GÖRÜNTÜLÜ

‘Partilerde ve yerel yönetimlerde genç kadın kotası zorunlu olmalı’

Ayşe Acar Başaran, siyasetin belli bir kesimin işi olmaktan çıkarılması gerektiğini belirterek, “Partilerde ve yerel yönetimlerde genç kadınların karar alma mekanizmalarına katılımını sağlayacak zorunlu kotalar ve yasal güvenceler oluşturulmalıdır” dedi.

AYŞE ACAR BAŞARAN

Demokrasinin yalnızca sandıktan ibaret olmadığını, kadınların karar alma mekanizmalarında aktif yer almadığı bir sistemin "asgari demokrasi" kriterlerini dahi karşılayamayacağını vurgulayan HDP önceki dönem Kadın Meclisi Sözcüsü ve hukukçu Ayşe Acar Başaran, yerel yönetimler, eşit temsiliyet ve kadın mücadelesine ilişkin ajansımızın sorularını yanıtladı.


Doğrudan demokrasi ile kadın özgürlüğü arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Kadınların karar alma mekanizmalarında eşit temsili olmadan gerçek bir yerel demokrasiden söz etmek mümkün müdür?

Aslında sadece doğrudan demokrasi açısından değil, genel olarak demokrasiden söz edebilmek için kadınların pasif konumda kalmadığı bir yapı şarttır. Kadınların sadece oy kullandığı ya da nesneleştirildiği değil; aktif bir biçimde sürecin, yönetimlerin ve karar mekanizmalarının içerisinde yer aldığı bir durum varsa biz ancak orada demokrasiden söz edebiliriz. Bu, demokrasinin en asgari unsurudur.

Bunun bir üst aşaması olan doğrudan demokrasiye geldiğimizde ise toplumun yarısını oluşturan, yaşamın her alanında var olan kadınların kararlara ve yönetimlere katılımı hayati bir önem taşır. Ancak kadınların önündeki engellerin yalnızca kağıt üzerinde kaldırılması yetmiyor. Dünyanın pek çok yerinde kadınların seçme ve seçilme hakkı var gibi görünse de fiiliyatta seçme hakkını dahi kullanamayan milyonlarca kadın var. Türkiye örneğinde anayasada herkes eşittir dense de erkek egemen zihniyet ve teşvik edici mekanizmaların eksikliği nedeniyle temsil oldukça sınırlı kalıyor.

Biz Kürt Siyasi Hareketi olarak kota sistemiyle başladık, bugün ise eşit temsiliyet ve eş başkanlık modelini tüzüklerimize kazandırdık. Demokrasi sadece sandık değildir; mahalle meclisleri ve komünlerle halkın yönetime katılmasıdır. Kadınların önündeki engeller kaldırılmalı, bu durum yasal ve anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır.

Özellikle son 10 yılda uygulanan kayyum politikalarının yalnızca seçilmiş belediye eş başkanlarını değil, aynı zamanda yerel yönetimlerdeki kadın kazanımlarını da hedef aldığı sıkça dile getiriliyor. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunlar kesinlikle tesadüf değil. Kadınların öncülük etmediği bir mücadelenin başarıya ulaşması çok zordur. Karşımızdaki zihniyet de bunu gayet iyi biliyor. Bir mücadelede öncüleri kırarsanız, toplumu daha rahat teslim alırsınız anlayışıyla hareket ettiler.

Kayyum atamaları Kürt halkının iradesine bir saldırı olduğu kadar, doğrudan kadın kazanımlarına da bir darbeydi. Kayyumların ilk icraatları kadın daire başkanlıklarını, kadın kurumlarını kapatmak ya da başlarına erkek yöneticiler atamak oldu. Çünkü iktidarın çizdiği "makul kadın" sınırı evle, aileyle sınırlıyken; bizim modelimiz kadını özneleştiren ve özgürleştiren bir yerde duruyordu. İlk olarak en direngen kesimi, yani kadınları hedef aldılar. Ancak tüm bu saldırılara rağmen kadınların direnişi ve kazanımlarına sahip çıkma iradesi kararlılıkla sürüyor.

Bir hukukçu ve HDP önceki dönem Kadın Meclisi Sözcüsü olarak, muhtemel bir demokratikleşme ve çözüm süreci açısından Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın uygulanması ne düzeyde önem kazanır? Bu şartın pratik hayata geçmesi kadınların temsiliyetine nasıl katkı sağlar?

