Şaristan’ın izinde…
Şaristan artık yanımda değil ama cesareti damarlarımda, idealleri pusulamda. Gever’e giderken sadece bir coğrafyaya gitmiyorum; onun yarım kalan hikayesini tamamlamaya, bıraktığı o onurlu yolu daha ileriye taşımaya gidiyorum.
Şaristan artık yanımda değil ama cesareti damarlarımda, idealleri pusulamda. Gever’e giderken sadece bir coğrafyaya gitmiyorum; onun yarım kalan hikayesini tamamlamaya, bıraktığı o onurlu yolu daha ileriye taşımaya gidiyorum.

Bazı insanlar dünyaya sadece nefes almak için gelirler; bazıları ise bir idealin vücut bulmuş hali olarak doğarlar. Şehit Şaristan, ilk nefesinde bile sıradanlığın konforuna teslim olmayı reddeden, ruhunda fırtınalar koparan o azimli iradenin temsilcisiydi. Onun hikayesi, sadece bir insanın yaşam öyküsü değil; bir coğrafyanın sancısını, bir halkın direnişini ve bir kadının sistem karşısındaki sarsılmaz başkaldırısını anlatan epik bir destandır.
Onun çocukluğu, sıradanlığın izlerine sahip olmayan bir toprakta geçti. Yetiştiği ortamda "sıradan" olmaya yer yoktu; orada ya dimdik duracak ya da boyun eğecektin. Şaristan, bu gerçeği çok küçük yaşlarda iliklerine kadar hissetti. Henüz çocuk yaşlardayken bile kendi ayakları üzerinde durma arzusuyla yanıp tutuşuyordu.
O, başkalarının çizdiği yollarda yürümek yerine kendi yolunu açacak cesareti ruhunda taşıyan bir çocuktu. Ailesinin yükünü omuzladığında, maddi zorlukların gölgesinde bile ailesine destek olurken sergilediği o vakur duruş, onun karakterindeki çelikten iradenin ilk nişanesiydi. Küçük yaşlarda karşılaştığı adaletsizlikler, düşmanın gerçek yüzüyle tanışması, onda bir başkaldırı tohumu ekmişti. Bu tohum, zamanla devasa bir direniş ağacına dönüşecekti.
Onun mücadelesi, sadece bugünden başlamadı; o mücadele yıllar önce, bir kadının sistemin çarkları arasında nasıl ezilmeyeceğini kanıtlamak için başlattığı büyük bir "var olma" savaşıydı. Bir kadının bu denli cesurca, bu denli kararlı bir şekilde sisteme karşı durması, sadece fiziksel bir güç değil; devasa bir kişilik ve sarsılmaz bir inanç gerektiriyordu. Şaristan, o büyük kişiliğe ulaşmayı başarmıştı.
O, sistemin ona dayattığı "sessiz kadın" rolünü reddederek, kendi özgürlüğünün mimarı olmayı seçmişti.
Yıllar süren cezaevi süreci, onun için bir kırılma noktası değil, aksine, ruhunun olgunlaşma kalesiydi. Düşmanın zulmüne karşı verdiği o onurlu direnişin bedelini hapishanelerin soğuk duvarları ardında öderken; kendini geliştirdi, idealine sadık kaldı ve ruhunu çelikten bir zırha büründürdü.
2012 yılına gelindiğinde, açlık grevleriyle vücudunda derin izler bıraksa da ruhunda sarsılmaz bir kararlılık kazandı. O açlık grevi sadece bir protesto değil, halkın ve mücadelenin üzerine çöken karanlığa karşı verilen bir "var olma" savaşıydı. Vücudundaki tahribatları, acıyı ve yorgunluğu hiç umursamadan sürdürdüğü o direniş, onun karakterindeki sarsılmazlığı mühürledi. O duvarların ardında sadece zaman geçmedi, Şaristan orada bir "öncü"ye dönüştü.
Ve sonra çzgürlük dağları onu çağırdı. 2012’nin sonunda cezaevinden çıktığında artık eski Şaristan değildi; o, sistemin içinde yaşamanın imkansızlığını kavramış, özgürlüğün bedelini bilen bir savaşçıydı. Dağlara adım attığında yeni bir öğrenci gibi değil, tecrübesiyle yol gösteren, her adımı hesaplanmış bir öncü olarak vardı. Onun duruşu öyle güçlüydü ki arkadaşlarının zihninde temiz, saf ve ilham verici bir yer edindi.
O, sadece savaşmayı değil; yoldaşını tamamlamayı, arkadaşının önünü açmayı, her boşluğu fedakarlığıyla doldurmayı biliyordu. Çünkü biliyordu, bir yoldaşına yardım etmek, kendi mücadeleni tamamlamaktır. Arkadaşının önüne bir engel çıktığında onu aşmak, onun kendi yolunda attığı en büyük adımdı.
Bugün onu hatırladığımızda sadece güler yüzünü değil; o dimdik duruşunu, sarsılmaz cesaretini ve her boşluğu kardeşlik duygusuyla dolduran yüreğini anıyoruz. Savaş tünellerinde çekilen son görüntüleri izlediğimde gördüğüm şey sadece bir "son" değildi; o gözlerde zaferin parıltısı, özgürlüğün ışığı ve en net mesaj vardı: "Ya direnerek yaşayacağız ya da ölüm olacaksa onurlu bir ölüm olmalı."
İşte bu sözler, benim içimdeki fırtınayı dindiren değil, o fırtınayı daha büyük bir ideale dönüştüren çığlıktır. Şehitlerimizin tek bir isteği vardır: Ya özgürce yaşamak ya da onurlu ölmek. Bizim mücadele tarihimiz bu sarsılmaz gerçeğin üzerine kuruludur.
Bizler, bu yolun asıl sahipleri değiliz. Bizler, sadece onların bıraktığı yolu emanet almış kişileriz. Şehitler, bu mücadelenin tek sahibidir ve onlar, bu yolu yürüyerek kendi hakikatlerine dönüştüler. Bizim görevimiz ise sadece bir görev değildir; o yolun hakkını vermek, onların anılarını büyütmek ve bıraktıkları mirası her gün yeniden inşa etmektir.
Şaristan artık yanımda değil ama cesareti damarlarımda, idealleri pusulamda. Gever’e giderken sadece bir coğrafyaya gitmiyorum; onun yarım kalan hikayesini tamamlamaya, bıraktığı o onurlu yolu daha ileriye taşımaya gidiyorum. Onun gözlerindeki o zafer ışığını, bugün kendi yolumun meşalesi yapıyorum.