Kalkan: Türkiye’nin tek kurtuluş ilacı Kürt özgürlüğü temelinde demokratikleşmedir

Saldırılara rağmen Özgürlük Hareketi’nin süreci sonuca götürmekte kararlı olduğunu, bunun için hukuki ve siyasi zeminin oluşturulması gerektiğini vurgulayan Duran Kalkan, “Türkiye’nin tek kurtuluş ilacı, Kürt özgürlüğü temelinde demokratikleşmedir" dedi.

DURAN KALKAN

Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi üyesi Duran Kalkan, Medya Haber televizyonunda yayımlanan özel programda gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci çerçevesinde Meclis’ten çıkan yasaya ilişkin tartışmalara değinen Kalkan, yasanın sanki uygulanmak için değil de uygulanmamak için çıkartılmış gibi olduğuna dikkat çekti. Yasanın eksikliklerinin uygulama sürecinde giderilebileceğini fakat devletin bunun için de adım atmadığının altını çizen Kalkan, “Türkiye PKK’yi içine almaya hazır görünmüyor, istekli görünmüyor. PKK yok olsun, buharlaşsın, ortadan kalksın, sorun çözülmüş olsun deniliyor. Oysaki PKK bir güç, bir irade. 60 milyon Kürt varlığından söz ediliyor, bu Kürt varlığının en güçlü iradesi, en büyük partisi, dört parça Kürdistan’da örgütlü gücü.

Bu kadar büyük bir gücü mevcut Türkiye Cumhuriyeti nasıl içine alacak? Bu kadar tekçi, inkârcı, Kürdün adını almayan, adını ağzına alınca halk olduğunu söylemeyen, halk olduğunu söyleyenin bile haklarını söylemediği bir ortamda bu PKK’yi nasıl içine alacak? Bunun için değişmesi lazım, dönüşmesi gerekiyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşmesi gerekiyor. Yeni yasalara, yeni yaklaşımlara ihtiyaç var. Eskinin zihniyetinde ve siyasetinde değişiklikler gerekli” diye konuştu.

Sürecin sağlıklı ilerlemesi için bir kurul oluşturulacaksa bunun koordinatörlüğünü Önder Apo’nun yapması gerektiğini sözlerine Kalkan, meseleyi silahsızlanmaya kilitlemenin süreci tıkamak anlamına geldiğini belirtti. Kürt Özgürlük Hareketi olarak üzerine düşeni yaptıklarını fakat bunun da bir sınırı olduğunu, bazı şeyleri yapmaya güçleri olmadığını ifade eden Kalkan, her şeye rağmen Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin er ya da geç başarıya ulaşacağını söyledi.

Rojava’da yaşanan gelişmelere ilişkin konuşan Kalkan, şehit Sîpan Hiznî’nin katledilmesinin bir provokasyon olduğunu, ardından cezaevinde insanların yakılarak katledildiğini ve Halep’ten Kobanê’ye askeri sevkiyat yapıldığını hatırlattı. Şam yönetiminin bu provokasyonlarla Rojava halkını korkutamayacağını kaydeden Kalkan, “Bu provokasyonlarla ülke yönetilemez. Güç sahibi olunamaz. Hele hele Kürtler provokasyonla korkutulamaz. Hiç kimse Rojava Kürdünü korkutacağını sanmasın. Sahipsiz de sanmasın. Bunu böyle düzenleyenler istediğimizi yaparız, yanımıza alır sanmasınlar. Öyle bir dünya yok, öyle bir Suriye de yok” diye tepki gösterdi.

Türk devletinin saldırıları sonucu 25 Eylül 2019 yılında şehit düşen PKK’nin kurucu önderlerinden Rıza Altun şahsında Kürdistan Özgürlük Şehitleri'ni anan Kalkan, “Kemal arkadaş, Hayri arkadaş, Akif ve Ali arkadaşlar 7 Eylül’den 17 Eylül’e kadarki zaman aralığında şehit düştüler. Onların içinde direnen, bu mücadele içerisinde aktif yer alan bir arkadaşımızdır Rıza Arkadaş. Öğrenilecek çok şey var. Öğrenmeliyiz. Şehitlerimiz en büyük öğretmenimiz; bizi eğitiyorlar, örgütlüyorlar, yürütüyorlar, öncülük ediyorlar” dedi.

Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi üyesi Duran Kalkan’ın değerlendirmeleri şu şekilde:

Çerçeve yasa çıkmıştı, büyük bir heyecan da yaratmıştı, beklentiler yaratmıştı. Ama aradan 40 gün geçmesine rağmen pek bir gelişme görülmedi. Siz bunu neye bağlıyorsunuz, neden böyle oldu?

Öncelikle İmralı direnişini ve Önder Apo’yu saygıyla selamlıyorum. Gerçekten de Meclis’ten rekor oyla geçen bir yasa oldu. Büyük umut da yarattı birçok çevrede, heyecan oluşturdu. Bizim kök yasa dediğimiz, yapanların çerçeve yasa olarak tanımladıkları yasa. Geçen programda en azından savaşı durdurduğunu, siyasetin önünü açtığını ifade ettik. Belirttiğiniz gibi 40 gün oldu; somut adımlar yok. Sadece Takip ve Değerlendirme Kurulu diye yasanın tanımladığı kurul bir toplantı yaptı. Dört alt komisyon oluşturmaya karar verildiğini açıkladı. Ama bu komisyonlar kimlerden oluşuyor, nasıl çalışıyor, geçen süreçte herhangi bir bilgi yok. Yasa taraflara politika yapma imkânı veriyor dedik ama bu politika oyalama, zamana yayma biçiminde olacaksa elbette doğru ve anlamlı bir politika olmaz.

Tersine eksiklerini tamamlayarak, açmazlarını gidererek o yasayı da bir başlangıç olarak kabul edip Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin gerektirdiği adımları atmak gerekirdi. Fakat böyle olmuyor. Yasa üzerinde çeşitli değerlendirme ve tartışmalar da oluyor. Yazılar yazıldı, sözlü değerlendirmeler oldu, hâlâ da tartışılıyor, neden uygulama adımları atılmıyor diye, bunu tabii adım atacakların politikalarına bağlayanlar da var, iktidarın politikalarına, bundan AKP sorumlu. Yasayı da değerlendiren, eleştirenler var. Çünkü biz yasanın çıkış sürecinde bazı görüşler belirttik, hatta uyarılar yaptık. Hem kamuoyuna açık yaptık hem Önder Apo’ya görüşlerimizi ilettik. Önder Apo da görüşler belirtti, uyarılar yaptı. Belli tartışmalar oldu. Fakat bizim sözlerimiz, belirttiklerimiz fazla dikkate alınmadı. "Hukuka uygun olmuyor" dendi.

Böyle bir yasa tek yanlı olarak hazırlandı. Ama şimdi hazırlayanlar uygulayamıyorlar. Neden? Çünkü gerçekten de değiştirilmesi, düzeltilmesi gereken şeyler var. Yasanın uygulamasının önünü tıkayan etkenler var. Bir tanesi; mesela PKK’yi kategorize etti. Süreci Önder Apo yürütüyor; yasa, Önder Apo’yu kapsamına almadı. 800 PKK yöneticisi-kadrosunu kapsamına almadı. Bunu kendileri belirtiyorlar. Bu 800 kişi kim ise, henüz biz kimliklerini bilemiyoruz. Bu durumda şu çıkıyor ortaya: Zaten PKK kadrosu dersen bunlardır. Geriye kalan PKK taraftarlarıdır, yurtseverlerdir. Halbuki PKK için çıkartılan bir yasa denirken, PKK’yi kapsamına almamış bir yasa oluyor. Taraftarlarını kapsamına almış bir yasa. Böyle olmaz. Diğer yandan ise yasanın uygulanması Önder Apo ile tartışılıyor. Yine yönetimimizle tartışılıyor.

