Yıldız: Barış, silahların sustuğu gün değil, yurttaşın kendi kentinde söz sahibi olduğu gün sağlanır

Mustafa Yıldız, barışın yalnızca silahların bırakılmasıyla sağlanmayacağını belirterek, kalıcı barışın Kürt kentlerinde eşit yurttaşlık, yerel iradenin güvence altına alınması ve halkın kendi yaşam alanlarında söz sahibi olmasıyla mümkün olacağını söyledi

MUSTAFA YILDIZ

Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin yalnızca üst düzey siyasi ve hukuki müzakerelerle sınırlı olmadığını belirten Mêrdîn Büyükşehir Belediyesi Eski Genel Sekreter Yardımcısı Mustafa Yıldız, sürecin yerelden, halkın kendi yaşam alanlarında karar süreçlerine katılımıyla inşa edilmesi gerektiğini söyledi. Yıldız, güçlü yerel demokrasi, katılımcı bütçe, çok dilli kamu hizmeti, kültürel hafızanın korunması ve seçilmiş yerel iradenin güvence altına alınmasının yeni dönemin temel başlıkları olması gerektiğini vurguladı.

Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin hukuki boyutuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yıldız, 40 yılı aşan çatışmanın sona erdirilmesini öngören yasal düzenlemenin Türkiye açısından tarihsel bir eşik olduğunu söyledi. Yasanın silahların bırakılması, siyasi tutsaklar ve PKK militanlarının hukuki statüsü bakımından önemli düzenlemeler içerdiğini belirten Yıldız, ancak Kürt meselesinin siyasal ve demokratik çözümüne ilişkin kapsamlı bir çerçevenin henüz ortaya konulmadığını ifade etti.

Yıldız şöyle devam etti: “Bana göre bu yasa, Türkiye açısından tarihsel bir eşiktir. Çünkü 40 yılı aşan çatışmanın sona erdirilmesi, yaşananları güvenlik politikası olmaktan çıkarıp TBMM’nin çıkardığı bir hukuk metninin konusu haline getiriyor. Yasa, silahların bırakılması, siyasi tutsaklar ve PKK mensuplarının hukuki statüsü konusunda önemli düzenlemeler getirirken, Kürt meselesinin siyasal ve demokratik çözümünü aynı açıklıkta düzenlemiyor. Yani çatışmanın sona erdirilmesi konusunda hukuki bir çerçeve var; fakat çatışmayı doğuran siyasal sorunların nasıl çözüleceğine ilişkin daha kapsamlı bir demokratikleşme çerçevesi henüz yeterince güçlü değil. Hepimiz biliyoruz ki yılların getirdiği Kürt sorunu bu yasayla çözülmeyecek. Bu yasa, barış koşusunun ilk kilometre taşıdır. Bu yasa aynı zamanda bir kapı aralamıştır.”

Yasanın Kürt meselesinin bütün başlıklarını aynı anda çözmesinin beklenemeyeceğini belirten Yıldız, ana dilinde eğitim ve yerel demokrasi gibi başlıkların yasada yer almamasına yönelik eleştirilerin de bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, “Bazı eleştirilerde ana dilinde eğitim talebi, yerel demokrasi ve benzeri konularda hiçbir şey yok deniliyor. 100 yıldır inkar politikalarının sonucunda Kürt siyasi hareketi ile ilgili özel bir kanun Meclis’ten geçmiş. Öncelik zaten silahların susmasıydı. Yasa bir kapıyı araladı. Gerisi bu ülkede verilecek siyasi mücadeleyle başarılacaktır. Ben yasayı ‘barışın kendisi’ değil, barışa geçiş için önemli fakat eksikleri bulunan bir hukuki eşik olarak görüyorum” dedi. 

‘SİLAHLARIN BIRAKILMASI ÇATIŞMANIN BİTMESİDİR, BARIŞIN KURULMASI DEĞİLDİR’

Yıldız, çatışmanın sona erdirilmesi ile kalıcı barış arasında ayrım yapılması gerektiğini belirterek, barışın yalnızca silahların susmasıyla sağlanamayacağını şöyle ifade etti:

“Silahların bırakılması çatışmanın bitmesidir; ama barışın kurulması değildir. Barış, silahların sustuğu gün değil, insanların kendilerini eşit yurttaş olarak hissettiği gün tamamlanır. Sonuç olarak 2026 Çerçeve Yasası’nı küçümsememek gerekir; gerçekten tarihi bir adımdır. Ama onu ‘Kürt sorunu çözüldü’ diye görmek de büyük bir hata olur. Asıl sınav, bu yasanın ardından gelecek demokratik ve hukuki reformlardır.”