Dünyadaki birçok örnekte barış ve çözüm masaları kurulduğunda kadınların sürecin dışında tutulduğunu ve masadan çıkan sonuçların erkek egemen yapıyı devam ettirdiğini görüyoruz. Bu yüzden masada kadının yer alması tüm toplumun özgürlüğü açısından kritiktir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye imza atmış ancak idari, mali ve özerklik içeren kritik maddelerine şerh koymuştur. Hatta şerh konulmayan maddeler bile kayyum politikaları yüzünden uygulanmamaktadır. Şartın eksiksiz uygulanması; yerel yönetimlerin güçlenmesi, kadına duyarlı bütçeleme yapılması, eş başkanlık ve eşit temsiliyet gibi mekanizmaların yasal güvenceye kavuşması anlamına gelir. Yerelleşme ve özerklik sanıldığı gibi ülkeyi bölmez; aksine her bölgenin kendi ihtiyacına göre demokratik yönetilmesini sağlar.

Yakın zamanda Avrupa’da bulundunuz. Şartın uygulandığı İsviçre, Almanya ve Belçika gibi ülkelerdeki doğrudan demokrasi uygulamalarını ve kadınların siyasete katılımını gözlemleme fırsatınız oldu. Türkiye açısından buradan çıkarılabilecek dersler var mı?

Batı Avrupa ülkelerinde doğrudan veya yarı doğrudan demokrasinin işleyen mekanizmaları var; halk imza toplayarak referanduma gidebiliyor, bütçe ve yasalara doğrudan müdahale edebiliyor. Bu durum yerel özerkliğin bölünme getireceği yönündeki kaygıları boşa çıkaran canlı bir örnektir.

Ancak kadın katılımı açısından baktığımızda bu ülkelerin kusursuz olduğunu söyleyemeyiz. Örneğin İsviçre veya Almanya’da bağlayıcı bir kota sistemi yok. Kadınların yasal olarak önü açık görünse de erkek egemen zihniyet orada da siyasetteki kadın sayısını kısıtlıyor. Bizim mücadelemizle ortaya koyduğumuz eşit temsiliyet ve eş başkanlık vizyonunun, pek çok Avrupa ülkesindeki modelden çok daha ileri bir noktada olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dolayısıyla sadece yasal düzenleme yetmez; toplumsal bir dönüşüm ve kesintisiz bir kadın mücadelesi şarttır.

Genç yaşta parlamenter olmuş ve aktif siyasette yer almış biri olarak; bugün genç kadınların siyasete katılımı önündeki en büyük engeller sizce nelerdir? Bu engelleri aşmak için nasıl politikalar geliştirilmelidir?

Bizim en büyük şansımız, arkamızda duran güçlü kadın hareketi, Sayın Öcalan’ın kadın özgürlüğünü merkeze alan fikri paradigması ve bizden önce büyük bedeller ödeyen kadınların mirasıydı. Genç kadınların önünün açılması bir lütuf değil, yıllar süren çetin mücadelelerin sonucudur.

Siyasete atılmak, toplumun ve hatta en yakınınızdakilerin önyargılarını kırmayı gerektiriyor. Tüzüklerimizdeki gençlik ve kadın kotaları, fermuar sistemi gibi güvenceler bu imkanı sağladı. Ancak bunu tüm siyasete yaymak gerekir. Siyaset sadece belli bir yaşın, belli bir ekonomik sınıfın veya eğitim seviyesinin işi olmaktan çıkarılmalıdır. Partilerde ve yerel yönetimlerde genç kadınların karar alma mekanizmalarına (MYK, Parti Meclisi vb.) doğrudan katılımını sağlayacak zorunlu kotalar ve yasal güvenceler oluşturulmalıdır.

Son olarak; diasporada yaşayan kadınların siyasal ve toplumsal yaşama katılımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa’daki gözlemleriniz nelerdir?

Diasporayı tek bir grup olarak ele alamayız; doğup büyüyenler, yıllar önce gelenler ve son dönemde politik/ekonomik nedenlerle göç edenler var. Ne yazık ki diasporada istenen düzeyde bir siyasal katılımın olduğunu söyleyemeyiz. Sürgünün getirdiği aidiyet sorunları, ayrımcı ve yer yer ırkçı yaklaşımlar kadınların uyumunu ve siyasete katılımını zorlaştırıyor. Ayrıca birçok ülkede siyasal katılım için vatandaşlık şartı aranması da ciddi bir engel.

Diğer yandan, Avrupa toplumunda genel olarak siyasete karşı apolitik bir tutum ve kapitalist sistemin getirdiği bireyselleşme var. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen Kürt kadınları, bulundukları ülkelerdeki enternasyonal kadın örgütleriyle ortak mücadeleyi büyütmeye devam ediyorlar. Yine de diasporadaki kadınların yerel siyasete ve toplumsal yaşama daha aktif katılımını sağlayacak kanalları çoğaltmamız gerektiği bir gerçek.