YASA SANKİ UYGULANMAMAK İÇİN ÇIKARTILMIŞ GİBİ

Yasanın kapsamadığı kişiler, yasanın uygulanmasını tartışıyorlar. Nasıl uygulayacaklar? Bu çeşitli biçimlerde çözülür dendi. Fakat böyle herhangi bir çözüm olmadı. Diğer yandan bu teyit-tespit o kadar şeye bağlanmış ki, bütün silahlı olanların, PKK’lilerin, herkesin silah bıraktığı devlet kurumlarınca teyit-tespit edilecek; ondan sonra bu yasa uygulanacak.

Bazı çevreler belirtiyorlardı, okuduk. Bir kişi ya da bir grup çıktı; "biz uymuyoruz" dendi. Uymak isteyenler için örneğin yasa uygulanmayacak mı? Bu durumda uygulanamaz. Onun için şimdi her ağzını açan, iktidar ve devlet cenahında diyor ki, "silahsızlanma olmadı, silahlar bırakılmıyor. Herkes silahını bıraksın". Ne biliyorsunuz bırakmadılar? Nasıl teyit-tespit edeceksiniz? Bunun net uygulanabilir yönü yok. Ve böyle bu kadar toptancı. Mümkün değil böyle bir uygulama. Sanki yasa uygulanmak için değil de, uygulanmamak için çıkartılmış gibi.

Ne olması gerekiyor bu durumda? Niye oldu?

Tamam, eksikleri olabilir. İşte çeşitli kurumlar oluşturdu. Onlar uygulama sürecinde bunları geliştirebilirlerdi. Önder Apo bu yönüyle de öneriler sundu. Son DEM Parti Heyeti'nin yaptığı görüşmede bize ulaşan bilgiler öyle. Fakat bu yönüyle de çok adım atılmıyor. İnsan endişe duyuyor. Türkiye PKK’yi içine almaya hazır görünmüyor, istekli görünmüyor. "PKK yok olsun, buharlaşsın, ortadan kalksın, sorun çözülmüş olsun" deniliyor. Oysa ki PKK bir güç, bir irade. 60 milyon Kürt varlığından söz ediliyor. Bu Kürt varlığının en güçlü iradesi, en büyük partisi, dört parça Kürdistan’da örgütlü gücü. Bunu devlet yetkilileri de sık sık söylüyorlar "PKK’ye bağlılar" diye. Bu kadar büyük bir gücü, mevcut Türkiye Cumhuriyeti nasıl içine alacak? Bu kadar tekçi, tek yanlı, inkârcı, Kürt’ün adını almayan, adını ağzına alınca halk olduğunu söylemeyen, halk olduğunu söyleyenin bile haklarını söylemediği bir ortamda PKK’yi nasıl içine alacak?

Bunun için değişmesi lazım, dönüşmesi gerekiyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşmesi gerekiyor. Yeni yasalara, yeni yaklaşımlara ihtiyaç var. Eskinin zihniyetinde ve siyasetinde değişiklikler gerekli. Fakat öyle anlaşılıyor ki, bazı sözler söyleniyor ama onun ötesinde Önder Apo şöyle demişti: "60 milyon Kürt var. Ya bunlara bir devlet kurdurmak gerekecek ya da bir devlete entegre olacaklar. Ortada duramazlar." Bunu da "Türkiye Cumhuriyeti’ni seçiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’ne entegre olmak istiyoruz" dedi. O halde Türkiye Cumhuriyeti devleti bu Kürdü nasıl kabul edecek? Kürt halkı bu devlet içinde nasıl var olacak? Kimliğiyle, kültürüyle nasıl yaşayacak? Bunlara dönük açılımlar gerekli. Yeni yasalar gerekli. Siyasi, hukuki, demokratikleşmeyi ifade eden yasalar... Özgürlük yasaları, demokratik entegrasyon yasaları olarak tanımlandı bu. Yasal çerçeve de geçmiş süreçte belli boyutlarla tartışıldı ama hiçbir adım yok.

Bu haliyle Türkiye Cumhuriyeti mevcut yasal yapısıyla PKK’yi içine alamaz. Çok dar, çok tek yanlı, reddedicidir. Zaten içine alabilmiş olsaydı, PKK bu kadar dışarı çıkmazdı. Kürt sorunu denen sorun böyle var olmazdı. Devletin bu yapısından, sisteminden, siyasetinden dolayı bütün bunlar oldu. Şimdi onlarda hiç değişiklik olmadan, bu kadar mücadele etmiş, devlet dışında bir güç haline gelmiş yapıyı yok etmek, içine almak ya da "silahsızlandıracağız, tasfiye edeceğiz" diyorlar. Nasıl edeceksiniz? Bu "imha edeceğiz" anlamına geliyor, "yok edeceğiz" anlamına geliyor. Sanki böyle kendi kendine PKK buharlaşsın, yok olsun, Kürtler de yok olsun, biz kurtulalım der gibi bir şey var. Böyle olmaz. Bu bakımdan yasanın uygulanması lazım, geciktirilemez de, bu kadar sürece yayılamaz. Uygulanamaz mı? Uygulanır. Yeni yasalar gerekiyor. Yeni yaklaşım gerekiyor. Yasayı uygulamak için uygulayıcıların yeni yaklaşımlar, tarzlar geliştirmesi lazım. Biraz tartışmaları, yeni kararlar almaları gerekli. Fakat bu yönüyle en azından bize yansıyan, kamuoyuna yansımış olan herhangi bir şey göremiyoruz.

Süreçle ilgili diğer bir önemli konu; Önder Apo’nun pozisyonu. Son günlerde Mehmet Uçum’un buna dair açıklamaları oldu. Yine bazı farklı kişiler de açıklama yaptı. Niye bu tür tartışmalar var ve İmralı’daki durum nedir?

Yeni yaklaşımlar olmalı dedik. Başta gelecek yaklaşım, Önder Apo’nun konumunun netleştirilmesi. PKK kendini feshetme, silahlı mücadele stratejisine son verme kararı alırken bunların uygulanmasını Önder Apo’nun yönetimine bağladı. Önder Apo’nun özgür yaşar, çalışır koşullara kavuşmasına bağladı. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin yürütülmesi, sonuca götürülmesi kesinlikle Önder Apo’yla gerçekleştirilecek bir durum. Bunun dışında yapabilenler varsa zaten yapsınlar. Yapamadıkları için Önder Apo’ya gidildi, başvuruldu, yardım istendi. Önder Apo da buna hazır olduğunu ifade etti, çalışıyor. Cuma arkadaş da açıkladı geçen gün. Her zaman Hareketimiz söylüyor, halk söylüyor.

"Silah bırakın" deniliyor. Bırakma da, yeniden yapılanma da hepsi Önder Apo’nun özgürlüğüne bağlı. Fiziki özgürlüğüne bağlı. Bu süreci yönetmesine bağlı. Şimdi bunu aslında herkes biliyor, tartışıyor. Bizden daha iyi İmralı’yı yaratanlar ve yönetenler biliyorlar. Zaten Önder Apo’nun bu pozisyonunu bilmeselerdi komployu da düzenlemezlerdi. 28 yıldır İmralı sistemini de oluşturmazlardı. Israrla bu sistemi sürdürmezlerdi de. Biliyorlar ama zihniyet ve siyasette bir değişiklik olmuyor. Ancak Önder Apo yapabilir. Bildikleri halde o yönlü bir adım atmıyorlar.

