Demokratik Toplum ve Barış Süreci’ni çatışmanın sona ermesi ve silahların devre dışı kalmasının ötesinde, toplumun siyasal, sosyal ve kültürel ilişkilerinin yeniden kurulması bağlamında ele alan Nagasaki Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdurrahman Gülbeyaz, ANF’nin sorularını yanıtladı.
Demokratik toplumun hangi koşullarda mümkün olabileceğinden kalıcı barışın toplumsal ve siyasal zeminine, devlet-toplum ilişkisinin yeniden kurulmasından Kürt meselesinin çözümüne kadar sürecin temel başlıklarını değerlendiren Gülbeyaz, farklılıkların korunarak ortak bir yaşamın kurulmasının önemine dikkat çekti.
‘DEMOKRASİ, DEVLETİN KENDİNİ TOPLUMA BENZETMESİDİR’
Demokratik toplum kavramını sadece siyasal haklar üzerinden düşünmek yeterli mi? Bunun toplumsal ve kültürel koşulları neler?
Ben bu soruya, daha başlangıçta küçük bir itirazla yaklaşmak isterim. “Demokratik toplum”u bir siyasal haklar kataloğuna indirgediğimiz anda, farkında olmadan toplumu yine devletin hukukî ve idarî tasnif masasında duran bir nesneye dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Elbette siyasal haklar vazgeçilmezdir; ifade, örgütlenme, seçme-seçilme, hukuk önünde eşitlik olmadan demokrasinin bahis mevzuu olması dahi mümkün değildir. Fakat bilinçte tutulması gereken husus şudur: Bunlar demokratik toplumun kendisi değil, demokratik toplumun inşasını düşünülebilir ve uygulanabilir kılan eşik-öncesi asgarî biçimsel şartlarıdır.
Ben başka vesilelerle de toplum ile devleti aynı kategoriden iki antite olarak görmenin yanıltıcı olduğuna işaret etmiştim. Toplum, yapısı gereği açık, değişken, dıştan gelen uyarı ve dürtülere duyarlı ve bu uyarı ve dürtülerle değişip dönüşen âdeta organik bir sistemdir. Devlet ise mevcut olanı sabitlemek, kalıcı ve öngörülebilir kılmak, kategorilere ayırmak ve böylece mümkün olduğu kadar kontrol edilebilir hâlde tutmak ister.
Demokrasi, bu bakımdan, devletin toplumu kendi kalıbına daha insaflı, daha müşfik yöntemlerle sokması değil; devletin, toplumun değişkenliğine, çoğulluğuna ve öngörülemezliğine tahammül etmeyi kurumsal olarak öğrenmesi ve kendini dönüştürmesidir. Başka bir deyişle demokrasi, devletin toplumu kendine benzetmesi değil, bilakis kendini topluma benzetmesi, toplumun somut gerçekliğine uydurmasıdır.
Bu noktada dil meselesi en can alıcı, en belirleyici faktör olarak ortaya çıkar. İnsan ile toplumu dil olgusundan yalıtık düşünmenin mümkün olmadığı barizdir. Dil toplumsallaşmanın kimyasıdır; insanî birimleri birbirine bağlayan, ortak toplumsal uzamı mümkün kılan asli vasıtadır.
Dolayısıyla tarihsel bir sosyal formasyonda bir dilin konuşulması devlet tarafından kontrol ediliyor, sınırlanıp kurallara bağlanıyorsa; örneğin evde konuşulmasına izin verilip eğitimde, kamusal idarede, yerel hizmetlerde ve prestij üretiminde sistem dışına itiliyorsa, o ülkede her köşe başına seçim sandıkları kursanız da demokrasi bahsi yapılması mümkün değildir.
‘MESELE KÜRTLERİN MEVCUT YAPIYA DAHA RAHAT EKLEMLENMESİ DEĞİL’
Buradan Türkiye’ye gelirsek, Kürt meselesinin çözümünü Kürtlerin birtakım siyasal haklarının tanınmasına indirgemek sadece eksik değil, yanlıştır. Mesele, Kürtlerin mevcut yapıya daha rahat eklemlenmesi değil, mevcut yapının çoğul bir toplumsal gerçeklikle yaşayabilecek biçimde dönüşmesidir.