‘YEREL YÖNETİM YALNIZCA BELEDİYENİN YETKİLERİNİ ARTIRMAK DEĞİLDİR’

Yeni sürecin yerelden kurulması açısından yerel yönetim anlayışının yeniden ele alınması gerektiğini belirten Yıldız, tartışmanın yalnızca belediyelerin yetki alanlarının genişletilmesine indirgenmemesi gerektiğini dile getirerek şöyle konuştu:

“Bence burada ‘yerel yönetim’ kavramını yalnızca belediyelerin yetkilerini artırmak şeklinde düşünmemek gerekir. Eğer hedef gerçekten ‘Demokratik Toplum ve Barış Süreci’ni yerelden kurmak’ ise mesele, devletin yetkilerinin bir kısmını belediyelere devretmesinden daha kapsamlıdır. Kürtler açısından önerilebilecek model; üniter devlet içinde güçlü yerel demokrasi, idari özerklik, katılımcı yönetim ve mali yerinden yönetim ilkelerini bir araya getiren bir model olabilir.”

Merkeziyetçi yönetim anlayışının değişmesi gerektiğini vurgulayan Yıldız, kararların mümkün olduğunca yurttaşların yaşadığı yere yakın düzeyde alınması gerektiğini belirterek, “Merkezin açıkça kendisine bırakılmamış yetkiler, kural olarak yerel ve bölgesel düzeyde kullanılmalıdır. Bu, federalizm anlamına gelmek zorunda değil. Üniter devlet korunarak da güçlü bir yerinden yönetim sistemi kurulabilir” dedi.

Eğitim, sağlık, sosyal hizmet, kültür, çevre, tarım, ulaşım ve yerel ekonomik kalkınmanın önemli bölümlerinin yerel karar alanına bırakılabileceğini söyleyen Yıldız, yerel yönetimin yalnızca belediye başkanından oluşan bir yapı olmaması gerektiğini ifade ederek, “Belediye başkanı seçilir ve dört-beş yıl boyunca kararları kendisi alırsa merkeziyetçilik yalnızca Ankara’dan belediye binasına taşınmış olur. Bunun yerine belediye, yerel meclisler, mahalle meclisleri, meslek örgütleri, kadın ve gençlik yapıları, kooperatifler ve sivil toplum, birlikte karar alma mekanizmasının parçaları olmalı” diye konuştu.

‘KARAR YURTTAŞA MÜMKÜN OLDUĞUNCA YAKIN YERDE ALINMALI’

Yıldız, yerinden demokratik yönetimin temel ilkesinin karar alma yetkisinin yurttaşa en yakın düzeye indirilmesi olduğunu söyledi. Bu kapsamda mahalle meclislerinin, ilçe ve kent meclislerinin ve belediye organlarının birbirini tamamlayan bir yapı içerisinde çalışması gerektiğini belirterek, “Mesele tam da buradan kurulmalı. ‘Yerel yönetim’ yerine ‘yerinden demokratik yönetim’ kavramını kullanmak daha kapsayıcı olur. Çünkü amaç, belediyeye daha fazla yetki vermek değil; karar alma hakkını mümkün olduğunca yurttaşa ve onun örgütlü yaşam alanlarına yaklaştırmak olmalı. Bir karar, daha üst bir düzeyde alınmasını zorunlu kılan bir neden olmadıkça, o karardan doğrudan etkilenen en alt yerel düzeyde alınmalıdır” dedi.

Mahalle meclislerinin yalnızca belediyeye talepler ileten danışma yapıları olmaması gerektiğini söyleyen Yıldız, bu yapıların karar ve bütçe süreçlerinde gerçek bir yetkiye sahip olması gerektiğini belirterek, şöyle konuştu:

“Mahalle sakinleri belirli aralıklarla toplanır ve mahallenin ihtiyaçlarını belirler, yerel bütçe önceliklerini tartışır, belediye hizmetlerini izler, temsilcilerini seçer, kararlarını kent veya ilçe meclisine taşır. Kent meclisi yalnızca siyasi temsilcilerden oluşmamalı. Meslek odaları, sendikalar, kooperatifler, kadın örgütleri, gençlik örgütleri, engelli örgütleri, üniversiteler, çevre örgütleri, esnaf ve üretici birlikleri ve sivil toplum kuruluşları da temsil edilmeli.”