Mehmet Uçum’un söylediklerini biz de takip ettik.Tartışmalar da oldu, başka söyleyenler de oldu. Öyle deniliyor ki İmralı’da villa yapılmış, konut yapılmış. Propaganda ediliyor. Bu kadar, şunlar, bunlar var diye. Şimdi tecrit uygula, kapat. Hiç kimse görmesin. Ondan sonra kalk propaganda et  kamuoyuna. Bunun anlaşılırlığı yoktur. Açın kapıları, görüşsün Önder Apo çeşitli çevrelerle.

Yasa çıkarken Meclis ortamında, AKP sözcüsü "ne de güzel söz" dedi. Hemen yasa çıkar çıkmaz dedi: İmralı kapıları açılacak; basın gidecek, aydınlar gidecek, siyasetçiler grup grup, görüşmeler olacak ve çalışma yapılacak.

40 gün geçmiş, eskisi gibi DEM Parti Heyeti bir sefer görüştü. Onun dışında hiç kimse gidemedi. Siz bunun propagandasını yapacağınıza; şöyle yer yaptık, böyle yer yaptık, yaptık yapmadık diye şaibe yaratacağınıza, açın kapıları, açık olsun. Herkes görsün, ne yapılmış olduğuna karar versin. Şimdi ben birçok şey söyleyebilirim ama yeri değildir, erkendir ne yapıldığı konusunda. Fakat gerçekten bir şeyler yapıldığına inanılıyorsa, bu konuda böyle iyi şeyler yaptıklarından eminlerse uygun çalışma koşulları yarattık diye, o zaman bu çalışma başlasın. Daha ne bekleniliyor? Ne kadar beklenecek? Niye çalışma ilerlesin diye adım atılmıyor? Niye kamuoyu görmüyor da, bir-iki yetkili açıklıyor bunu? Bunları da görmüşler mi, gerçekten biliyorlar mı yoksa duymuşlar mı, o da değil.

MESELEYİ GETİRİP SİLAHSIZLANMAYA KİLİTLEMEK SÜRECİ TIKAMAK OLUYOR

Bir de; yadırgadık aslında Mehmet Uçum’un bunları açıklamasını. Ne Takip ve Denetleme Kurulu, Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın başkanlığında çeşitli temsillerden oluşan bir kurul oluşmuş, ne bu kurulun başkanı açıklama yapıyor, kurul içinde kimse açıklama yapmıyor. Bunu yapan Cumhurbaşkanı’nın sayısı çok olan danışmanlarından bir tanesi.

Bir de ilginç, hem İmralı’da bir yer yaptık diye açıklama yaparken, Önder Apo’nun çalışmayı hangi sıfatla yapacağına dönük de açıklama yapıyor. Takip ve Denetleme Kurulu’nun kararını açıklıyor. O kurul değil, Mehmet Uçum niye açıklıyor? Tayyip Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı adayı olacağını da açıkladı. Ne ilgisi vardı, niye bu kadar şey bir araya geldi ve o kişi tarafından açıklandı; onu da anlamak zor. Bu çerçevede gerçekten de Takip ve Denetleme Kurulu, alt komisyonlar oluşturulacak dendi.

Devlet Bahçeli, "Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü olsun" demişti Önder Apo için. Bunu birkaç defa tekrarladı da. Bu basına yansıdı da. Onun için Silahsızlanma ve Stratejik Koordinatörlüğü Komisyonu koydu adını. Ama basına en çok yansıyan silahsızlanma kavramıydı. Eğer deşifrasyondan söz ediyorsa, en çok deşifre olan kavramdı, onun kullanılmaması gerekiyordu.

Öyle bir komisyonu Önder Apo’nun içinde çalışacağı bir komisyon olarak görmüyoruz biz. Önder Apo. Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü'dür. Öyle bir kurul içinde, geniş bir topluluk içinde bir üye olarak çalışmayacak, bir çalışmayı koordine edecek. Önder Apo yapmasa kim yapabilir? Baş sorumlu diye 28 senedir İmralı ortamında tutuluyor. Kimse şunu diyemez ki; ne hakkı var, niye o yapıyor? Niye başka kimse 28 yıl İmralı ortamında değil de Önder Apo bu ortamda? Hâlâ ne kadar tutulacağı belli bile değil. Herhangi bir hak tanımıyorlar.

Bu bakımdan eğer bir kurul olacak ve Önder Apo yürütecekse, bu Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü olacak. Önder Apo bunun koordinatörü olacak. Bu yönlü açıklama da yaptı. Son görüşme yapan DEM Parti Heyeti üzerinden dedi ki; barış, silah bırakmaya tekabül ediyor. Siyasallaşma, demokratik siyaset ve demokratik topluma tekabül ediyor. Dolayısıyla barış ve siyasallaşma çalışması demek, silah bırakmaktan demokratik siyasetin ve demokratik toplumun önünün açılması, bu yönlü çalışmaların yürütülmesi demektir. Önder Apo’nun misyonuna uygun olan da bu. Ama bütün bunları bir yana bırakıp, meseleyi getirip sadece silahsızlanmaya kilitlemek aslında gerçekten de tıkatmak oluyor. Hiç kimse ona şey yapmaz. Kaldı ki öyle bir şey yok.

Nasıl diyelim; PKK Kongre yaptı. Silahlı mücadeleyi durdurdu, Türkiye’ye karşı sona erdirdi. Kararını aldı ve açıkladı. Bir buçuk yıldır herhangi bir çatışma olmuyor Türkiye’de. Dikkat edelim, herhangi bir şey yok.

Bütün çatışma alanlarından güçlerini çekti. Herhangi bir provokasyona, şuna buna zemin bırakmadı. Örnek olsun diye otuz arkadaşımız silah yakma eylemi düzenledi, tutum belirledi. Alınan kararları uygulamada ne kadar kararlı olunduğu belirtildi. Artık silahsızlanma, bir de herkesin silahı birden bırakmasına bağlama anlaşılır gibi değildir. Bu nerede olacak, nasıl olacak? Mümkünü olmayan bir durum. Aslında büyük ölçüde çözülmüş bir sorun. Tümden değil ama büyük ölçüde çözülmüş bir sorun. Gerisi, PKK’nin bütününü ayrıştırmadan, hepsinin yasadan yararlanarak Türkiye’ye dönüşünün önünün açılması, bunun gerçekleşmesi için de siyaset yapmalarının önünün açılması, demokratik siyaset yapabilmeleri, örgütlenebilmeleridir.

Bunun gerektirdiği hukuki ve siyasi açılımların yapılması. Bunun için örnek, Önder Apo’dur işte. Örneğin Önder Apo’dan başlayabilirler. 28 yıldır İmralı’da tutuyorlar. Zaten bu sürece öncülük etti. Karar alsınlar, siyaset yapabilsin, örgüt kurabilsinler. Hiç teyide, tespite gerek yok. Önder Apo siyasi çalışma yürütebilse dağdaki gerillanın hepsi silahını bırakır, Önder Apo’nun örgütüne çalışmaya gelir. Ama o tür adımlar atılmıyor. Böyle bir şey yok. Sadece sürece yayılıyor, bir de propaganda ediliyor. Bu yaklaşımlar doğru değil. Gerçekten de PKK’yi içine alabilecek kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin genişlemesi, demokratikleşmesi lazım.

Bu süreçte süreç karşıtları denilen bir kesim var, öyle isimlendiriliyor. Bu kesim sürekli mevcut süreci eleştiriyor, beğenmiyor fakat yerine de bir şey koymuyorlar. Siz bu kesimin yaptığı eleştirilere dönük neler söylersiniz?

