Sevda Karaca: Savaş politikaları, halkın birliğini ve emek mücadelesini de engelliyor

Sevda Karaca, savaşın halkın birliğini ve emek mücadelesini engellediğini belirterek, “Türk işçi ve emekçilerinin sorumluluğu da kendi egemenlerinin politikalarına karşı çıkmak ve Kürt halkının barış, eşitlik ve demokrasi taleplerine sahip çıkmak" dedi.

SEVDA KARACA

Emek Partisi (EMEP) Genel Başkan Yardımcısı, Antep Milletvekili Sevda Karaca, emek ve barış mücadeleleri üzerine ANF’nin sorularını yanıtladı.

Sevda Karaca, “Savaş, toplumsal hayatın bütününe yayılıyor. İşçinin ücret talebi, grev hakkı, kadının eşitlik mücadelesi, halkın demokratik talepleri bir anda ‘millî güvenlik’, ‘beka’ ya da ‘iç cephe’ tartışmalarının gerisine itilebiliyor. Körüklenen ırkçılık, milliyetçilik, şovenizm halkın, kadınların, gençlerin ortak talepler etrafında buluşmasına da engel oluyor” dedi.

“Türk işçi ve emekçilerinin sorumluluğu da kendi egemenlerinin politikalarına karşı çıkmak ve Kürt halkının barış, eşitlik ve demokrasi taleplerine sahip çıkmak” diyen Sevda Karaca, şunları ekledi: “Bu, yalnızca dayanışma göstermek değil, kendi sınıfının bağımsız çıkarlarını savunmak açısından da gerekli. Çünkü halkların birbirine düşmanlaştırıldığı bir ortamda sermayenin karşısında ortak mücadele geliştirmek zorlaşıyor.”

Halihazırda Türkiye’de emek mücadelesinin düzeyini nasıl görüyorsunuz? Yeterli mi ya da neler yetersiz?

Türkiye’de emek mücadelesinin en büyük çelişkilerinden biri şu: İşçilerin öfkesi büyüyor, çalışma ve yaşam koşulları ağırlaşıyor, parça parça mevzi direnişler sürüyor ve yaygınlaşıyor. Ama bu birikim, henüz ülke çapında etkili bir sınıf hareketine, işçi sınıfının bağımsız siyasal ağırlığına dönüşebilmiş değil.

Tekstilde, metalde, lojistikte, madenlerde, hizmet işkolunda memleketin birbirinden bambaşka niteliklere sahip havzalarında işçiler ücretleri, çalışma koşulları ve sendikal hakları için kıyasıya bir mücadele yürütüyor. İşten atılma tehdidine, patron baskısına, sendikal örgütlenmenin önüne çıkarılan engellere ve sendikal bürokrasinin çürümüşlüğüne rağmen direniyorlar.

Bu mücadeleler bize işçi sınıfının teslim olmadığını gösteriyor. Fakat bir fabrikada, bir mücadelede kazanılan deneyim başka işyerlerine, başka sektörlere, başka kentlere yeterince taşınamıyor. Direnişler çoğu zaman kendi sınırları içinde kalıyor; ortak bir sınıf iradesine ve siyasal güce dönüşmekte zorlanıyor.

Bu zorlanmayı neye bağlıyorsunuz?

Eksikliği işçilerin mücadele isteğinde arayamayız. Sendikal bürokrasinin sınırları, örgütsüzlük, işsizlik korkusu, güvencesizleştirme ve siyasal baskılar önemli engeller. Ama sosyalistlerin ve emek örgütlerinin de kendi sorumluluklarıyla yüzleşmesi gerekiyor. İşçilerin sorunlarını teşhir etmek, haklı taleplerini dile getirmek yetmiyor. Bu sorunların birbirleriyle bağını kurmak, mücadeleleri ortaklaştırmak, işçilerin kendi güçlerine güvenmesini sağlamak ve ekonomik talepleri siyasal bir programa bağlamak zorundayız.

Ekonomik mücadele ile siyasal mücadele arasındaki ilişki kendiliğinden kurulmaz. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, işçi sınıfının dağınık deneyimlerini ortak bir mücadele doğrultusunda birleştirmek. İşçinin yalnızca kendi fabrikasındaki patrona karşı değil, çalışma ve yaşam koşullarını belirleyen ekonomik ve siyasal düzene karşı da söz sahibi olmasını sağlamak. İşçi sınıfının toplumun bütününe yön verebilecek bir güç olarak örgütlenmesi gerekiyor. İşçilerin dağınık öfkesini ortak bir güce dönüştürecek, gündelik hayatın içinden siyaset üretecek, işçi sınıfının kendi talepleri ve hedefleri doğrultusunda topluma yön verebilmesini sağlayacak bir mücadele hattı kurmaya ihtiyaç var.

‘ESKİ ÖRGÜTLENME İLKELERİNE DÖNMELİYİZ’

 Sosyalistler yeterince öz eleştiri yapıyor mu? Yoksul halkların iktidar partilerine yönelmesi üzerine yeterince düşünülüyor mu?

İktidar yalnızca ekonomik kaynakları ve devletin olanaklarını elinde tutmuyor. İnsanların gündelik hayatına, aidiyetlerine, beklentilerine ve güven ilişkilerine de müdahale ediyor. Bunun gündelik, istikrarlı, uzun vadeli araçlarını da yaratıyor.  Bir işçinin ya da yoksul bir ailenin siyasal tercihini yalnızca ekonomik çıkar hesabıyla açıklayamayız.

İnsanlar aynı zamanda aidiyet, güven, kimlik, dayanışma ve geleceğe ilişkin beklentiler üzerinden de siyasal tercih yapıyor. İktidar, yalnızca maddi olanakları değil, toplumun neyi sorun olarak göreceğini ve kime güveneceğini belirleme gücünü emekçiler arasında kurduğu gündelik ilişki araçlarıyla da elinde tutuyor. Bu hegemonik ilişki karşısında yalnızca sorunu doğru teşhis etmek yetmiyor. İşçi ve emekçilerin hayatına hangi kanallardan ulaşabildiğimizi, hangi deneyimlerini ortak bir mücadeleye çevirebildiğimizi de sorgulamalıyız.