Devletin çok dilli eğitimi ve kamu yönetimini, seçilmiş yerel idarelerin gerçek irade ve inisiyatif sahibi olmasını ve farklı toplumsal hafızaların kamusal alanda birbirlerini boğmadan bir arada bulunabilmesini mümkün kılacak şekilde değişip dönüşmesi, demokratik toplumun maddî altyapısıdır.
Bir de benim “azınlık mührü” diye adlandırdığım mesele var. Toplumsal özgürleşme, çoğunluğun cömertçe azınlığa yer açmasıyla başlamaz. Gerçekten özgürleştirici bir dönüşüm, en kırılgan, en kolay silinen, en kolay tercüme edilip çoğunluğun dilinde görünmez hâle getirilen toplumsal koordinatları başlangıç noktası yaptığı ölçüde özgürleştiricidir.
Demokratik toplumun turnusol kâğıdı, çoğunluğun ne kadar rahat olduğu değil; azınlık olanın kendi dili, adı, hafızası, bedeni ve hayat tarzıyla ne ölçüde kendisi olarak kalabildiğidir.
‘GÜVEN BİR BAŞLANGIÇ ŞARTI DEĞİL, DAVRANIŞLARIN NETİCESİDİR’
Çatışmalı bir geçmişin ardından toplum ile devlet arasındaki güven ilişkisi nasıl yeniden kurulabilir?
“Güven” kelimesini bu bağlamda biraz ihtiyatla kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü güven, bir mutabakat metninin ilk maddesine yazılabilecek, bir liderin çağrısıyla üretilebilecek yahut “artık barışıyoruz, öyleyse birbirimize güvenelim” denilerek yürürlüğe sokulabilecek psikolojik bir talimat değildir.
Güven bir başlangıç şartı değil, belirli bir süre boyunca tekrar tekrar doğrulanabilen davranışların ve kurumsal pratiklerin gecikmeli neticesidir. Devlet-toplum ilişkisinde bunun özel bir önemi var.
Devlet, toplumsal hareketliliği tehdit olarak algıladıkça onu kontrol etmeye; kontrol etmek için güç kullandıkça da yeni toplumsal tepki ve uyarlanma biçimleri üretmeye meyleder. Böylece güveni üretmesi beklenen müdahale, tam tersine güvensizliği yeniden üreten bir kısır döngüye dönüşebilir. Çatışmalı geçmiş dediğimiz şeyin önemli bir kısmı zaten bu döngünün birikmiş tortusudur.
O halde güveni toplumdan talep etmek yerine devletin kendi davranışını doğrulanabilir hâle getirmesi gerekir. Bir topluluğun seçtiği temsilci bugün meşru, yarın idarî bir kararla hükümsüz; bir dil bugün “zenginlik”, yarın güvenlik meselesi; bir siyasal söz bugün tartışılabilir, yarın suç delili olabiliyorsa, güvenin sosyolojik zemini oluşmaz.
On yıllarca birikmiş bir korku veya aşağılanma duygusunun, bir yasa çıktığı için ertesi sabah ortadan kalkmasını beklemek toplumsal zamanı yanlış okumaktır. 2026’da çıkarılan yeni yasa, silahsızlanma ve hukukî geçiş bakımından somut bir mekanizma kuruyor; fakat toplumsal güven ile hukukî mekanizma aynı şey değildir. Güven ancak uygulamanın, sürekliliğin ve karşılıklı doğrulanabilirliğin içinde uç verir ve filizlenir.
‘BARIŞ ADINA TOPLUMDAN UNUTMASINI İSTEMEK GÜVENSİZLİĞİ DONDURUR’
Bir başka husus hafızadır. Barış adına toplumdan unutmasını istemek, güven üretmenin en kısa yolu değil, tersine eski güvensizliği dondurmanın en etkili yollarından biridir.