Biz bunları geçmişte değerlendirdik. Genelde "rantçılar" kavramıyla ifade ettik. Farklı farklı durumları olabilir. Soldan yapıyor olabilirler, bunu sağdan yapıyor olabilirler. İşte çeşitli kişiler, örgütler olarak da yapabilirler. Hepsi süreç karşıtlığı olarak ortaya çıkıyor. Memnuniyetsiz, rahatsız. Beğenmiyor hiçbir şeyi. "Peki sen ne yapıyorsun" diyoruz? "Beğenmediğimi söylüyorum ya" diyor. Bu kadar. Bu ne biçim duruştur? Sen beğenmediğini söyledin. Bunun bu topluma, bu ortama faydası ne? Bu akıl alır bir durum değil. Bu süreci reddediyorlar. O halde süreç öncesini istiyorlar. Bu çevreler savaş mı istiyor? Oraya çıkıyor. Başka nasıl yorumlayabiliriz? Süreç bu kadar tu kaka ediliyorsa, yanlış bulunuyorsa, böyle bir süreci geliştirdi diye Önder Apo, PKK, Kürt Özgürlük Hareketi direnişi bu kadar çekiştiriliyor, ithama uğruyorsa, o halde ne isteniliyor? Siz savaşın deniliyor. Niye Kürt’ten savaş isteniliyor? Savaşı doğru görüyorlarsa buyursunlar. Ellerinden alan mı oldu?

Yok ama böyle olur mu? Biz savaşmayız. Savaş şeydir, siz savaşın, biz nemalanalım savaşın sonuçlarından, rant elde edelim. Bu demeye geliyor. Dolayısıyla kesinlikle muhatap alınmaması gereken bir durum. Bazı çevreler bunlara olumlu yanıt verdiler. Dediler ki, ne kadar doğru söyleseniz bile, bu duruşla, bu sözler gerçeği ifade etmez. Yanlış yerde duruyorsunuz. Tutumunuz yanlış. Sözünüzün doğruluğunun hiçbir geçerliliği olmaz. Girin içerisine, yürütün mücadeleyi, geliştirin daha iyisini; ondan sonra yanlış yapanı, hata yapanı, eksik yapanı, demokratik olmayanı eleştirin. Onunla mücadele edin. Ama dedik ya, ne içinde oluruz ne de beğeniriz. Bir köylü kuruntusu olarak tanımlamıştık biz bunu aslında. Gerçekten de bir tür köylü kuruntusu. Davet edilen yere gitmeyelim, işin içinde olmayalım, çağırırlarsa gitmeyelim, davet edilmezse de küselim. Aynen böyle bir durum. Bu tehlikeli bir durum. Bu çevreler Kürt savaşsın, biz rant elde edelim diyemezler. Kürtler bunu anlıyorlar, görüyorlar.

Kaldı ki savaşacakları kadar savaştılar zaten. Yüz yıldır, iki yüz yıldır savaşıyorlar, elli yıldır savaşıyorlar. Varlık ve özgürlük için direnme anlamında ne yapmak gerekiyorsa yaptılar. Daha ne istiyorsunuz? Eksik buluyorsanız, buyurun siz tamamlayın nasıl tamamlayacaksanız. Çünkü geçmişte de PKK hep silahlı direnişe çağrılar yaptı. Şimdi PKK’nin geliştirdiği bu yeni süreci beğenmeyenler, silahlı direnişi de aynı şekilde beğenmediler, karşı çıktılar. Ona da aynı yaklaşımlarla eleştiri götürdüler. Böyle olmaz, bunu çok uzatmamıza gerek yok. Böylelerine çok ortam, zemin vermemek lazım. Ne isteniyor? Savaştan mı yanalar? Savaşta mı çözüm bulacaklar? Hiçbir şey belirtmediklerine göre durum budur. Oysa ki yanlış bunlar. Savaş da oldu, gerçekler açığa çıktı, önemli gelişmeler oldu. İlelebet savaş olmaz. Bir savaşın bir sonu da olur. Onun sonuçları üzerinde yeni şeyler geliştirilir.

Şimdi yeni bir mücadele süreci geliştiriliyor. "Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni demokratik siyasi mücadele stratejisiyle yürüteceğiz" dedi Önder Apo. Yeni strateji tanımlandı. Bu temelde mücadeleler yürütülüyor. Gerçekten eleştirilerinde tutarlıysalar, nasıl yetersiz buluyorlarsa, daha güçlü işler olsun diyorlarsa, gelsin bu mücadeleye katılsınlar, el birliği edilsin, birleşik bir mücadele etkili bir biçimde yürütülsün. Yok böyle beğenmiyorlar, biz savaşacağız diyorlarsa, kendileri bilir. Hiç kimse önlerini kesmiyor, ellerini ayaklarını bağlamış da değil. Ama onu da yapmam, bunu da yapmam derlerse de o zaman hiç kimse onları ciddiye almaz, muhatap almaz. Rantçı olunur da bu biçimde olunmaz!

Bir de bu süreçte mücadele içerisinde olanlar var. Konferanslar, açıklamalar yapılıyor. Yine Avrupa’da Umut Hakkı’na dönük tartışmalar var, değerli tartışmalar. Siz Özgürlük Hareketi bağlamında bu mücadeleyi nasıl görüyorsunuz? Daha nasıl katkı sağlanabilir?

Öncelikle şunu belirtelim; Önder Apo da, yönetimimiz de, bir Kürt Özgürlük Hareketi olarak da bu sürecin geliştirilmesinde, başarıya götürülmesinde kararlıyız. Biz 12. PKK Kongresi’nin kararlarına, Önder Apo’nun değerlendirmelerine, açıklamalarına, yönetimimiz adına yapılan açıklamalara bağlıyız, sadığız. Bu temelde de çalışma yürütüyoruz. Biz durmuyoruz. Strateji değiştirdik. Silahlı mücadele stratejisine son verdik. Demokratik siyaset stratejisi temelinde çalışıyoruz, mücadele ediyoruz. Gücümüz oranında mücadele yürütüyoruz. Bu süreç gelişsin, başarıya gitsin diye. Yine sürecin hukuki çerçevede, demokratik çerçevede gelişme sağlaması için üzerimize ne düşüyorsa yapmaya çalışıyoruz. Bu konuda da kararlıyız. Ön açmaya çalışıyoruz. Ön açıcı oluyoruz. Geçmişte, geçen bir buçuk yıllık süre içerisinde attığımız pratik adımlarla hep ön açıcı olduk. Güven vermeye çalıştık. Bazıları dediler, güvene ihtiyaç var, güven verilsin. Aslında en çok güvene PKK’lilerin ihtiyacı vardı. Gerillanın ihtiyacı vardı. En çok güvene Kürtlerin ihtiyacı vardı.

Kürtlere bunu uygulayanlar, yüzyıldır Kürtleri inkâr edenler, üzerlerinde her türlü baskı uygulayanlar, hiçbir şekilde güven ortamı bırakmayanlar, güven vermek durumundalar aslında. Güvene ihtiyacı olan Kürtlerdir. Güvene ihtiyacı olan PKK’lilerdir. Bırakmış, dağa çıkmış, en zor işleri seçmiş. Binlerce, on binlerce Kürt genci yaşamını ortaya koymuş bu mücadelede. Hangi güvenden söz ediliyor? Kim kime güven verir mesela?

Bu bakımdan farz edelim ki... İşte "ayrılıkçılık" deniliyor. Ayrılıkçı olunmadığı yönünde sözde söylüyor, pratikte yapıyor PKK. Çok net. İşte sürecin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda, silahlı mücadelenin bırakılıp strateji değiştirilip değiştirilmeyeceği konusunda hem sözlü, hem karar, hem pratik uygulamalar yapıyor. Bu çerçevede devam ediyoruz. Yine de mevcut haliyle de aslında yasayı uygulama öyle bizim şeyimizle olmaması gerekirken, yine de işte tıkanmışlıkların aşılması için çaba harcıyoruz. Bunu burada ifade edebilirim.