İktidarın kurduğu gündelik, istikrarlı, uzun vadeli temas araçlarının hangilerine sahibiz? Bu maddi dayanaklar sosyalistlerin elinde yok. Gündelik hayata, aidiyetlere, beklentilere cevap verebilen, hayatın içinde dayanakları kurmak iktidarın elindeki güce, paraya, olanaklara sahip olmayan sosyalist örgütler için istikrarlı, ne olursa olsun savrulmayan ve bizzat emekçilerin yaşam ve çalışma alanlarına yaslanan bir çalışmadan, sebat ve inattan başka güç yok aslında. Antep’ten örnek verebilirim belki, biz Antep’te esas olarak bunu yapmaya çalışıyoruz, işçi mahallelerinde, görünmeyen, görünür kılınmayan, en dipte bir çalışmada ısrar ediyoruz. Başpınar’daki işçi direnişlerinde gövdeye kavuşan bu çaba, esas olarak emekçi halkın mücadelesini örgütlü bir dayanağa kavuşturmaya yönelen, sosyal medyada görünür olmayan, mesela bangır bangır ‘reklamı’ yapılmayan, kısa vadeyi değil, uzun vadeli bir örgütlenme zahmetini göze alan bir çalışma çabası içindeyiz.

Bugün iktidarın kalesi olarak görülen ve hegemonya aparatlarının tam tekmil kullanıldığı işçi havzalarında emekçi halkın gündelik hayatına sirayet eden bir örgütlü güç olmanın yolu bundan geçiyor.

Halkın gündelik hayatına yerleşmek, onunla öğrenmek, sorunlarına hazır cevaplar götürmek yerine ortak çözümler üretmek ve bu deneyimlerden bir siyasal bilinç çıkarmak zorundayız. Emek Partisi açısından bizim meselelerimizden biri, haklı sözler söyleyen bir parti olmakla sınırlı kalmamak; işçi sınıfının mücadele içinde güven duyduğu, birlikte karar aldığı ve kendi gücünü gördüğü bir siyasal odak haline gelebilmek.

Ama şu daha öncelikli bizim için: Sosyalistler esas olarak sınıfın örgütlü gücünün büyümesinin temel olduğunu bilirler, sosyalist örgütlerin büyümesi ile işçi sınıfının siyasal gücünün büyümesi aynı şey değildir. O yüzden bazen sosyal medyada sosyalist partilerin üye sayısı vs. ile yapılan değerlendirmeleri doğru bulmuyorum. Bir örgütün üye sayısı artabilir. Sosyal medya görünürlüğü yükselebilir. Seçimlerde daha fazla oy alınabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına sınıfın tarihsel özneleşmesinin tartısı ya da verisi olamaz.

Ağır baskı dönemlerinde işçi sınıfının, emekçilerin örgütlü bir güç haline gelmesi noktasında konuşulan şey büyük oranda hep yeni yol ve yöntemler bulmak oluyor. Ben buna katılmıyorum. Korkunun, siyasal ve ekonomik baskının fütursuzlaştığı böylesi dönemlerde eski kadim örgütlenme yöntemlerine geri dönmeye ihtiyacımız var. Yani öyle sihirli bir “yeni” örgütlenme biçimi filan arayışı yerine, çok daha eski örgütlenme ilkelerine geri dönmemiz gerekiyor. 

Sınıf çalışması gösterişli değildir. Bir işyerinde, bir işçi mahallesinde yıllarca örgütlenme çalışması yapmak, bizi sürekli anlık bir refleks göstermek zorunda bırakan tek adam rejiminin saldırganlığının koşulladığı memleket ortamında kolay değil. Bir işçinin güvenini kazanmak, bir mahallede yıllarca kalıcı bir örgüt yaratmak için uğraşmak görünür bir çalışma değil, bu baskı ortamında görünür olamaz da. Ne yazık ki görünürlüğün işçilerin hayatına gömülmekten daha evla görüldüğü sol popülizm ortamında yanlış zeminde yürüyebiliyor tartışmalar. Emekçilerin örgütlenmesi çalışmasının uzun ve zahmetli niteliğinden kaçmak, yıkıcı retorik çabasının bir sokağa, bir fabrikaya, o fabrikadaki üç ileri işçiye emek vermek, zaman ayırmaktan önemli görülmesi çağın ruhu gibi sanki. Kadim bilgi dediğim şey, devrimci siyasetin bunlardan ziyade tam da bu görünmeyen emeğin üzerinde yükseliyor oluşu.

Yoksulluk-açlık oranları ne olursa olsun, baskı ne kadar öfke doğurursa doğursun, iktidarın niteliği geniş halk kesimlerinde ne kadar görünür hale gelirse gelsin toplumsal mücadelelerin yükselişi bizim örgütleyici bir güç olarak içine gömülmediğimiz sürece kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. Kendiliğinden patlamaları hedefli siyasal mücadelelere dönüştürmek mümkün olmayacaktır. O kendiliğinden patlamalar sönümlendirilecek, ona neden olan koşullar bir süre sonra sistem tarafından ya onarılacak ya da çoğu zaman kanıksanabilir şeyler olarak milyonlarca insanın zihninde normalleştirilecek, düzen kendine bir çare bulacaktır.

Bunun pek çok örneğini Gezi direnişinden 19 Mart sürecine çeşitli zamanlarda gördük. Toplumsal enerjiyi, anlık tepkiden kalıcı örgütlenmeye dönüştürmek zaman, emek ve sabır istiyor. İktidarın her gün önümüze koyduğu bir gündemden diğerine laf yetiştirmeye çalışmaksızın, kalıcı mücadeleyi örgütleyecek dayanaklar yaratmak, saldırılara karşı bir söz söylenecekse o dayanakların içinden söylemek için atardamarlarda yoğunlaşmak esas olmalı. İşçi mahalleleri, işçi havzaları esas olmalı. Ancak böylelikle “emekçi halk”, soyut bir sözden, sınıfsal konumların ve ortak çıkarların bilincine dayalı somut bir politik özneye evrilebilir. Bunda ısrar gerekiyor.

‘HALKIN ÖRGÜTLÜ HAREKET EDEBİLME KAPASİTESİNİ ARTIRMALIYIZ’

Şimdi geldiğimiz aşamada, ağırlıklı olarak baskılar ve zulüm tek gerçekmiş gibi gösterilse de her gün yeni bir saldırı dalgasında hangi birine yetişileceğine ilişkin yılgınlıklar yaşansa da aslında meselelerin ve bunlara karşı direnişin dayanakları sadeleşmiş durumda. Türkiye’de iktidar ne yaparsa yapsın halk siyasetten tamamen dışlanamıyor.