Belediye ile kent ve mahalle meclislerinin birbirinin alternatifi değil, farklı işlevleri bulunan tamamlayıcı yapılar olması gerektiğini ifade eden Yıldız, kararların toplumsal irade ile üretilmesi, belediyenin ise bunları hukuki ve mali kararlara dönüştürmesi gerektiğine işaret ederek şunları söyledi:

“Belediye ‘Ben seçildim, bütün kararları ben veririm’ dememeli. Ama kent meclisi de ‘Biz halkız, belediye bizim kararlarımızı uygulamak zorunda’ diyerek seçilmiş belediye organlarının yerine geçmemeli. Mahalle ve kent meclisleri karar ve öncelik üretir, belediye meclisi demokratik ve hukuki karar organı olarak bütçe ve düzenlemeleri onaylar, belediye de hukuki ve mali uygulamayı gerçekleştirir. Bu üç mekanizma birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan yapılar olur.”

‘BÜTÇEYİ BELİRŞEYEMEYEN YAPININ GERÇEK YETKİSİ YOKTUR’

Yerel demokrasi ile ekonomik karar alma arasındaki bağa dikkat çeken Yıldız, katılımcı bütçelemenin yerel demokrasinin temel araçlarından biri olması gerektiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bence en önemli reformlardan biri bu. Katılımcı bütçeleme uygulanabilir. Belediyenin yatırım bütçesinin belirli bir bölümü için halk doğrudan öncelik belirleyebilir. Böylece yurttaş seçimden seçime oy veren kişi olmaktan çıkar, yönetimin ortağı haline gelir. Bu modelin en güçlü ayağı para üzerinde söz hakkıdır. Çünkü bütçeyi belirleyemeyen bir meclisin gerçek anlamda yetkisi yoktur. Halk ‘Bu yıl bizim önceliğimiz kültür merkezi değil, su altyapısı’ diyebilmeli. Bu kararın belediye bütçesinde gerçek bir karşılığı olmalı.”

Yıldız, bu modelin yalnızca iyi niyete bırakılmaması gerektiğini, yetki paylaşımının hukuki güvenceye kavuşturulmasının da önemli olduğunu kaydederek, “Bir Yerel Demokrasi ve Yerinden Yönetim Kanunu ile hangi kararın hangi düzeyde alınacağı açıkça düzenlenebilir. Böylece ‘özerklik’ soyut bir siyasi kavram olmaktan çıkar, somut yetki paylaşımına dönüşür” dedi. 

‘KAYYUM OLAĞAN ARACI OLMAKTAN ÇIKARILMALI’

Seçilmiş yerel iradenin güvence altına alınmasının yerel demokrasinin temel koşullarından biri olduğunu vurgulayan Mustafa Yıldız, kayyum uygulamasının demokratik yerel yönetim açısından önemli bir sorun oluşturduğunu dile getirerek şöyle devam etti:

“Eğer ‘barışı yerelden kuracağız’ diyorsak, seçilmiş yerel iradenin güvenliği bunun merkezinde olmalı. Seçilmiş belediye başkanı ancak kesinleşmiş bir yargı kararıyla görevinden alınabilmeli, soruşturma veya iddia tek başına seçilmiş iradenin yerine merkezi idarenin atanmasını mümkün kılmamalıdır. Geçici bir tedbir zorunlu hale gelirse bile bunun yargısal denetime açık, süreli ve istisnai olması gerekir. Çünkü sandıkta seçilen bir yönetimin idari kararla ortadan kaldırılabildiği bir sistemde yerel demokrasiye güven oluşturmak çok zordur.”

‘KÜRTÇE, BELEDİYELERİN KÜLTÜR MERKEZLERİNE HAPSEDİLMEMELİ’

Kürt kentlerinde dil ve kültür politikalarının festival ve kültürel etkinliklerle sınırlı tutulmaması gerektiğini belirten Yıldız, Kürtçenin gündelik kamusal hizmetlerin bir parçası haline getirilmesi gerektiğini ifade ederek şöyle konuştu:

“Yerel yönetimlerin dil çalışmaları bence yalnızca kültür faaliyetleriyle sınırlı kalmamalı, yerel yönetim anlayışının bütününe yansımalı. Çünkü dil ve kültür, belediyenin yılda birkaç kez düzenlediği festival veya kültür merkezindeki etkinliklerden ibaret değildir. Yerel yönetimler, bölgede konuşulan dillerde hizmet verebilmeli. Türkçe, Kürtçe, Arapça, Zazaca, Süryanice hizmet verebilmeli; belediye hizmetlerinde çok dilli iletişim sağlayabilmeli, kültür merkezleri ve eğitim faaliyetleri düzenleyebilmeli, yerel tarih ve kültürel mirası koruyabilmeli. Burada amaç, Türkçeyi ortadan kaldırmak değil. Tek dil dayatması yerine çok dilliliği normalleştirmek. Bir yurttaşın belediyeye kendi ana diliyle ulaşabilmesi, devletin bölünmesi değil, devletin yurttaşına yaklaşmasıdır.”