Yapabileceklerimizi yapıyoruz. Yapacağız da. Fakat bizim yapacaklarımızın bir sınırı var. Her şeyi biz yapamıyoruz. Her şey bizden beklenmemeli, istenmemeli. Her şeyi yapmaya bizim gücümüz yetmiyor. Bunun da bilinmesi gerekli. Bir de bizim daha çok şey yapabilmemiz için uygun hukuki ve siyasi zemin gerekli. O olsun gene de yaparız, daha fazlasını da yaparız. Reddetmiyoruz bu yönünü. Bu bakımdan biz sürecin hem hızlı yürümesi, doğru yürümesi, sonuç alıcı yürümesi için ne gerekiyorsa yapıyoruz, yapacağız. Sürecin başarısını kesinlikle getireceğiz. Barış ve Demokratik Toplum Süreci er geç başarı kazanacak. Bunda ısrarlıyız ve kararlıyız. Ama nasıl bir mücadeleyle olur? Nasıl bir süreçle olur? O tabii ki bizim de yaratıcılığımıza bağlı. Ama karşı tarafın da tutumlarına bağlı. Devletin ve iktidarın, daha çok da aslında toplumun tutumlarına bağlı. Bazı çevreler "üçüncü taraf" olarak tanımlıyorlar. Öyle bir şey yok ama hadi diyelim ki üçüncü taraf. Biz de dedik, sürecin toplumsallaşması esas olarak buna bağlı. Bu çerçevede gerçekten de Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin gelişmesi için çeşitli toplumsal kesimlerin sürece daha çok sahip çıkması gerekiyor. Daha fazla katılması lazım. Daha etkili mücadele etmesi gerekli. Bu çerçevede yapılan tartışmalar var. Konferanslar, kongreler oluyor. Bunları önemsiyoruz. Önemsediğimizi önce de belirttik.

HERKES ELİNDEN GELENİN ÖTESİNDE ÇABA HARCAMALI

Bu süreçte İzmir’de oldu. İstanbul’da işte 1001 imza kampanyası gelişti. Bunları anlamlı buluyoruz. Bu toplantılarda yapılan tartışmaların içeriğini olumlu buluyoruz. Fakat daha çok geliştirilmesi, daha fazla yayılması, daha farklı kesimlerin, geniş kesimlerin bu işin içine katılması gerekiyor. Aynı kesimlerin dar bir düzeyde tekrarladığı şeyden tam sonuç çıkmaz. Diğer yandan işte kitlesel etkinlikler, eylemler, Bakur’da gelişti. Örneğin bir süredir Kürt halkı şehitlerini anıyor diye etkinlikler yaptı. Toplum, Kürt toplumu, bunların hepsi sürece sahip çıkmaktı. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni sahiplenme, onun toplumsallaşması için çaba harcamaktı. Hepsinin merkezinde Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü isteme vardı. Ki bu sürecin önünü açacak, sürecin başarıyla yürütülmesini netleştirecek tek olgu, doğru olan olgu.

Diğer yandan yeni yöntemlerle bu kitlesel mücadeleyi sürdürmek gerekli. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü temelinde mücadeleyi, eylemleri, demokratik eylemleri geliştirmeliyiz. Gençler, kadınlar, işçi ve emekçiler, bütün toplumsal kesimler, demokratik sosyalist çevreler bunu kendilerine sorun yapmalılar. Buna sahip çıkmalılar. Kendi mücadeleleri olarak görmeliler. Bu çok önemli. Asla bu konuda zayıflık, durağanlık içine düşmemek lazım. Bekle-görcü olmamak gerekiyor. Bakalım devletle örgüt ne tür pazarlıklar yapıyor dememek gerekiyor. Öyle pazarlık falan yok. Her şey anlayış temelinde ve mücadeleyle sürüyor. O halde herkes demokratik anlayışa sahip olmalı. Demokrasi mücadelesini geliştirmek için, Türkiye’yi demokratikleştirecek, Kürt sorununu çözecek mücadeleyi, zihniyeti, siyaseti geliştirmek için elinden gelenin ötesinde çaba harcamalı, mücadele etmeli. Bütün mücadele bununla birleşmeli.

Mesela gelişen mücadeleler var. Örneğin ekolojik mücadele. Türkiye’de de, Kuzey Kürdistan’da da giderek gelişti. Bu doğa kırımına, doğa talancılığına karşı Karadeniz’den başladı. Gerçekten anlamlı bulduk Karadeniz insanının, kadınlarının doğaya sahip çıkışını. Yayıldı Türkiye’nin önemli, verimli alanlarına. Şimdi Kürdistan’ın da birçok alanına yayıldı. Varto çevresinde, yine Amed, Pasur çevrelerinde önemli direnişler oldu. Bu hâlâ da sürüyor. Geliştirmeliyiz bunları.

Bütün bunları süreçle birleştirmeliyiz. Sürecin bir parçası olarak ele alıp yürütmeliyiz. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin toplumsallaşmasının, kitleselleşmesinin bir parçası yapmalıyız. Diğer türlü de özel savaş saldırılarına karşı çok daha etkili mücadele etmek gerekli. Kopuk kopuk oluyor. Bazen oluyor, bazen duruyor. Durdurmamak, sürekli kılmak gerekiyor. Yokluk var, yoksulluk var. İnsan basına bakamıyor. Kürt kentlerinde de, Türkiye’nin metropol kentlerinde de insanlar burunlarından soluyorlar. Böyle feryat ediyorlar. Pazarlara kameralar, mikrofonlar gitti mi insan şaşırıyor. Bu kadar yokluk, yoksulluk, açlık, bunların hepsi mücadele etkeni. Süreç bunlarla bağlı. Bunların hepsi bu sürecin bir parçası. Bu bakımdan bütün bu alanları mücadele alanına dönüştürmek lazım. Her türlü yokluk, yoksulluk, sömürü, baskı, adaletsizlik, eşitsizlik, bu çeteciliklere karşı daha etkili mücadele etmek gerekiyor. Özel savaş sisteminin bütün varlığına, etkilerine karşı.

Dış alanda da bu mücadeleler var. Onları da önemsedik ama bir süredir biraz zayıfladı. Daha fazla da gelişmesi gerekli.Avrupa Konseyi, Bakanlar Komitesi çerçevesinde bir mücadele yürütülüyor. Umut Hakkı mücadelesi, hukukçular üzerinde duruyorlar, gösteriler oldu. Daha fazla da olmalı. Her alanı süreçle bağlantılı mücadele alanına dönüştürmeliyiz. Önder Apo’ya destekler açıklandı, önemliydi. Sürekli olmalı, daha da gelişmeli. Bunlar süreci olumlu etkiliyor. Geçmişte bir kez belirttiğimi hatırlıyorum. Bu bir ufak mücadeledir, ne etkisi olur dememek lazım. Hepsi toplanır, birleşir, birleşir, büyük bir güce dönüşür. Damla damla olur çay, dere taşar. Sele dönüşür. O bakımdan herkes olduğu yerde sürecin başarısı için var olan haksızlıklara, eşitsizliklere, baskı ve sömürüye karşı mücadele etmeli. Böyle olursa toplumsallaşır. Hem süreci çarpıtmalar ortadan kalkar, hem de toplum sürece sahip çıkar, doğru çözüm yöntemlerini geliştirir, süreç başarıya gider. Biz buna inanıyoruz.

Bir de Rojava’daki gelişmeleri değerlendirmenizi isteyeceğim. Çünkü halk sokaklarda, Kürtçenin eğitim dili olmasını istiyor. İşte o arada bir Kürt savaşçısı kaçırıldı, katledildi. Kitle ondan dolayı sokağa çıktı. Sonra Kobanê olayları gelişti. Ki Önder Apo’dan da sonra konuya dair bir açıklama geldi.