Siyasal hayatta halkın belirleyici olabilmesi için örgütlü olmanın ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Hele ki son yıllarda Türkiye’de liderin, kurtarıcının, seçim sandığının, kampanya siyasetinin her şey olduğu ileri sürülürken, siyaset yapmak daha fazla profesyonel siyasetçilerin, başkanların, vekillerin performansları ilgili bir şeymiş gibi tartıştırılırken ve bunların aslında hiçbir işe yaramadığı defalarca ispatlanmışken, esas olanı, yani halkın örgütlü hareket edebilme kapasitesini arttırmak zorundayız. Siyasal örgütlenme çok başat bir sorunumuz. Siyasal örgütlenme yalnızca partilerin büyümesi değildir, mahallenin kılcal damarlarına yerleşen kadın dernekleri, diyelim ki mahalledeki uyuşturucu çetelerine karşı örgütlenen halkın kurduğu inisiyatifler, çocuklara okullarda yemek verilmesi için mücadele eden veli grupları, yaşam alanlarını korumak için yan yana gelen köylüler, yurdunda sıcak su akmadığı için koridor koridor yurt komitesi kurarak mücadele etmeye çalışan gençler… Bunları büyütmeye emek vermek gerekiyor.

Bu dönemin en önemli belirleyici etkenlerinden biri de ideolojik yetkinlik ve berraklık. Sadece bizim ülkemizde değil, tüm dünyada neredeyse 50 yıldır ideolojilerin öldüğü, özgürlükleri öldürdüğü, siyaset denilen şeyin aslında pragmatizm olduğu gibi şeyler gevelenip duruldu. AKP’nin muhalefeti dağıtmak ve zayıflatmak için giriştiği devşirme siyasetçilik, soldan görünse de özünde liberalizme yaslanan programsızlık, mesela esası sermaye programı olan, düzen içi olan söylemlerin bu baskı ortamında evla görünmesi gibi meseleler bize özellikle siyasi kavganın şiddetlendiği böyle dönemlerde ideolojik berraklığın ve tutarlılığın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Geçtiğimiz günlerde Cangül Örnek Hoca bir değerlendirmesinde söylüyordu, katılıyorum: Türkiye siyasal hayatında tablo çok uzun yıllardır ilk kez bu kadar sade. Halkın kendi örgütlenme ve eylem yeteneği dışında güvenebileceği hiçbir odak kalmamış durumda. Türkiye’de 12 Eylül’den bu yana belki de ilk kez sermaye karşıtlığının yükseltilmesi için çok fazla olanak sunan bir tarihsel dönemden geçiyoruz. Bugün halk tam olarak politikleşmemiş bir “sermayeye büyük öfke” yaşıyor. Bunun politikleştirilmesi ve düzen içine çekilmesini engellememiz lazım. Dünyada Fransa’dan Arnavutluk’a gördüğümüz şey de bu aslında.

İşçi sınıfını acımasız çalışma koşullarına, çok düşük ücretlere mahkûm eden, işsizlik korkusuyla terbiye etmeye çalışan, vahşi, insafsız, insanları haysiyetsiz bir yaşama hapseden korkunç bir emek rejimiyle karşı karşıyayız. Yoksulluğun boyutları, sonuçları, acımasızlığı sık sık dile getiriliyor ama mücadele araçlarından pek bahsedilmiyor. Sadece tespit! Haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizliği sadece iktidarın en çok öne çıkardığı saldırılarla tanımlamak yeterli değil. Sade ve emekçi halkın sahipleneceği temel taleplere ayağını basmayan genel geçer adalet hukuk söylemleri işlevsiz.

Muhalif siyasetin öznesi, siyasetle bir biçimde ilgilenen, bu sebeple baskı gören muhalifler değil aslında yalnızca. Muhalif siyasetin öznesi sömürülenler ve ezilenlerdir. Bunu ihmal ederek yürütülecek siyasetin genişleme ve değiştirme şansı yok.

‘SAVAŞ EMEKÇİLERİN TALEPLERİNİ GÖRÜNMEZ KILIYOR’

 Savaş, çatışma ve böylece açığa çıkan militarizm, toplumun temel gündemi olan yoksulluğu, güvencesizliği ve emekçilerin taleplerini arka plana mı itiyor? “Güvenlikçi” politikaların tırmandırıldığı dönemlerde emek mücadelesi tam olarak nasıl bir geriletilmeye uğruyor?

Savaşın etkisini yalnızca sıcak çatışma alanlarında yaşamadığımızın tarihidir son 40 yıl aslında. Savaş, toplumsal hayatın bütününe yayılıyor. İşçinin ücret talebi, grev hakkı, kadının eşitlik mücadelesi, halkın demokratik talepleri bir anda “millî güvenlik”, “beka” ya da “iç cephe” tartışmalarının gerisine itilebiliyor. İktidar, emekçilerin kendisine yönelttiği sorulara cevap vermek yerine onları başka bir tehdidin karşısında hizaya sokmaya çalışıyor.

Bu mekanizmanın çok somut sonuçları var. Grevler milli güvenlik gerekçesiyle erteleniyor. Sendikal örgütlenme baskıyla karşılaşıyor. Demokratik itirazlar güvenlik sorunu olarak gösteriliyor. İşçinin patronuyla arasındaki çıkar çatışması, sanki patronun çıkarı bütün toplumun ortak çıkarı imiş gibi gösterilerek terörize ediliyor.  Üstelik savaş koşullarında itiraz edenler kolaylıkla vatanını, milletini düşünmemekle suçlanabiliyor. Üstelik savaşın en ağır bedellerini işçiler, emekçiler ve yoksul halk kesimleri ödüyor. İnsanlar hem ekonomik yıkımla hem de savaşın yarattığı toplumsal sonuçlarla karşı karşıya kalıyor. Buna rağmen kendilerinden fedakarlık yapmaları isteniyor; ücretlerinin neden yetmediğini, kamu kaynaklarının nereye harcandığını ya da haklarının neden sınırlandırıldığını sorgulamaları ise çoğu zaman milliyetçi hamaset ve yükseltilen şovenliğin gölgesinde kalabiliyor.

Savaş karşıtlığı ile emek mücadelesi birbirinden ayrı iki alan değil. Savaşa karşı çıkmak, işçinin ekmeğini, grev hakkını ve örgütlenme özgürlüğünü savunmaktan ayrı düşünülemez. Çünkü savaşın yarattığı siyasal iklim, emekçilerin hak arama olanaklarını daraltırken bu hakları savunmak için geliştirilen mücadele de savaş politikalarının toplumsal sonuçlarına karşı bir güç oluşturuyor. Burada önemli olan, savaş karşıtlığını emekçilerin gündelik taleplerinden ayrı bir alana hapsetmemek.

Savaşa karşı çıkmak, işçinin ekmeğini, grev hakkını ve örgütlenme özgürlüğünü savunmaktan ayrı bir görev değil. Tam tersine, bu hakların neden sürekli tehdit altında olduğunu anlamak için savaş ve militarizmin toplumsal işlevini görmek zorundayız.

