklaşım geliştirilmesi gerekiyor. Ortak değerler, herkesin aynı düşünmesi ya da aynı yaşam biçimini benimsemesi anlamına gelmemelidir. Gerçek anlamda ortaklaşma, farklılıkların kabul edildiği bir zeminde mümkündür” dedi.
Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin yalnızca siyasal aktörler arasındaki gelişmeler üzerinden ele alınmaması gerektiğini ifade eden Deviren, sürecin toplumun kendi içindeki ilişkileri dönüştürme potansiyelinin de görülmesi gerektiğini söyleyerek, “Barış, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle sınırlı bir mesele değildir. İnsanların kendilerini güvende hissetmesi, farklılıkları nedeniyle dışlanmaması, haklarını kullanabilmesi ve ortak geleceğe ilişkin söz söyleyebilmesi de bu çerçevenin önemli parçalarıdır” dedi.
Toplumsal dönüşüm için demokratik katılımın güçlendirilmesi, ekonomik ve sosyal adaletin sağlanması, toplumsal hafızayla yüzleşilmesi, yerel dayanışma ağlarının geliştirilmesi ve eğitim ile kültürel yaşamın güçlendirilmesi gerektiğini sıralayan Deviren, bu alanların birbirinden bağımsız ele alınamayacağını belirterek, şöyle devam etti:
“İnsanların kendilerini ilgilendiren kararlarda söz sahibi olabilmeleri gerekir. Gençlerin, kadınların, emekçilerin ve farklı toplumsal kesimlerin katılımı burada önemli olmaktadır. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken ortak yaşamın sorumluluklarını üstlenmeleri de güçleşir. İstihdam, eğitim, barınma ve sosyal güvence meseleleri bu nedenle toplumsal dayanışmayla doğrudan bağlantılıdır.”
Geçmişte yaşanan acıların ve farklı toplumsal kesimlerin deneyimlerinin konuşulabildiği bir ortamın oluşturulması gerektiğini ifade eden Mehmet Deviren, toplumsal hafızayla yüzleşmenin karşılıklı dinleme, hakikat arayışı ve adalet ihtiyacıyla birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Yerel dayanışma ağlarının da bu açıdan önemli bir işlev üstlenebileceğini belirten Deviren, “Mahalleler, belediyeler, sivil toplum kuruluşları, kültür merkezleri ve gençlik alanları insanların ortak sorunlar etrafında buluşabileceği yerler olabilir” dedi.
Eğitim ve kültürel yaşamın da toplumsal dönüşümün önemli alanlarından biri olduğunu kaydeden Deviren, eleştirel düşünme, farklılıklarla birlikte yaşama, ortak sorumluluk ve demokratik kültürün yalnızca teorik kavramlar olarak kalmaması gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Sonuç olarak toplumun yeniden ortak değerler etrafında buluşması, geçmişteki toplumsal ilişkilerin aynen geri dönmesiyle değil, bugünün ihtiyaçlarına cevap veren yeni ilişkilerin kurulmasıyla mümkün olabilir. Toplum olarak belki de yeniden sormamız gereken temel soru şudur: Birbirimizden farklı olabiliriz; farklı düşünebilir, farklı kimliklere, inançlara ve yaşam biçimlerine sahip olabiliriz. Peki, bütün bu farklılıklarımızla birlikte nasıl yaşayabiliriz?”
Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin toplumsal boyutunun bu soru üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini belirten Mehmet Deviren, kalıcı barışın yalnızca çatışmadan uzak bir yaşam anlamına gelmediğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kalıcı bir barışın toplumsal karşılığı, insanların yalnızca çatışmadan uzak yaşaması değil; birbirlerinin varlığını, haklarını ve özgürlüklerini kabul ederek ortak bir gelecek kurabilmesidir. Toplumsal dayanışma, herkesin aynı olması değil, hiç kimsenin farklı olduğu için ortak yaşamın dışına itilmesi hiç değildir. Birbirine karşı saygılı olmak ve birbirinin iradi varlığı ile özgürlüğünü tanımak toplumsal dayanışmanın ana hamurudur.
Kimlik ve renk fark etmeksizin yapılması gereken, bu hakikat hamurunu örgütlemek ve eyleme geçirmektir. Sayın Abdullah Öcalan, başlatılan sürece ilişkin şu vurguyu yapmıştı: ‘Demokratik toplum, barış ve entegrasyon bu sürecin üç kilit kavramıdır.’
Hamurun pişme kıvamına gelmesi ve toplumsal özgürlüğe yol açması için bu üç kilit kavramın tüm kesimlerce benimsenmesi, başarıya ulaşması için mücadele yürütmek ve mücadeleyi büyütmek gerekmektedir. Bu, değerlerden uzaklaşmak anlamına gelmea, aksine, öz değerlerle bütünleşmek ve başarıyı kazanmaktır. Aksi takdirde öz değerlerden yabancılaşma olur ve bu da başarıyı değil, kaybetmeyi getirir.
Ortak acıların kemikleri toprağa kavuşmadığı, kayıpların hatırası adaletle buluşmadığı sürece kalıcı bir barışın inşası mümkün değildir.”