Gerçekten garip Suriye’de, Rojava’da olanlar. Bir savaşçı nasıl kaçırılır, katledilir? O savaşçının yer aldığı güçlerden bir şey çıkmadı. Mesela entegre olmuştu, o birlikler güya şeydi. Deniliyor bir gerici aşiret çevresi yapmış. Nasıl yapar? Orada yönetim, iktidar çevreleri yok mu? Hiç onlara karşı çıkılmadı mesela. Alındı, katledildi.

Kobanê halkının, Kürt toplumunun, Rojava’daki Kürt toplumunun bu katliama karşı tepkisi demokratik tepkiydi. Doğru tepkiydi, doğal tepkiydi. Hiç kimse niye böyle tepki gösterildi diyemez. Niye o katliam yapıldı? Onu araştırmak gerekli.

İkincisi, bu da ileriye gitti. Halep’ten Kobanê’ye asker sürüldü. Adeta işgal eder gibi, gövde gösterisi yapar gibi. Acaba Sîpan Hiznî’nin katledilmesi Kobanê’de gövde gösterisi yapmak için düzenlenmiş bir oyun muydu, plan mıydı? Böyle gerçekten de çok tehlikeli bir provokatif durum gelişti. Provokasyon, gözdağı verilmek istendi, korkutulmak istendi. Deniliyor ki yeterince açıklanmadı da. İşte cezaevinde tutuklular kendilerini yaktılar. Şu oldu, bu oldu. Olabilir. Onlar da şey olabilir ama biz onlarla izah edemeyiz durumu. Sorun öyle değildir.

Bütün bunlara bir savaşçının katledilmesi ile Halep’ten Kobanê’ye asker sevk edilmesi başlattı, geliştirdi, zemin oldu. Orada görmek gerekli. Gerçekten de bu bir provokasyondu. Önder Apo da uyardı, herkes de ifade etti. Ondan sonra bu kadar insan cezaevinde yandı, katledildi. Ben Sîpan Hiznî’yi de Kobanê şehitlerini de saygı ve minnetle anıyorum. Bu provokasyonu kınıyorum.

Bunu başlangıçta net olarak ifade edeyim. Bu provokasyonlarla ülke yönetilemez. Güç sahibi olunamaz. Hele hele Kürtler provokasyonla korkutulamaz. Hiç kimse Rojava Kürdünü korkutacağını sanmasın. Sahipsiz de sanmasın. Bunu böyle düzenleyenler istediğimizi yaparız, yanımıza alır sanmasınlar. Öyle bir dünya yok, öyle bir Suriye de yok. Peki neden oldu bütün bunlar? Demek ki işte Kobanê kendisi çözebilir sorunu, çözüyor. Asker yürütmek de neyin nesi? Görülüyor ki oradaki yerel irade kabul edilmiyor. O halde Kürt iradesi kabul edilmiyor. Demokratik bir yaklaşım yok. Şam yönetiminin yaklaşımında demokrasi yoktur. Yerel yönetimlerin, yerel iradenin reddi var. Kürt iradesinin reddi var. Bu oldukça önemli bir durum. Böyle her şeyi reddedip de ondan sonra işte demokratik entegrasyonu birkaç kişiye görev vermeye indirgemek öyle anlaşılır ve kabul edilir bir durum değildir.

İnsan görüyor ki, bu demokratik iradenin reddi o uygulamalarla kamufle edilmek isteniliyor. İşte örtülmeye çalışılıyor. Çünkü herhangi bir temsiliyeti yok. Yerel yönetimi, yerel iradeyi kabullenmiyor. "Bir-iki kişiye de görev verdik. Bakın işte ne kadar yer veriyoruz" der gibi. Aslında bu provokasyonun üstü böyle örtülmeye çalışılıyor. Bunun kabul edilir bir yanı yoktur. Anlaşılmayan bir durum yok.

Bunu en iyi nerede gördük? İşte Kürtçe eğitimin yasaklanmasında gördük. Anadilde eğitimi reddediyorlar. Şimdi 12-13 yıldır bir eğitim sistemi kurulmuş. İlkokuldan üniversiteye kadar okullar olmuş. Binlerce öğretmen eğitilmiş. Bir kuşak Kürtçe anadilinde eğitim yaparak kendisini aydın, okuryazar hale getirmiş. Şimdi geliyor diyor ki, durduracaksınız Kürtçeyi. Arapça olacak bu okul, eğitim. Niye peki? Ben istiyorum, ben Arabım, sen Kürtsün, senin dilini kabul etmiyorum. Peki Kürtler de gidip bir Arap köyüne bu köyde Arapça eğitimi durduruyoruz, eğitimi Kürtçe yapacaksınız derse olur mu peki? Kabul görür mü böyle? Bunun demokrasiyle, hakla hukukla ne alakası var? Yerel yönetimlerin, iradenin kabul edilmediği, demokratik olunmadığı en açık bir biçimde burada görülüyor. Olan bir mekanizmayı yok ediyor, kendi istediğini kurmak için.

İşte soykırım bu, asimilasyon bu. Kürt halkına kendi anadilinde eğitim yapamaz, kendi diliyle okuyup yazamazlık dayatılıyor. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu en büyük insanlık suçu. Soykırım çünkü. Net olan durum bu. Şam yönetiminin bu yaklaşımlarını da kınıyoruz. Rojava gençlerinin, Kürt gençlerinin, çocuklarının anadil eğitim ısrarları en meşru istek, en demokratik istek, sonuna kadar da olmalı. Toplum da bunu esas almalı. Kürtçe olmayan hiçbir eğitime bir tane Kürt çocuğu gitmemeli. Giderse her şeyi kaybeder. Asimile olur, soykırıma uğrar. Bir de buna kimsenin hakkı yok. Mevcut durumda değiştiremez bunu. Var olan şey sürüyor. Niye karışıyorsun? Bırak onlar da öyle eğitim görsünler. Arapçayı da öğreniyorlar. Anadillerinde de eğitim görsünler. Arapça bilmezlerse görev veremem diyebilirsin. Öğrenirler Arapçayı. İstediğin yerde görev de verebilirsin. Bunu geçen 15 yıllık süre içerisinde Kuzey ve Doğu Suriye sistemi geliştirdi. Zaten geliştirdiği en güzel şey buydu. En demokratik şey buydu. En etkileyici olan buydu. Güzel oldu insanlar için. Herkes bunu önemsedi. Demokratik ulus sistemi gelişiyor dendi. Sadece Kürtçe eğitim değil. O alanlarda bütün toplumlar, halklar kendi dillerinde eğitim gördüler. Kendi kültürlerini yaşadılar. Bu temelde örgütlendiler. Demokrasinin kuralları bu. Gereği bu. Böyle olmak durumunda. Bu anlamda anadil taleplerini en meşru olarak görmek lazım. Bütün direnişler en demokratik direnişlerdir. Hepsini selamlıyorum. Başarılar diliyorum.

Rojhilat’a gelirsek... 4 yıl önce Jin Jiyan Azadî Devrimi oluştu. Yıldönümünde halkın boykotu da oldu. Yine açıklamalar oldu. Ki İran şu anda savaş halinde. Bu süreç ilk başladığında siz İran’ın demokratikleşmesi gerektiğini, yoksa sürecin daha kötüye gideceğini söylemiştiniz. Sanki şu anda o süreçteyiz. Peki bundan sonra İran mevcut konumunu, duruşunu sürdürürse ne olur? Ya da demokratikleşirse İran’ı neler bekler?