‘IRKÇILIK, ŞOVENİZM HALKIN BULUŞMASINA ENGEL OLUYOR’

 Peki, savaş karşıtlığı asgari ücret, vergi adaleti, sendikalaşma ve kadınların yaşam hakkıyla buluşturularak toplumsal barış hattı nasıl kurulabilir?

Öncelikle barışı yalnızca siyasetçilerin masaya oturmasıyla, silahların susmasıyla ya da bir anlaşmanın imzalanmasıyla sınırlamamak gerekiyor. Bunlar elbette önemli. Savaşı yaratanların on yıllarca savaşı meşru göstermeye çalışırken yürüttükleri propaganda halkları toplumsal olarak bölmüşken, işçi sınıfını yanlış bir bölünmeye zorlamışken yalnızca güçler arasında masa kurmakla toplumsal barış sağlanamaz ya da barış toplumsallaşamaz.

Savaş, sınıf mücadelesi ve toplumsal mücadelelerin bütünleşmesi açısından da büyük bir engel. Körüklenen ırkçılık, milliyetçilik, şovenizm halkın, kadınların, gençlerin ortak talepler etrafında buluşmasına da engel oluyor. Örneğin savunma sanayi işçisi korkunç bir sömürüye maruz bırakılırken, bu sömürü vatan için çalışma adı altında bir mesele olmaktan çıkarılabiliyor.

Şunu da unutmamak gerekir, insanların her gün yoksulluk, güvencesizlik, ayrımcılık ve şiddet içinde yaşadığı bir düzende bunların asıl sorumlusu kim sorusuna da yanlış cevaplar üretilmesini kolaylaştırıyor savaş ve çatışma ortamı. Bunların sebebi düzen, o düzenin siyasal ve ekonomik temsilcileri. Ama kolayca göçmenler, kolayca kadınlar, kolayca ezilen bir ulus olarak işaretlenebiliyor egemenler tarafından.

Bir de kalıcı barışın toplumsal bir zemine kavuşması için verilecek mücadelede insanların nasıl bir hayat yaşayacağı, hangi haklara sahip olacağı ve toplumsal kaynakların kimlerin ihtiyaçları için kullanılacağını tartışmak da belirleyici.

Bir işçi açısından barış aynı zamanda, çocuğunun geleceği için duyduğu kaygının sona ermesi, aldığı ücretin insanca yaşamaya yetmesi, sendikaya üye olduğu için işten atılmaması demek. Bir kadın açısından kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması, şiddet karşısında yalnız bırakılmaması, eşit işe eşit ücret alması ve bakım yükünün tek başına omuzlarına bırakılmaması demek. Kürt emekçiler açısından tüm bunlarla birlikte kimliğinin, dilinin ve demokratik iradesinin tanınması, eşit yurttaşlık haklarının güvence altına alınması demek.

Bu talepleri yan yana sıralamak tek başına yetmez. Aralarındaki bağı kurmalıyız. Vergi politikalarına bakalım: Ücretliler gelirlerinin önemli bir bölümünü dolaylı vergilerle devlete aktarırken büyük sermaye çeşitli avantajlardan yararlanıyor. Sendikalaşmak isteyen işçi patron baskısıyla karşılaşıyor. Kadınlar güvencesiz işlerde yoğunlaşıyor ve karşılıksız bakım emeğini üstleniyor. Çatışma politikalarıyla demokratik hakların bastırılması, ekonomik ve toplumsal yaşam üzerinde ağır sonuçlar yaratıyor. Bunların her biri, farklı biçimlerde aynı soruyu önümüze getiriyor: Toplumun kaynakları kim için kullanılıyor, kararları kim veriyor ve bedeli kim ödüyor?

Bu tartışma bazen barışla birlikte refahın artacağı, ekonominin gelişeceği, bölgenin kalkınacağı gibi yanılgılı tespitlerle yürütülebiliyor. Çatışmanın bitmesi ile Kürt illerinin daha hızlı sanayileşeceğini ve ekonomik yapısının, koşullarının değişeceğini biz de öngörüyoruz tabi ki, ama bunun doğrudan refah, kalkınma, büyüme, istihdam anlamına gelmediği, bunun sermaye açısından sonuçlarının emekçiler açısından sonuçlarından başka olacağını vurgulamak gerekir.

Kürt illerinde de çatışmanın ekonomik ve toplumsal sonuçları, kaynakların denetimi ve bölgenin geleceği üzerindeki kararlar bu tartışmanın parçası. Barışın ekonomik getirisi, yatırımların artması ya da bölgesel kalkınma tek başına emekçilerin nasıl yaşayacağını açıklamaz. Yeni yatırımların kimin denetiminde olacağı, işçilerin hangi koşullarda çalışacağı, yaratılan zenginliğin kimlere aktarılacağı da sorulmalı.

Toplumsal barış hattı, işçilerin, kadınların, gençlerin, Kürt halkının ve bütün ezilenlerin kendi talepleriyle katıldığı ortak mücadele alanlarında kurulabilir. Kimsenin kendi talebinden vazgeçmesini bekleyen bir birlikten söz etmiyoruz. Tam tersine, farklı taleplerin birbirini güçlendirdiği, her kesimin diğerinin özgürlük ve hak mücadelesini kendi mücadelesinin parçası olarak gördüğü bir birlikten söz ediyoruz.

Savaş bölgelerindeki ekonomik yıkım, mülksüzleştirme ve ekolojik tahribat batıdaki işçiyi nasıl etkiliyor? Bu bağ kurulabiliyor mu?

Bu bağın yeterince kurulabildiğini söyleyemeyiz. Çünkü savaşın sonuçlarını çoğu zaman yalnızca çatışmanın yaşandığı coğrafyanın meselesi olarak ele alınabiliyor. Oysa savaşın ekonomik, toplumsal ve ekolojik sonuçları sınır tanımıyor. Çatışma ortamı insanların topraklarından, evlerinden ve geçim kaynaklarından kopmasına yol açıyor. Tarımsal üretim zarar görüyor, hayvancılık ve yerel ekonomiler darbe alıyor.

Kürt halkına yönelik inkar ve asimilasyon politikalarının tarihsel boyutlarından biri de bölgenin kaynaklarının denetlenmesi, ekonomik olarak geri bırakılması, geçim kaynaklarının tahrip edilmesi ve insanların göçe zorlanması oldu. Bugün maden projeleri, barajlar, enerji santralleri ve doğal varlıkların kullanımı üzerinden yürüyen tartışmalara da bu tarihsel arka planı dikkate alarak bakmak gerekiyor. Kürdistan'ın kaynakları üzerindeki denetim, yalnızca bölgesel kalkınma meselesi değil; mülkiyet, emek ve karar yetkisi meselesidir.