Kürtçenin belediyelerde yalnızca kültürel faaliyet alanında değil, hizmet üretiminde de kullanılabilmesi gerektiğini belirten Yıldız, “Kürtçeyi belediyenin kültür merkezine hapsetmemek; Kürtçeyi gerektiğinde belediyenin kapısına, hizmet masasına, sosyal politikasına, kent arşivine ve yerel karar mekanizmalarına taşımak gerekir” dedi. 

‘KENTİN HAFIZASI YEREL YÖNETİMİN SORUMLULUĞUNDA’

Yıldız, yerel yönetimlerin toplumsal hafızanın korunması konusunda da sorumluluk üstlenmesi ve kentlerin geçmişinde yer alan farklı toplulukların hafızasının birlikte korunması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

“Bir kentin hafızası yalnızca son birkaç on yıldan oluşmaz. Köy adları, mahalle adları, geleneksel üretim biçimleri, sözlü tarih ve yerel hikayeler belgelenip korunabilir. Amaç, ‘eski olanı yeni kimliğe karşı kullanmak’ değil; bir yerde yaşamış bütün toplulukların hafızasını korumak olmalı. Örneğin bir ilçenin Ermeni, Süryani, Kürt, Arap ve Türk geçmişi varsa bunların tamamı kentin hafızasının parçası kabul edilmeli.

Yerel yönetimler bünyesinde hafıza merkezleri kurulabileceğini işaret eden Yıldız, bu merkezlerin yerel belgelerin, Kürtçe eserlerin, dengbêjlik geleneğinin, göç hikayelerinin ve yerel toplumsal yaşamın belgelenmesine katkı sunabileceğini söyledi.

Yıldız, dil ve kültür politikalarının da üç aşamalı ele alınması gerektiğini belirterek şöyle konuştu:

“Kültürü yaşatmak; sanat, dil ve tarihle başlar. Kültürü kamusal hayata taşımak; çok dilli hizmet, yer adları, arşiv ve sosyal hizmetlerle devam eder. Kültürü yönetim anlayışına yansıtmak ise katılımcılık, çoğulculuk, temsil, bütçe, personel ve karar alma mekanizmalarına yansıtılmasıdır. Üçüncü aşama gerçekleşmeden ilk ikisi biraz ‘kültürel vitrin’ olarak kalabilir.”

‘DEMOKRATİK YERİNDEN YÖNETİM YALNIZCA KÜRTLERE ÖZEL BİR MODEL OLARAK DÜŞÜNÜLMEMELİ’

Mustafa Yıldız, demokratik yerinden yönetim modelinin yalnızca Kürt kentleri için değil, Türkiye'nin tamamı açısından ele alınması gerektiğini söyleyerek şöyle devam etti:

“Demokratik toplum, sadece ‘Kürtlere özel yerel yönetim modeli’ şeklinde düşünülmemeli. Türkiye’nin bütün yurttaşları için demokratik yerinden yönetim, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde ise dil, kültür ve yerel iradenin özel ihtiyaçlarını güvence altına alan çoğulcu bir uygulama. Çünkü Kürt meselesinin demokratik çözümü, Kürtlere ayrıcalık verilmesi değil; eşit yurttaşlığın gerçek anlamına kavuşturulmasıdır.”

Merkezi devletin temel anayasal ve ülke çapındaki sorumluluklarını sürdürürken, yurttaşların kendi yaşam alanlarında daha fazla karar sahibi olabileceğini belirten Yıldız, üniter devlet ile demokratik yerinden yönetimin birbirinin karşıtı olmadığını değerlendirerek, “Yerinden yönetim ‘Devlet yok olsun’ demek değildir. Merkezi devlet; anayasal hakları, ülke genelindeki temel hizmet standartlarını, hukuk birliğini, gelir dağılımında dengeyi, ulusal altyapıyı ve güvenliği korumaya devam eder. Merkezi hükümet ‘Her şeyi ben bilirim ve ben karar veririm’ anlayışından, ‘Temel standartları ve ortak kuralları belirlerim; yurttaş kendi yaşam alanında mümkün olduğunca kendisi karar verir’ felsefesine geçer” diye konuştu.