Ben öncelikle şehadetinin dördüncü yıl dönümünde Kürt kızı Jîna Emînî’yi ve Jin Jiyan Azadî serhildanının bütün şehitlerini saygı ve minnetle anıyorum. Onlar tarihin en büyük şehitleridir. En anlamlı mücadelelerinden birisini verdiler. Hem de bakın İran’daki şimdiki kör çatışmaya, her şeyi yok eden çatışmaya. Onlarınki yok eden değil. Kötülükleri ortadan kaldırarak özgür, demokratik, insanca yaşamı yaratmak için kendilerini feda eden bir direnişti ve böyle bir mücadelenin şehitleri oldular. Kadın özgürlük çizgisini esas alarak, kadın özgürlüğü temelinde toplumsal özgürlüğü, demokrasiyi geliştirme mücadelesinin şehidi oldular. Ki en haklı mücadelenin, en özgürlükçü mücadelenin şehididirler. Her zaman böyle anılacaklar.

Jin Jiyan Azadî serhildanı da gerçekten büyük bir özgürlük devrimiydi. Büyük bir demokrasi serhildanıydı. İktidar olmadı, askerliği geliştirmedi, bir yeri ele geçirmedi deyip de etkisiz görmemek lazım. İnsanların ruhuna işledi. Karşı taraf, devlet ne kadar insan katletti. Eğer etkilenmeseydi yapmazdı onları. Ne kadar korktuğu, etkilendiği yaptığı saldırılardan belli oluyor. Bu da direnişin ruhsal, psikolojik, zihniyet olarak, tarz olarak, ideolojik olarak toplum üzerinde ne denli olumlu etki yaptığını gösteriyor. Büyük bir devrim buydu. Önemli bir değişim yarattı. Bireyler üzerinde, toplum üzerinde, kadınlar, gençler, bütün toplumsal kesimler üzerinde etki yaptı. Kadının mücadele gücünü ortaya çıkardı, öncülüğünü kanıtladı. Kadın özgürlüğünün İran gibi bir yerde ne olduğunu ortaya çıkardı. Şimdi dördüncü yıl dönümünde etkinlikler oldu, önemliydi, onları da selamlıyorum. Çağrılar yaptı Kürt örgütleri. Bir toplumsal tepki oldu. Önemli, anlamlı. Fakat daha büyütmek lazım, o tepkiyi geliştirmek gerekli. Ben yine de diyorum, İran’ın çözümü toplumun geliştireceği özgürlükçü, demokratik çözüm olacak. İstediği kadar İran’a dıştan saldıranlar, biz hükmedeceğiz, zafer kazanıyoruz desinler.Kazanamayacaklar, kazanamadılar da zaten. Çıkmaza girdiler, her geçen gün daha fazla girecekler.

Yine mevcut rejim istediği kadar ben kazanıyorum desin, bu baskı, katliamı sürdürsün. Tersine kendi ayağına sıkma deniliyor ya, kendi ayağına vuracak baltayı, kendisi zararını görecek. Bu bakımdan mevcut İran rejiminin tutumu gerçekten anlaşılır değil. Bu kadar baskı, işkence, bir de idam kabul edilir değildir. Kampanyalar düzenleniyor. Çok önemli, daha da çok geliştirmek gerekli. Sen hem dışarıdan saldırıya uğruyorum diye toplumdan destek isteyeceksin, hem de toplum üzerinde bu kadar baskı uygulayacaksın, idam yapacaksın. Bu olur mu? Bu toplum dış saldırılara alet olmadı, dikkat edelim. Hiç onlardan yana olmadı. Tutum koydu. Daha ne istiyor bu devlet? Toplumu bazı dış güçlerle ilişkiye zorlayıp ondan sonra vay hainler deyip vurmak kimseye bir şey kazandırmaz. Kendi içlerinde öyle bir durum ortaya çıkarmışlar. Birbirlerini ajite ediyorlar. Haklı olduklarını sözde ileri sürüyorlar. Bunun hakla, hukukla bir alakası yok. Sen insanları bu duruma getiriyorsun. Şimdi durum biraz bu çerçevede.

İRAN’IN GEÇMİŞ STATÜKOYU SÜRDÜRMESİ MÜMKÜN DEĞİL

Dikkat edilirse gerçekten de İran savaşı yayıldı, çıkmaza girdi. Hürmüz’e, şimdi bir de Kızıldeniz eklendi. Körfez, Kızıldeniz. Bazen saldırıyorlar, bazen duruyorlar. Çözümsüz, çıkmaza girmiş bir durum var. Bu yaklaşımla çözüm bulamazlar. Ne İran rejimi 20. yüzyılda oluşan statükoyu sürdürebilir, ne de ABD-İsrail tarafı tek başına istediği gibi Ortadoğu’da yeni bir hegemonya, sadece kendi çıkarlarını gözeten hegemonya yaratabilir. Aslında gerçekten de arzulanan toplumun demokratik direnişini geliştirmesi ve buradan sonuç almasıdır. Bu olmasa da şu görülüyor. Demokrasinin önde olduğu bir uzlaşma olacak sonunda. Eğer bir çözüme gidilecekse taraflar uzlaşmak durumunda kalacaklar. Belirleyici olan, Jin Jiyan Azadî Devrimi’nin açtığı özgürlük ve demokrasi çizgisinde yürüyen halkın direnişi olacak. Onlar daha etkili olacaklar, diğerleri de buna katılmak zorunda kalacaklar. Bunu insan rahatlıkla ifade edebilir. Şu an savaş İran üzerinden yayıldı, yayılıyor. İran savaşı daha da çok yayılıp devletler arası bölgesel savaşa dönüşecek diyorlar. Bunlar olmamalı, engellenmeli de tabii. Fakat tehlike sürüyor.

İran’ın geçmiş statükoyu sürdürmesi mümkün değil, o aşıldı, aşılıyor. Ama bir çözüme gidemediler. Derinleşerek sürdü bu. Ne kadar sürer, nasıl bir çözüm gelişir göreceğiz yakında. Birçok olasılık var. Bölgeye daha da yayılacak. Türkiye bunun merkezinde. Aslında Türkiye’nin de istedikleri hiçbirisi İran’da olmadı. Türkiye için birçok devlet yetkilisinin belirttiği beka sorunu derinleşerek sürüyor. İran çözümsüz kaldı. Çatışma yayılıyor, dikkat edelim. Doğu Akdeniz’e, Kıbrıs’tan Yunanistan’a ateş çemberi derinleşiyor. Türkiye üzerindeki etkisi daha çok oluyor. Biz zaten buna şaşıyoruz. Bunu niye değerlendiremiyor? Türkiye’nin siyasi çevreleri niye etkili tutum koyamıyorlar? Anlamadığımız nokta burası. Gerçekten tehdit büyüktür. Sonuçta eğer Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarısı olmaz, Türkiye’yi bir çıkışa götürmezse, Türkiye ne olacak? Bu hegemonyaya tümüyle teslim olacak. En ağır kayıpları, zararı Türkiye verecek ve daralmış, gücünü, etkinliğini kaybetmiş, bölgesel güç olamamış bir Türkiye durumu ortaya çıkacak. Bu gözle görülecek kadar açık.

Bunları daha geniş değerlendirmeye gerek görmüyoruz. Çok değerlendirildi, çok tartışılıyor. Tehdit, tehlike yayılarak sürüyor. Ama özellikle Türkiye’yi yönetenler, muhalif olanlar, CHP’sinden diğer partilere kadar, sol çevreler, bu gerçekleri daha iyi ortaya koyabilirler. Toplumu daha iyi bilinçlendirebilirler. Demokratikleşme herhangi bir çözüm değil. Türkiye için her şeyin ilacı, tek ilaç, kurtuluş ilacı, Kürt özgürlüğü temelinde Türkiye’nin demokratikleşmesi. Yoksa mevcut yaklaşımlarla, eski ulus devletçi, inkârcı, retçi, tekçi yaklaşımlarla artık Türkiye Cumhuriyeti’nin ilerlemesi mümkün değil. Bırakalım gelişme yaratmasını, eskisini koruyamaz. Daha zor durumlara düşer. Bu açık bir durum. Bu bakımdan evet, İran da, Türkiye de birbirine benzer bir pozisyonda. Umut ediyoruz. Demokratik zihniyet ve siyaset etkili olur.