Toprağın, suyun ve ormanların nasıl kullanılacağına kim karar veriyor? Bunun ekonomik kazancı kimlere gidiyor? Bölge halkı kendi yaşam alanları hakkında söz sahibi olabiliyor mu? Bu soruların işçi sınıfıyla doğrudan bağı var. Geçim kaynaklarını kaybeden insanlar başka kentlerde iş aramak zorunda kalabiliyor; güvencesiz ve düşük ücretli işlere yöneliyor. Sınıf birbirine kimlik farkları üzerinden düşman edilirken, bir bütün olarak işçi sınıfının kazanımları sermaye lehine geri çekiliyor. Kürt illerinde tarımdan madenciliğe, tekstilden başka sanayi kollarına kadar farklı alanlarda çalışan işçiler de ağır çalışma koşullarıyla, düşük ücretlerle ve örgütsüzlükle karşılaşıyor. 

Bir yerde insanların geçim kaynakları ortadan kaldırıldığında, başka bir yerde işgücü piyasasına daha ağır koşullarda girmek zorunda kalıyorlar. Bu durum, bütün işçiler açısından ücretlerin ve çalışma koşullarının aşağı çekilmesi baskısını artırıyor. Elbette ücretleri belirleyen tek etken bu değil; ama emekçilerin güvencesizleştirilmesinin önemli mekanizmalarından biri bu.

Ekolojik yıkım da yalnızca belli bir bölgenin sorunu olarak görülemez. Toprağın, suyun, ormanın ve ortak yaşam alanlarının sermaye birikimi uğruna tahrip edilmesi, insanların geçim kaynaklarını ve geleceğini ortadan kaldırıyor. Bugün bir köyde maden uğruna tarım alanlarının yok edilmesiyle bir sanayi kentinde işçinin sağlıksız koşullarda yaşamak ve çalışmak zorunda bırakılması, farklı biçimlerde aynı üretim ve mülkiyet ilişkilerinin sonuçları aslında.

Bu nedenle Türk işçiye yalnızca “Kürt illerinde ne yaşandığına duyarlı ol” demek yeterli değil. O yıkımın hangi ekonomik ilişkiler üzerinden kendi hayatına bağlandığını birlikte ortaya koymalıyız. Türk ve Kürt işçilerin ortak çıkarını soyut bir kardeşlik çağrısına bırakmadan, iş ve yaşam koşulları üzerinden görünür hale getirmeliyiz.

‘SAVAŞ SERMAYE GRUPLARINI BÜYÜTÜYOR’

Savaş yalnızca bir siyasal rejim aracı mı, aynı zamanda sermaye birikim modeli mi? Savunma sanayisine aktarılan kaynakların faturasını kim ödüyor?

Savaş, iktidarların toplumu denetlemek ve siyasal iktidarlarını tahkim etmek için başvurdukları bir araç olmanın ötesinde, sermaye açısından da büyük bir birikim alanı. Silah üretimi, askerî teknoloji, güvenlik ve lojistik ihaleleri, enerji kaynakları ve yeniden inşa faaliyetleri büyük ekonomik çıkarların konusu. Savaşın uzaması ya da güvenlik tehdidinin sürekli gündemde tutulması, bu alanlarda çalışan sermaye gruplarının kazançlarını büyütebiliyor.

Türkiye'de savunma sanayisi üzerinden kurulan övünme söylemine de bu gözle bakmak gerekiyor. Elbette bir ülkenin teknolojik kapasitesi, üretim yeteneği ve savunma alanındaki bağımsızlığı tartışılabilir. Ancak asıl soru şu: Bu üretim kimin denetiminde, hangi ihtiyaçlar için ve hangi toplumsal bedelle yapılıyor? Kamu kaynakları hangi şirketlere, hangi koşullarla aktarılıyor? Bu yatırımların sonuçları toplumun ortak yararına mı, yoksa belirli sermaye gruplarının kazançlarına mı hizmet ediyor? Savunma ve silahlanma ülkeyi bölgede emperyalist güçlerin savaş aparatı haline getirmek için kullanılıyor yoksa bölge halklarının eşit, demokratik, özgür bir yaşam kurmasına dayanak haline gelmek üzere mi? Bunlar önemli ayraçlar.

Ülkenin güvenliği, bölgede güçlü ülke olma söylemleri varken işçiler enflasyon karşısında ücretlerinin eridiğini, emekliler geçinemediğini, gençler barınamadığını görüyor ama savaş koşulları herkese bunlar gerekli fedakarlığın çekilmesi gereken dertleri deniyor iktidar tarafından insanlara topluma sürekli fedakârlık çağrısı yapılıyor. Ama aynı fedakârlığın sermayeden istenip istenmediği sorgulanamıyor. Vergi yükünün önemli bölümünü ücretliler taşıyor; kamu kaynaklarının kullanımında ise halkın denetimi neredeyse hiç yok. Sermaye hem halkın yarattığı ekonomik kaynaklardan yararlanıyor hem de emek üzerindeki baskının ağırlaştığı koşullardan fayda sağlıyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca savunma harcamalarının miktarı değil. Üretimin ve kaynakların kim tarafından denetlendiği, toplumsal ihtiyaçların nasıl belirlendiği ve ekonomik kararların hesabının kime verildiği meselesi. Barış mücadelesi, bu soruları da sormak zorunda.

“Savaş bütçesi yoksulluğu artırıyor”un ötesine geçersek, savaş yoksulluğu başka hangi nedenlerle artırıyor?

Savaşın yoksulluğu artırmasını yalnızca bütçeden askerî harcamalara ayrılan payla açıklarsak meselenin önemli bir bölümünü kaçırırız. Savaş, insanların nasıl çalıştığını, nerede yaşadığını, hangi haklarını kullanabildiğini ve geleceğini nasıl kurabildiğini de değiştiriyor.

Birincisi, savaş ekonomik hayatı ve geçim kaynaklarını tahrip ediyor. Tarım, hayvancılık ve yerel üretim zarar görüyor; insanlar topraklarından, evlerinden ve işlerinden kopabiliyor. İkincisi, zorunlu göç ve güvencesizleşme, insanları düşük ücretli işlere yöneltiyor. Üçüncüsü, güvenlikçi politikalar sendikal örgütlenme ve grev hakkı gibi işçilerin ücretlerini ve çalışma koşullarını iyileştirebilecek araçları baskı altına alıyor.

Dördüncüsü, savaş ortamında demokratik denetimin zayıflaması ve kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin soruların geri plana itilmesi, ekonomik ayrıcalıkların sorgulanmasını zorlaştırıyor. Beşincisi, savaşın yarattığı korku ve kutuplaşma, işçilerin ortak sorunları üzerinden birleşmesini güçleştiriyor. Birbirine yakın koşullarda yaşayan emekçiler, kimlikler ve milliyetler üzerinden karşı karşıya getirilebiliyor.

