Kürt toplumunda ölüm hiçbir zaman sadece bir ailenin kaybı olmadı. Yas, bir hanenin dört duvarı arasına sıkışmayan; mahallenin, köyün, aşiretin ve giderek bütün bir halkın omuz verdiği ortak bir yük olarak kuruldu. Kentleşmeyle birlikte taziyenin evlerden çıkıp taziye evlerine taşınması ise bu kolektif acının yer değiştirmesiyle sınırlanmadı. Toplumsal dayanışmanın kurumsallaşması, görünürleşmesi ve kendi öz örgütlülüğünü yeniden üretmesi anlamına geldi.
Kürt toplumsal yaşamında taziye, bireysel bir acının paylaşılmasından çok daha fazlasını ifade eder. Ölümün ardından başlayan üç günlük yoğun taziye süreci, komşuluğun, akrabalığın ve hemşehriliğin sınavdan geçtiği bir toplumsal seferberliğe dönüşür. Yemek pişirmek, çay taşımak, yer hazırlamak, uzaktan gelenleri ağırlamak, mezar işlerini üstlenmek hiçbir zaman ailenin tek başına yüklendiği işler olmaz. Bu iş bölümü kendiliğinden kurulur; kimse görevlendirilmez, herkes yerini ve görevini bilir.
YASIN TOPLUMSAL KARAKTERİ
Bu yapının kökeninde, Kürt toplumunun binlerce yıllık komünal geleneği vardır. Devletli uygarlığın bireyi yalnızlaştıran, acıyı özelleştiren ve insanı kendi toplumsallığından koparan mantığına karşı, Kürt taziyesi tam tersi bir ilkeyi yaşatır. Yani acı bölünürse hafifler, sevinç bölünürse çoğalır. Bu yüzden taziye sadece bir yas ritüeli değildir. Toplumun kendi kendini onardığı, dağılmaya karşı kendini yeniden derlediği bir mekanizmadır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin toplumsal perspektifinde sıkça vurgulanan “komünal toplum” fikrinin en canlı, en gündelik, en somut karşılıklarından biri işte bu taziye geleneğidir.
Kadınların bu gelenekteki yeri ayrıca önemlidir. Şînî, yani ağıtçı kadınlar, ölünün ardından sadece acıyı seslendirmez. Onun yaşamını, emeğini, karakterini ve toplum içindeki yerini anlatarak sözlü bir biyografi kurar. Dengbêj geleneğiyle iç içe geçen bu ağıtlar, yazılı olmayan bir halkın hafızasını taşıyan arşivlerdir. Ağıt, Kürtçede sadece acının değil, hafızanın da dilidir.
TAZİYENİN MEKANSAL KOPUŞU
1990’lar, Kürt toplumsal dokusunun en sert biçimde parçalandığı dönem oldu. Köy boşaltmaları, zorunlu göç ve yakılan yerleşimler, milyonlarca insanı Amed (Diyarbakır), Wan, Êlih (Batman), Mêrdîn, Riha (Urfa) ve gibi şehirlerin yoksul ve emekçi semtlerine savurdu. Köyün avlusu, damı, tandır başı, geniş misafir odası geride kaldı. Yerine üç oda bir salonluk apartman daireleri geçti.
Bu, konut tipinin değişmesi değildi. Taziyenin fiziksel olarak sığamayacağı bir yaşam biçimine geçişti. Yüzlerce kişinin geldiği bir taziyeyi apartman dairesinde karşılamak imkansızdı. Merdivenlerde bekleyen kalabalıklar, sokağa taşan sandalyeler, komşularla yaşanan gerilimler ve ailenin sırtına binen ağır ekonomik yük, geleneğin kentte tıkandığı noktayı gösteriyordu.
Asimilasyon politikalarının tam da böyle bir kırılma anını beklediğini söylemek abartı olmaz. Bir halkın dilini yasaklamak kadar etkili bir yöntem de o halkın toplumsal ritüellerini mekansız bırakmaktır. Ritüel mekanını kaybettiğinde önce seyrekleşir, sonra biçim değiştirir, en sonunda da unutulur. Kürt toplumu bu noktada tarihsel bir refleks gösterdi ve geleneği terk etmek yerine ona kentin içinde yeni bir mekan kurdu.
GELENEĞİN KENTTEKİ KURUMU
2000’li yıllardan itibaren, özellikle halkın iradesiyle kazanılmış yerel yönetimlerin öncülüğünde mahalle mahalle taziye evleri açılmaya başlandı. Geniş salonlar, mutfaklar, çay ocakları, kadınlar ve erkekler için ayrı bölümler, park alanları… Bugün Kürt kentlerinin neredeyse her mahallesinde bir taziye evi bulunuyor ve buralar ücretsiz hizmet veriyor.
Bu kurumsallaşmanın ilk ve en somut sonucu, yasın sınıfsal yükünden arındırılması oldu. Köy geleneğinde taziyenin masrafını toplum paylaşırdı; kentte ise bu yük tamamen ailenin üzerine yıkılmıştı. Yoksul bir aile için üç gün boyunca yüzlerce insanı ağırlamak, borçlanmak demekti. Taziye evleri, ölümün maliyetini toplumsallaştırarak yasın zenginin ve yoksulun eşit biçimde yaşayabileceği bir alan olmasını sağladı. Bu, basit bir belediyecilik hizmeti değildi elbette. Halkçı bir yerel yönetim anlayışının, toplumun kendi ihtiyacını kendi eliyle karşılaması fikrinin doğrudan ürünüydü.