Özgürlük mücadelesinin ortaya çıkardığı en önemli değerlerden biri de şehitler, şehitler gerçeği. Ki bu ay hemen hemen tümüyle şehit anmalarıyla geçti. Hâlâ sürüyor. Yine bu ayın önemli şehitleri var. Rıza Arkadaş’tan işte Musa Anter’lere. İsterseniz şehitler değerlendirmesiyle programımızı sonlandıralım.

Evet, önemli ve anlamlı tabii. Gerçekten de geçtiğimiz haftalarda çok önemli, anlamlı, değerli etkinlikler oldu. Şehitler anıldı. Hemen her yerde. Halk şehitlere bağlılığını, şehitlerin izinde yürüme kararlılığını ortaya koyduğu gibi Önder Apo’ya ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bağlılığını da ortaya koydu. Şehitlerin amaçlarının, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarısında yattığını gördüler, gösterdiler. Bugünkü sürecin, şehitlerin amaçlarının başarılması için çalışma süreci olduğunu hem kavradılar hem de yaydılar. Bu bakımdan evet, oldukça önemli, anlamlı oldu. Çok değerliydi. Ne söylenebilir bunun için? Bir, bu süreçte ilan edilen tüm şehitlerimizi, onlar şahsında bütün Özgürlük Mücadelesi şehitlerimizi sevgi ve minnetle anıyorum ben. Onlarcadır, hemen hemen Kürdistan’ın her tarafında bu şehitlerimiz vardı. Diğeri ise, evet bu anmalar önemli bir bilinçlenme ortaya çıkardı. İrade oluşturdu. Kürt toplumunu canlandırdı. Kadınları, gençleri, insanları şehitlerinden öğrenir. Doğruyu öğrenir, hakikati öğrenir. Özgür ve demokratik yaşamın gerçeğini öğrenir. Bunun için cesaret ve fedakârlık kazanır hale getirdi. Bir dirilme oldu, bir canlanma oldu. Bu çok önemliydi.

Sürecin toplumsallaşması, demokratik mücadelenin gelişmesi, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü temelinde demokratik siyasi mücadeleyi her alanda geliştirmek, bunu demokratik toplum inşasıyla yürütmek için son derece elverişli zemin ortaya çıktı. İnanıyoruz herkes, her ortam bunu değerlendirecek. Bu zemini hem demokratik toplum örgütünün inşasına dönüştürecek, hem Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü temelindeki demokratik halk eylemlerinin geliştirilmesine dönüştürecek. Bu açıdan onu belirtelim. Eylül ayının büyük şehitleri var. Kürt bilgesi Apê Musa’nın şehadetinin 34. yıl dönümüdür. Gerçekten yalnız başına bir parti gibi çalıştı dedi Önder Apo. O kadar karanlık ortamda umudunu hiç kaybetmedi, coşkusunu, heyecanını hiç kaybetmedi. Şimdi o kısa görüntüleri bile görünce insan heyecanlanıyor. Bu bilinç ve inançla oldu. Bilgeliğin şeyiydi. Etkinlikler düzenlendi, anmalar oldu. Hepsini anlamlı bulduk. Ben de bir kere daha bu yıl dönümünde Kürt bilgesi Apê Musa’yı saygı, sevgi, minnetle anıyorum. Her zaman anısı özgür Kürt yaşamında yer edecek, öncülük edecek, yol gösterecek. Bunu ifade edelim.

EN BÜYÜK ÖĞRETMENLERİMİZ ŞEHİTLERİMİZ

Yine gerçekten de bu Eylül’ün son haftasında 2011 yılında büyük şehitler verdik, Xakûrkê’de 15. yıl dönümü oluyor, Rüstem arkadaştı, Alişer arkadaştı, Çiçek arkadaştı, Rozerîn arkadaştı. O 11 arkadaştı. Vahşi bir saldırıda, hava saldırısında şehit düştüler. Hepsini, bir iki genç dışında hepsini tanıyorum. Birlikte çalıştığımız arkadaşlardı. Çok değerli arkadaşlardı. Öncülük yaptılar, büyük emek verdiler. Dört parça Kürdistan’daki mücadeleye katkı sundular. Kadın erkek, mücadelenin en temel gücü, öncüsü, komutanı oldular. Bu Xakûrkê şehitlerimizi de saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Dilan arkadaşın hastalıktan şehit düştüğünü PAJK Yönetim Koordinasyonu açıkladı. Gerçekten de evet, böyle durumlar var. İşte yaralanmalar, zor koşulların yarattığı etkiler var. Bu durumları yaşıyoruz. Dilan arkadaş da 30 yıldan fazla bu mücadeleye katkı sunan arkadaşımızdı. Saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Anısını mücadelemizde her zaman yaşatacağız. İlham kaynağımız olacak her zaman. Gerçekten öyle.

Yine tabii Rıza arkadaşın şehadetinin 7. yıl dönümü. 25 Eylül’de vahşi bir saldırıda şehit düştü. Rıza arkadaş üzerine değerlendirmeler oldu, 12. Kongre’de Fuat arkadaşla birlikte şehadeti açıklandı. Kongre bu şehadetlere atfedildi.Anmalar oluyor. Daha fazla da olmalı. Rıza Arkadaş gerçeğini daha iyi bilince çıkarmalıyız, anlamalıyız. Daha ortada küçük bir öğrenci gençlik grubu varken bilinçle ve istekle mücadeleye katıldı. Çok etkili katıldı. Böyle geride duran, zayıf katılım içinde olmadı. Her zaman öncü düzeyde katıldı. İstekle katıldı. Dinamik katıldı, etkin katıldı. Her türlü mücadeleyi yürüttü. Silahlı direnişten eğitime kadar. Eğitmendi, bir tür filozof gibiydi. Komutanlık yaptı. Her türlü etkili askeri eylemlerde bulundu. Pratik içerisinde oldu. Çevresini eğitti. Yöneticilik yaptı. Siyasi yaklaşımları çok güçlüydü. Bütünlüklü bir kişilikti. Toplum içinde çalıştı, ülkede, Avrupa’da, zindanda direndi yıllarca. 12 yıllık o karanlığa karşı büyük zindan direnişinin, 81-82 direnişinin önde gelenlerinden biri.

Kemal arkadaş, Hayri arkadaş, Akif ve Ali arkadaşlar 7 Eylül’den 17 Eylül’e kadarki zaman aralığında şehit düştüler. Onların içinde direnen, bu mücadele içerisinde aktif yer alan bir arkadaşımızdır Rıza Arkadaş. Öğrenilecek çok şey var. Öğrenmeliyiz. Yıldönümü demek anlamak olmalı. Ders çıkartmak, öğrenmek. En büyük öğretmenimiz şehitlerimiz. Bizi eğitiyorlar, örgütlüyorlar, yürütüyorlar, öncülük ediyorlar. Özgürlük yürüyüşünün öncüleridir. Öncüleridirler, komutanlarıdırlar. Her zaman böyledirler, böyle oldular. Bu temelde Rıza arkadaşı da 7. şehadet yıl dönümünde özlemle, sevgiyle, saygıyla anıyor, amacını başarmak sözünü yineliyorum.