‘KÜRT KENTLERİNİN YÖNETİMİ TOPLUMUN ORTAK YAŞAM ALANINA DÖNÜŞMELİ’

Önümüzdeki dönemde Kürt kentlerinde nasıl bir yerel yaşam kurulması gerektiğini de anlatan Yıldız, belediyeciliğin yalnızca hizmet üretme anlayışından çıkarılarak toplumun gündelik yaşamını ve karar süreçlerini kapsayan bir yapıya dönüştürülmesi gerektiğini, “Kürt kentleri açısından klasik anlamda belediyecilikten demokratik yerel yönetime geçiş fikrini önemli buluyorum. Buradaki hedef, belediyeyi daha güçlü bir idari kurum yapmak değil; kentin yönetimini toplumun farklı kesimlerinin sürekli katılabildiği bir ortak karar alanına dönüştürmek olmalı” diye ifade etti.

Yıldız, böyle bir kentte yurttaşın gündelik yaşamdan bütçeye kadar karar süreçlerinin içinde yer almasının önemli olacağını kaydederek şunları söyledi:

“Benim hayal ettiğim Kürt kenti; sabah belediyeye giden yurttaşın Kürtçe konuşabildiği, mahallesindeki sorun için mahalle meclisine katılabildiği, kent bütçesinin nereye harcanacağını tartışabildiği, kadının ve gencin karar mekanizmasında gerçek temsilinin bulunduğu, köyün kent yönetiminin dışında bırakılmadığı, kooperatiflerin ve yerel üretimin desteklendiği, kentin tarihinin ve toplumsal hafızasının korunduğu, belediye başkanının toplumdan kopuk bir makam değil toplumla birlikte çalışan seçilmiş bir yönetici olduğu bir kent. Bu model sadece Kürtlerin değil, kentte yaşayan herkesin modeli olmalı. Kürt, Arap, Türk, Süryani, Ermeni, Êzidî veya başka bir kimliğe sahip yurttaş, aynı demokratik yerel sistemin eşit öznesi olmalı.”

‘BARIŞI YERELDEN KURMAK, DEMOKRASİYİ GÜNDELİK HAYATTA KURMAKTIR’

Mustafa Yıldız, Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin yerel ayağının yalnızca belediyelerin yetki alanlarının genişletilmesiyle kurulamayacağına, asıl dönüşümün yurttaşın gündelik yaşamda karar süreçlerinin öznesi haline gelmesiyle mümkün olacağına dikkat çekerek, “Kürt kentlerinde yeni dönemin hedefi, halk adına belediyecilik yapmak değil; halkın kendi kentinin yönetimine sürekli olarak ortak olduğu bir demokratik yaşam kurmak olmalıdır. Barış yalnızca silahların susmasıyla değil, yurttaşın kendi mahallesinde, kendi kentinde ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasıyla kalıcı hale gelir. ‘Barışı yerelden kurmak’ fikrinin en güçlü tarafı da budur: Kürt meselesinin çözümünü yalnızca Ankara’daki anayasal düzenlemelere bırakmadan, gündelik hayatın içinde demokrasiyi yeniden kurmak” dedi.

Belediyelerin bugüne kadar bu alanda attığı adımların yetersiz kaldığını belirten Yıldız, yeni bir yasal düzenleme beklenmeden mevcut yetkilerle de somut adımlar atılabileceğini şöyle ifade etti:

“Bugüne kadar belediyelerimizin bu konudaki çalışmaları oldukça yetersiz kalmıştır. Yasal düzenleme beklenmeksizin, mevcut idari yetkilerimizle dahi atabileceğimiz somut adımlar vardı. Kent arşivleri üzerinden hafıza merkezleri kurmak, belediyenin kültürel yayınlarını çok dilli hale getirmek ve bütçenin belli bir oranını doğrudan mahalle meclislerinin önceliklerine ayırmak gibi pratikler için yeni bir kanuna değil, sadece güçlü bir yerel demokrasi iradesine ihtiyacımız vardı.

Yeni dönemdeki temel değişimi ise halk adına yönetmekten, halkla birlikte yönetmeye; halk için karar vermekten, halkın karar vermesine geçmektir.”