İkinci sonuç ise daha derin. Taziye evi, kentte dağılmış bir toplumun yeniden buluştuğu ortak kamusal alan haline geldi. Aynı köyden gelip farklı mahallelere savrulmuş insanlar orada bir araya geliyor. Kaybolmaya yüz tutmuş akrabalık ağları orada tazeleniyor. Gençler Kürtçe taziye dilini, hitap kalıplarını ve ağıtları orada duyuyor. Taziye evi, sistemin dışladığı Kürtçenin en doğal biçimde yaşadığı yerlerden biri oluyor. Dilin yasaklandığı bir ülkede, yasın dili Kürtçe kalmayı sürdürüyor.
BİREYSEL ACIDAN KOLEKTİF DURUŞA
Taziyenin evden çıkıp kentin merkezine, ana caddeye bakan bir binaya taşınması, acıyı da özel alandan kamusal alana taşıdı. Artık yas görünürdü.
Bu görünürlük, özellikle politik kayıpların yaşandığı süreçlerde toplumsal bir duruşa dönüştü. Taziye evleri, devletin saldırılarıyla yaşamını yitirenlerin ardından ailelerin yalnız bırakılmadığı, bütün bir halkın başsağlığı dilediği mekanlar haline geldi. Baskı dönemlerinde bu evlerin kapatılması, taziyelere polis ablukası uygulanması, kayyım yönetimlerinin bu hizmetleri işlevsizleştirmesi de tam olarak bunun itirafıdır: İktidar, bir halkın bir araya gelip acısına sahip çıkmasından rahatsızdır. Çünkü ortaklaşan acı, örgütlü bir topluma dönüşür.
Yas tutma hakkının engellenmesi, cenazelerin ailelere teslim edilmemesi, mezarlıkların tahrip edilmesi gibi uygulamalar, bu coğrafyada ölümün bile bir mücadele alanına dönüştüğünü gösteriyor. Taziye evi, işte bu noktada sessiz ama kararlı bir cevaptır. “Bizi mekansız ve hafızasız bırakamazsınız” demektir.
TOPLUMSAL SAHİPLENME
Bu görünürlüğün en çok izlenen biçimi, farklı tarihlerde iehit düşen gerillalar için son zamanlarda kurulan taziyelerde ortaya çıkıyor. Amed, Wan, Batman, Mêrdîn, Şirnex ve Colemêrg gibi kentlerde kurulan taziyelerde günlerce süren ziyaretler, ailenin yakın çevresinin çok ötesine geçen bir katılımla gerçekleşiyor. Başka illerden gelen konvoylar, sıraya giren kalabalıklar ve sokağa taşan sandalyeler, bu taziyeleri mahalle ölçeğinden çıkarıp kent ölçeğinde bir sahiplenmeye dönüştürüyor.
Aileler açısından mesele, siyasi bir gösteri değil; yıllardır haber alınamayan bir evladın akıbetinin nihayet öğrenilmesi ve toplumsal olarak tanınmasıdır. Kürdistan halkının büyük bölümü için ise bu taziyelere katılmak, toplumsal bir sahiplenme duygusuyla hareket etmek anlamına geliyor. Yasın kamusallaşması tam da burada en çıplak halini alıyor. Acının kime ait olduğu, nerede ve kaç kişiyle tutulacağı sorusu, bu coğrafyada kültürel bir mesele olmaktan çıkıp doğrudan siyasal bir mesele haline geliyor.
HAFIZA, DİRENİŞ VE TOPLUMSAL ONARIM
Taziye evini tek başına bir yas mekanı olarak okumak eksik olur. Burası aynı zamanda toplumun sorunlarını konuştuğu, husumetlerin barıştırıldığı, dayanışma ağlarının kurulduğu bir meclistir. Yıllardır küs olan iki ailenin taziyede barışması, Kürt toplumunda sık rastlanan bir durumdur. Ölüm masasında kurulan barış, toplumun kendi iç adaletini üretme kapasitesinin de göstergesidir.
Bu yönüyle taziye evleri, halkın kendi kendini yönetme geleneğinin gündelik hayattaki karşılıklarından biridir. Devletin ulaşamadığı, ulaşmak istemediği ya da bilinçli olarak boş bıraktığı alanı toplum, kendi öz örgütlülüğüyle doldurur. Bir halkın gücü, meydanlardan ziyade, acısını nasıl örgütlediğinde de görülür.
Bugün taziye evleri, Kürt kentlerinde birer hizmet binasından öteye geçmiştir. Toplumsal hafızanın kayıt merkezleridir. Kimin, ne zaman, nasıl ve hangi koşullarda yitirildiği orada anlatılır; anlatıldıkça hatırlanır, hatırlandıkça da unutturma politikaları boşa düşer. Hafıza, en çok da anlatıldığı yerde yaşar.
MEKAN DEĞİŞTİ, RUH DEĞİŞMEDİ
Kürt taziye geleneğinin evlerden taziye evine taşınması, kimi zaman “geleneğin bozulması” olarak okundu. Oysa yaşanan tam tersiydi. Kentleşmenin dağıtıcı, yalnızlaştırıcı ve bireyselleştirici basıncı karşısında Kürt toplumu, geleneğini terk etmek yerine ona çağın koşullarına uygun yeni bir kurumsal biçim kazandırdı. Avlunun yerini salon aldı ama tandırın etrafındaki o ortaklık, sandalyelerin dizildiği salonda aynen sürüyor.
Taziye evleri, bir halkın kendi toplumsallığını koruma iradesinin somut yapılarıdır. Dört duvarı betondan, harcı dayanışmadan. Ve bu coğrafyada, acıyı ortaklaştırmayı bilen bir halkın dağıtılamayacağını her yasta yeniden gösterir.