Bunlara bir de kadınların taşıdığı yükü eklemek gerekiyor. Geçim kaynakları daraldığında, kamusal hizmetler yetersiz kaldığında ve bakım ihtiyacı arttığında bunun büyük bölümü kadınların karşılıksız emeğiyle karşılanıyor. Kadınlar hem ücretli işte daha ağır koşullara itiliyor hem de evdeki yükü üstlenmeye zorlanıyor. Savaş koşulları ayrıca şiddetin her türünün normalleşmesini ve şiddete karşı mücadele eden güçlerin terörize edilerek marjinalleştirilmesini de getiriyor.

Yani savaş yalnızca toplumun kaynaklarını tüketmiyor; yoksulluğun yeniden üretilmesini kolaylaştıran ilişkileri de güçlendiriyor. Bu yüzden savaş karşıtlığı, emekçilerin yaşam koşullarını belirleyen bütün bu mekanizmalara karşı mücadeleyi de içermeli.

'TÜRK VE KÜRT İŞÇİNİN ORTAK DERDİ MİLLİYETÇİ SÖYLEMLE ÖRTÜLÜYOR’

 Savaş politikaları, Türk ve Kürt işçiler arasındaki sınıf dayanışmasını nasıl parçalıyor? Sıkça sahada olan bir isimsiniz; bu minvalde gözlemleriniz oldu mu?

Sahada gördüğümüz en önemli gerçeklerden biri, işçilerin ekonomik sorunlarının birbirine çok benzemesi. Antep'te, Başpınar'da, metal fabrikalarında, lojistik sektöründe çalışan işçiler ücretlerinin yetmemesinden, uzun çalışma saatlerinden, iş kazalarından, iş güvencesinin olmamasından ve sendikalaşmanın önündeki engellerden söz ediyor. Farklı kentlerde, farklı kimliklerle yaşayan işçilerin hayatlarında ortaklaşan çok sayıda sorun var. Ama ortak sorunların varlığı, kendiliğinden ortak mücadele doğurmuyor.

Bunun için örgütlenme, güven ve ortak deneyim gerekiyor. Savaş politikaları ve milliyetçi kutuplaştırma tam da bu zemini zayıflatıyor. İşçinin patronuyla arasındaki çıkar çatışması geri plana itiliyor; diğer işçi, aynı hakları talep eden bir çalışma arkadaşı olarak görülmek yerine bir kimliğin temsilcisi gibi gösterilebiliyor. Böylece patronun karşısında birlikte durması gereken işçiler, birbirlerinden kuşkulanmaya başlayabiliyor.

Bir işyerinde Türk ve Kürt işçilerin aynı düşük ücrete mahkum edilmesi, aynı iş güvenliği sorunlarıyla karşılaşması, aynı sendikal baskıyı yaşaması gerçeği milliyetçi söylemle örtülebiliyor. İşçi sınıfının birliğini zayıflatan şey tam da bu.

Ancak bu tabloyu yalnızca milliyetçi propagandaya bağlamak da yeterli olmaz. İşçilerin farklı kimlikleri ve yaşadıkları eşitsizlikler konusunda gerçek bir yüzleşme yaşaması gerekiyor. Türk ve Kürt işçilerinin birliğini yalnızca milliyetçi propagandaya karşı çıkmakla kuramayız. Kürt halkının dil, kimlik ve demokratik hakları konusundaki talepleri görmezden gelindiğinde ortaklık kurulamaz. Kürt işçisinin yaşadığı ulusal baskıyı önemsizleştiren bir sınıf birliği çağrısı olmaz. Birlik, bir tarafın kendi sorunlarını susarak geride bırakması üzerine kurulamaz.

Sosyalistlerin görevi, bu ayrılıkları görmezden gelmek değil; onları aşabilecek ortak bir mücadele zemini kurmak. İşçilerin birlikte örgütlendiği, birbirlerinin haklarını savunduğu, ücret ve sendikal haklar için omuz omuza mücadele ettiği her deneyim bu açıdan kıymetli. Ama ekonomik birlikteliğin kalıcı hale gelmesi için eşitlik ve özgürlük taleplerini de savunmak zorundayız. Kürdistan'da işçi sınıfının bağımsız hareketini geliştirmesi bu nedenle çok önemli.

Bölgedeki işçiler, emekçiler ve yoksul halk kesimleri kendi talepleriyle sürece müdahil olabilmeli; ücret, sendikal haklar, çalışma koşulları ve yaşam alanları üzerindeki söz haklarını savunabilmeli. Hele ki çözüm süreci ile sanayi yatırımlarının artmasının beklendiği, Kürt coğrafyasının sermaye tarafından yeni bir sömürü alanı olarak yeniden ele alındığı bu dönemde bunu çok daha ileriden tartışmalıyız.

‘TÜRK EMEKÇİLER KÜRT HALKININ TALEPLERİNE SAHİP ÇIKMALI’

Türk işçi ve emekçilerinin sorumluluğu da kendi egemenlerinin politikalarına karşı çıkmak ve Kürt halkının barış, eşitlik ve demokrasi taleplerine sahip çıkmak. Bu, yalnızca dayanışma göstermek değil, kendi sınıfının bağımsız çıkarlarını savunmak açısından da gerekli. Çünkü halkların birbirine düşmanlaştırıldığı bir ortamda sermayenin karşısında ortak mücadele geliştirmek zorlaşıyor.

Ancak bu ‘ol’ deyince olacak bir şey değil. Bunu her mücadele dinamiği içinde tartışmak, mesele etmek lazım. Kaldı ki bu tartışma en çok mücadele içine girmiş işçiler arasında yapılabiliyor. Her grevin her direnişin aslında bu tartışma için önemli bir zemin oluşturduğunu hep deneyimledik. Mesela Şık Makas direnişinden İzmir’deki grevlere, Başpınar’daki eylemlerden Kocaeli’den Bursa’ya kadar işçilerin mücadele ettikleri tüm alanlarda biz özellikle bu tartışma için oluşan birbirini anlama, birlik kurma ve bu birliği bozmamaya dayalı direniş ihtiyacını bu tartışmalarla güçlendirmek için de değerlendiriyoruz.

Grev yasakları ve sendikal baskılar “millî güvenlik” gerekçesiyle meşrulaştırılıyor. Bu mekanizmayla nasıl mücadele edilir?