Hafızanın tek bir resmî hikâyeye kapatılması yerine, birbirleriyle uyuşmayan hatırlama biçimlerinin de kamusal alanda yaşayabildiği bir düzen gerekir. Geçmişin herkes tarafından aynı cümlelerle anlatılması şart değildir; asıl mesele, bir anlatının var olabilmesi için ötekinin susturulmasının gerekliliğinin yapısal olarak ortadan kalkmasıdır.
Ben güvenin yeniden kurulmasını, tam da bu noktada, devletin toplumu hafızasızlaştırma ve tek-dillileştirme ihtiyacından vazgeçmesiyle ilişkilendiririm.
‘DEVLET İLE TOPLUM AYNI AĞIRLIKTA İKİ TARAF DEĞİLDİR’
Kalıcı bir barışın toplumsal ve siyasal zemininin oluşabilmesi için devletin ve toplumun hangi dönüşümlerden geçmesi gerekiyor?
Sorunun “devletin ve toplumun birbirinden beklediği değişimler” şeklinde kurulması ilk bakışta son derece makul, hatta uzlaştırıcı görünüyor. Fakat burada yanıltıcı bir simetri var. Devlet ile toplum aynı ağırlıkta, aynı araçlara sahip, birbirine denk iki taraf değildir.
Devlet, hukuk üretme, güvenlik aygıtını işletme, bütçe dağıtma, okulun ve kamunun dilini belirleme, yerel idareyi tanıma veya sınırlama gücünü yoğunlaştırmış örgütlü bir yapıdır. Toplum ise dağınık, çoğul, çok boyutlu, çok merkezli ve kendi içinde çelişkili bir yaşam alanıdır.
Dolayısıyla sorumluluğu yüzde elli devlete, yüzde elli topluma paylaştıran aritmetik bir barış anlayışı bana doğru görünmüyor. Devlet tarafındaki temel değişiklik, toplumun farklılığını bir güvenlik problemi, bir idare kusuru veya giderilmesi gereken bir anomali olarak kodlayan refleksin zayıflatılmasıdır.
Bunun soyut ifadesi demokratikleşmedir; somut ifadesi ise örneğin dilin kamusal kullanımına müdahale etmemekle yetinmeyip kurumsal çok dilliliği mümkün kılmak; eğitimde çocuğun kendi dilsel repertuarını kapıda bırakmasını istememek; seçilmiş yerel idarenin iradesini merkezî idarenin geçici lütfuna dönüştürmemektir.
Toplum tarafında ise özellikle çoğunluk toplumunun kendi dilini, tarih anlatısını ve gündelik yaşam normlarını doğal ve evrensel; ötekilerininkini ise özel, etnik, folklorik veya sorunlu sayma alışkanlığından vazgeçmesi gerektiğini düşünüyorum.
Barışın toplumsallaşması, bu algının gündelik dilde, okulda, medyada, işyerinde ve aile içinde hissedilir bir şekilde çözülmeye başlaması demektir.
‘KALICI BARIŞ, BİRBİRİNE BENZEMEDEN BİRLİKTE YAŞAYABİLMEKTİR’
Kürt toplumuna yahut Kürt siyasal aktörlerine düşen değişimin de “devlete daha çok benzemek” şeklinde olmaması gerektiğini söylemeye bile gerek yok.
Silahlı alanın siyasî alana dönüşmesi elbette başka bir örgütlenme, başka bir dil ve başka bir sorumluluk biçimi gerektirir. Fakat siyasallaşmanın anlamı, çoğunluk devletinin ve çoğunluk toplumunun hazır kalıplarını benimseyip kendi farklılığını törpülemek değildir.
Tam tersine, şiddetsiz siyasal alanın kıymeti, farklılığın silah olmadan da var olabilmesi, müzakere edilebilmesi ve kurumlaşabilmesinde yatar. Kalıcı barış, bu yüzden iki tarafın birbirine benzediği bir son nokta değil; birbirine benzemeden birlikte yaşayabildiği bir işleyiş biçimidir.