İşçinin ücretini, çalışma koşullarını ve örgütlenme hakkını savunması nasıl millî güvenliğe tehdit oluşturabilir? Bir işçinin insanca yaşamak için grev yapması, bir kamu emekçisinin hakkını araması, bir halkın demokratik taleplerini dile getirmesi hangi güvenliği, kimin güvenliğini tehlikeye atıyor? 

Bu soruları sormak önemli; çünkü iktidar, güvenlik kavramını kendi siyasal çıkarları ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda genişletiyor. Patronun sömürüsüne hayır demek için üretimin durması, iktidarın ekonomik programına itiraz edilmesi ya da toplumun bir kesiminin demokratik haklarını talep etmesi güvenlik meselesi haline getiriliyor. Yani milli güvenlik dedikleri aslında hegemonik güçlerin ve sermayenin tahakkümünün güvence altına alınması. Böylece sermayenin çıkarlarıyla toplumun ortak çıkarları aynı şeymiş gibi sunuluyor.

Grev yasakları bu mekanizmanın en somut örneklerinden biri. İşçiler toplu sözleşme yoluyla haklarını geliştirmek istediklerinde, mücadeleleri millî güvenlik gerekçesiyle durdurulabiliyor. Böylece işçi sınıfının en önemli mücadele araçlarından biri olan grev hakkı, kâğıt üzerinde varlığını korurken fiilen kullanılmaz hale getirilebiliyor. Bununla mücadele yalnızca hukuki itirazlarla sınırlı kalamaz. Hukuki mücadele elbette gerekli; fakat grev yasaklarına karşı başka işyerlerinin, sendikaların ve emek örgütlerinin ortak tutum geliştirmesi de gerekiyor. Bir işyerindeki grev yasağı bütün işçi sınıfının sorunu olarak görülmediğinde iktidarın bu mekanizmayı işletmesi kolaylaşıyor.

Demokratik hakları savunmak ile emek haklarını savunmak arasında yapay bir ayrım kuramayız. İşçilerin örgütlenme hakkını, halkların demokratik taleplerini ve kadınların özgürlük mücadelesini aynı anda savunmak zorundayız. Çünkü hakların bir bölümünün güvenlik gerekçesiyle askıya alınmasına sessiz kalındığında, sıra diğer haklara geldiğinde karşı koyacak ortak güç de zayıflamış oluyor.

'ELEŞTİRMEK SÜREÇ KARŞITLIĞI SANILMAMALI’

 Hep savaşı sorduk… Barışın emekçilerin birliğini sağlaması mümkün mü? Savaş karşıtlığını doğrudan emek mücadelesiyle birleştiren bütünlüklü bir hattı inşa etmek neden bu kadar kritik?

Temeli Kürt ulusunun inkârına, yok sayılmasına ve bu inkara karşı ‘ben varım’ diyen bir halkın itirazının, tanınma ve tam hak eşitliği talebinin ve mücadelesinin şiddet, katliamlar, baskı ve zulümle bastırılmasına dayanan tarihsel ve siyasal bir sorunu ‘terör’ ve ‘terörün tasfiyesi’ başlığına sıkıştıran bir iktidar çizgisi var. Ve ne denirse densin bu çizgiyi asla esnetmediği de görülüyor.

Saray iktidarı için bu sürecin Ortadoğu’daki gelişmeler, ABD’yle iş birliği temelinde bölgedeki yayılmacı pozisyonunu güçlendirme ve bölgesel liderlik hesaplarıyla olan ilişkisinin yanı sıra, aynı zamanda ‘iç cepheyi güçlendirme’ gibi açık bir amaç taşıdığı da apaçık. Bunları söylemek, tespit etmek ve tam da bu nedenle süreç tartışmalarında soğukkanlı ve eleştirel bir zeminde durmak küçümsenmemeli, süreç karşıtlığı gibi yaftalanmamalı. Bu bizim, özellikle sosyalistlerin tarihsel sorumluluğu.

Merkezine en başta Kürt halkının haklı taleplerini, çıkarlarını, ezilen Kürt halkının ezen ulusun egemenlerine karşı her milliyetten işçi ve emekçi halk kitleleriyle kader ve mücadele birliğini esas alan eleştirilerimiz, uyarı ve farklı görüşlerimiz, esas olarak Kürt halkının barış, demokrasi ve gerçek bir hak eşitliği mücadelesine katkı sağlayan bir tutum olarak ele alınmalı.

Barış tartışması, emekçilerin birliğinin önünü açabilir; ama bu birlik kendiliğinden kurulmaz. Silahların susmasıyla birlikte bütün eşitsizliklerin ortadan kalkacağını düşünemeyiz. Kaldı ki silahların susmasının ardından nasıl bir ülke, nasıl bir Kürt gerçeği tahayyül ediliyor sorusuna iktidarın ve sermayenin verdiği cevaplar başka, Kürt halkının ve mücadele güçlerinin verdiği cevaplar olduğu başka.

Şu dikkat çekici; süreç tartışmaları başladığından beri, başta Diyarbakır, Mardin, Van gibi illerin sanayi ve ticaret odası temsilcileri olmak üzere, bölgedeki Kürt sermaye sınıfı temsilcilerinin sürece ve ne yapılması lazım sorusuna dair pek çok açıklamalar yaptı. Bu açıklamaların önemli bir kısmında kimsenin karşı çıkmayacağı kimi demokratik talepler olsa da ‘sürecin ekonomik kazancı’, ‘barışın ekonomik getirisi’, ‘bölgesel kalkınma’, ‘yatırımlar artacak, bölge kalkınacak’ vb. söylemler öne çıkıyor. 

Kuşkusuz Kürdistan’da yağmanın başında asıl olarak Türk sermayesi var. Kürt sermayesi de bu yağmadan pay kapmaya çalışıyor. Ormanların talanı, barajlar, yeni enerji santralleri, HES, JES, RES projeleri, maden arama faaliyetlerinin çok yönlü yürütülmesi gibi gelişmelerde Kürt sermayesi ile Kürt emekçilerin aynı çıkarlara ve sonuçlara sahip olmayacağı açık.

Başta tekstil ve madenler olmak üzere, bölgenin neredeyse her il ve ilçesine kadar yayılan fabrikalarda işçilerin asgari ücret ve altında ücretlerle, örgütsüz, güvencesiz ve kölelik koşullarında çalıştırılmaya mahkûm edildiği ve buna isyan ederek örgütlenme ve mücadele etme yolunu seçen işçilerin mücadelesinin nasıl bastırıldığına da bakınca, bölgedeki işçi ve emekçileri neyin beklediğini de öngörmek mümkün.

Geçtiğimiz günlerde basına demeç veren DTSO Başkanı Mehmet Kaya’nın şu sözleri dikkat çekiciydi: "Bizim Kürt siyaseti daha çok sendikal ve emekçi kitlelerin hakim olduğu, güçlü olduğu bir siyasette ilk defa Kürt siyaseti ile yürüyen bir iş camiası çıkardı.” Bir ulusal harekette bu tespitin bir yeri var. Asıl meselemiz ise şu, tam da sınıf çıkarlarının da ulusal çıkarlar kadar önemli hale geldiği böylesi bir süreçte Kürdistan işçi sınıfının, emekçilerin, kendi bağımsız sınıf hareketini örgütleyerek sürece müdahil olması, en az Kürt sermaye sınıfı kadar örgütlü hareket edip sözünü söylemesi, taleplerini yükseltmesi, Kürt ulusal sorununun demokratik ve halkçı çözümü için sürece kendi sınıf rengini vermesi nasıl mümkün olacak?

Bunun için sınıf örgütlerinin ve emekçilerin örgütlü gücünün daha ilerletilmesine, emekçi sınıfların barıştan beklentilerinin ve taleplerinin daha görünür olmasına ihtiyacımız var. Biz kendimizi tam da bu noktada sorumlu görüyoruz. Bu ikili bir sorumluluk, Kürt emekçilerin bir sınıf olarak da örgütlenmesi ve ulusal talepleri açısından bu sürecin ağırlık noktasını oluşturması. Bu, bu ülkenin tüm milliyetlerden işçi sınıfının ortak meselesi olması gerektiği için de Türk emekçilerin de sürece müdahil olma dayanaklarının güçlendirilmesi.

Bu örgütlü mücadele, karşılıklı güven ve ortak bir siyasal irade gerektiriyor. Bunu tartışmak, bunun dayanaklarını kurmak noktasında çok eksiğimiz var sosyalistler olarak. Ama itirazlarımızın, eleştirilerimizin, değerlendirmelerimizin ve kendimize biçtiğimiz sorumluluğun esasları buralara dayanıyor.

İhtiyacımız olan, farklı mücadeleleri birbirine eklemekten daha fazlası. İşçilerin neden yoksullaştığını, kadınların neden güvencesizliğe mahkûm edildiğini, halkların demokratik haklarının neden baskı altına alındığını birlikte açıklayabilen ve bu sorunlara karşı ortak mücadele örgütleyebilen bir siyasal hat kurmamız lazım.

Aynı zamanda Kürdistan'daki işçi ve emekçilerin kendi bağımsız sınıf hareketini geliştirmesi büyük önem taşıyor. Barış sürecinde yalnızca siyasal aktörlerin ve sermaye çevrelerinin söz sahibi olduğu bir tablo, işçi sınıfının taleplerini kendiliğinden gündeme getirmeyecektir. İşçiler ücret, sendikal haklar, çalışma koşulları, ekolojik yıkım ve kaynakların kullanımı konularında kendi talepleriyle sürece müdahil olabilmeli.

Türk işçilerinin de Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesini kendi mücadelelerinin dışında görmemesi gerekiyor. Kendi egemenlerinin politikalarına karşı çıkmak, Kürt işçilerinin ve emekçilerinin taleplerine sahip çıkmak, ortak bir sınıf hareketinin gelişmesi için gerekli.

Savaş karşıtlığını emek mücadelesiyle birleştirmek bu yüzden kritik. Çünkü savaşın karşısında yalnızca “barış istiyoruz” demekle yetinirsek, savaşın yeniden üretilmesini sağlayan ekonomik ve siyasal ilişkileri olduğu gibi bırakabiliriz. Barış talebini işçinin ücret mücadelesine, grev hakkına, vergi adaletine, kadınların özgürlük mücadelesine ve halkların eşitlik talebine bağladığımızda ise barış, toplumun geniş kesimlerinin kendi yaşamları içinde sahiplenebileceği bir mücadeleye dönüşür.

Bu nedenle barışı sınıfın birleşmesi için bir önkoşul olarak görmek hatalı olur. Ama sınıfın birleşmesi kalıcı bir barışa yol açabilir. Emekçilerin birliği, herkesin aynı şeyi düşünmesiyle kurulmaz. Farklılıkların ve taleplerin tanındığı, ortak düşmanlıkların ve çıkarların birlikte kavrandığı, insanların birbirlerinin hakları için de mücadele ettiği bir zeminde kurulur. Kalıcı barışın toplumsal gücü de buradan doğar.

'SAVAŞ POLİTİKALARININ SONUÇLARINI GÖRÜNÜR KILMALIYIZ’

 Emek mücadelesi yürütenlere ve sosyalistlere bilhassa bu süreçte kalıcı barış için nasıl bir görev düşüyor?

Sosyalistlerin ve emek örgütlerinin önündeki görev, barışı yalnızca savunulması gereken doğru bir ilke olarak ifade etmek değil; onu toplumsal bir mücadele talebine dönüştürmek. Bunun için öncelikle savaş politikalarının emekçilerin hayatında yarattığı sonuçları görünür kılmak gerekiyor. Savaşla yoksulluk, militarizmle grev yasakları, milliyetçi kutuplaştırmayla işçilerin bölünmesi, ataerkil baskıyla kadınların güvencesizliği arasındaki bağları ortaya koymalıyız. Ama yalnızca anlatmakla yetinemeyiz.

Bu sorunlara karşı birlikte mücadele edilebilecek somut alanlar yaratmalıyız. Bir fabrikada Türk ve Kürt işçilerin birlikte sendikalaşması, bir grev yasağına karşı farklı işkollarının, işletmelerin ortak tutum alması, kadın işçilerin eşit ücret ve şiddetsiz çalışma koşulları için örgütlenmesi, barış talebinin demokratik haklarla birlikte savunulması bu mücadelenin parçalarıdır. Bu deneyimler, insanların birbirlerini yalnızca farklı kimliklerin temsilcileri olarak değil, ortak bir geleceği kurabilecek mücadele arkadaşları olarak görmesini sağlar.

Sosyalistler açısından görev, bu mücadeleleri birbirine eklemekten fazlası. İşçilerin, kadınların ve ezilen halkların deneyimlerinden ortak bir siyasal doğrultu çıkarmak; ekonomik taleplerle demokratik hakları buluşturmak, insanların yalnızca kendi sorunlarına değil, birbirlerinin haklarına da sahip çıktığı bir örgütlü mücadele zemini yaratmak. Kalıcı barış, halkların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olduğu, emekçilerin sömürüye karşı örgütlenebildiği, kadınların eşit ve özgür yaşadığı bir toplumsal düzen mücadelesiyle güçlenebilir.

Sosyalistlerin görevi, bu mücadelelerin ortak bir doğrultuda buluşmasının koşullarını yaratmaktır.