‘ÇOĞULCULUK FARKLILIKLARIN SERGİLENDİĞİ BİR VİTRİN DEĞİLDİR’
Çoğulculuğun farklı kimliklerin tanınmasıyla sınırlı olmadığı düşünüldüğünde, demokratik toplum anlayışının kurumlarda, kamusal alanda ve gündelik yaşamda somut karşılığı ne olmalı?
“Tanıma” kavramının kendisinde bile latent bir iktidar gölgesi vardır: Tanıyan kim, tanınan kim? Bir merkez oturuyor ve periferidekine “seni de tanıyorum” diyorsa, burada bir tür çoğulculuk başlamış olabilir ama henüz eşitlik başlamış değildir. Çünkü merkez, tanıma yetkisini elinde tutmaya devam eder.
Bu nedenle demokratik çoğulculuğu, farklı kimliklerin resmî envanterde kayıt altına alınması, bayramlarda birkaç kelime Kürtçe söylenmesi, iki klama, bir govende tahammül edilmesi, hasılı bir toplumsal varoluş düsturunun folklorik bir vitrin süsüne dönüştürülmesi şeklinde anlamak bana son derece çirkin ve itici geliyor.
Kurumsal çoğulculuk, farklılığın kurumun içine girmesidir. Bir belediye, okul, üniversite, hastane, sanat kurumu veya kamu dairesi, yalnızca çoğunluğun dilsel kodlarıyla işleyip sonra kapısına “çeşitliliğe saygılıyız” levhası asarak çoğulcu olmaz.
Bir dil kamusal işlev taşıyabiliyorsa yaşar; yalnızca özel alana ve sahneye sürülmüşse müzeleştirilir. Aynı şey hafıza ve toplumsal varoluş tarzı için de geçerlidir.
Demokratik çoğulculuk için farklılığı eksiklik derecesi olarak okumayan, normu çoğunluğun bedeni, dili, dini veya tarihinden türetmeyen bir toplumsal mantık gerekir. Bunun gündelik hayattaki karşılığı, bir insanın adını değiştirmek, dilini saklamak, aksanını törpülemek, kendi tarihini paranteze almak ve kendisini “zararsız” bir folklorik çeşni olarak sunmak zorunda hissetmeden okul, iş, belediye, medya, siyaset ve diğer toplumsal alanlarda var olabilmesidir.
Çoğulculuk benim için farklılıkların yan yana sergilendiği bir vitrin değil, toplumsal kurumların kuruluş prensibidir.
‘BARIŞIN KALICILIĞI, FARKLI DİLLERİN HAYAT KURABİLMESİNE BAĞLIDIR’
Toplumsal hafıza, dil, kültür ve eğitim alanlarında atılacak adımlar, barışın toplumsallaşması ve kalıcı hale gelmesi açısından nasıl bir rol oynuyor?
Bu dört alanı birbirinden bağımsız alanlar olarak düşünmüyorum. Bunlar aynı toplumsal metabolizmanın farklı görünüşleridir. Bu toplumsal düzlem ve pratiklerin tümü, adına ne derseniz deyin, son kertede dil bazlıdır; daha doğrusu, dildir.
İnsan ile toplum olgusunu dil olgusundan yalıtık düşünmek mümkün değildir. Bu nedenle dil politikası, kaçınılmaz olarak toplum politikasıdır. Uzun süreli toplumsal çatışmalar üzerine çalışırken vardığım sonuçlardan biri, çatışmanın görünür sebebi nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, oluşum ve gelişme süreçlerinin her safhasında dilsel olarak kodlandığıdır.
Çatışma insanların gündelik diline yerleşir; isimlere, hitap biçimlerine, hangi kelimenin meşru hangisinin tehlikeli sayıldığına, hangi coğrafyanın nasıl adlandırıldığına, hangi dilin okul kapısından içeri girebildiğine siner. Silah sustuktan sonra bu kodlar yerinde duruyorsa, çatışmanın semiyotik altyapısı, kavramsal makine dairesi hâlâ sağlam bir şekilde duruyor ve işlevselliğini muhafaza ediyor demektir.