Nisan ayının sonlarına doğru, içimde fırtınalar koparan derin bir merak, coşku ve heyecanla dört gerillanın izinde Xinêrê’nin patikalarına adım attım. Alana girdiğimiz an, Başûrê Kurdistan’ın en yüksek dağı olan Helgurt yükseldi karşımızda. Hemen eteklerinde sere serpe uzanan Rostê Tepesi ise üzerindeki karlı örtünün büyüleyici beyazlığıyla ruhumu ilk andan itibaren sarıp sarmaladı.

Irmakların coşkuyla aktığı o patikalarda saatler süren bir özgürlük yürüyüşüne koyulmuştuk. Bir süre sonra önümüzü köpük köpük akan, geçit vermeyen şiddetli bir su kesti. İki kadın ve iki erkek gerilla, doğanın bu sert sürprizini yaratıcı bir akılla nasıl aşacaklarını tartışmaya başladı. Gerillalar, suyun içindeki kayaların üzerinde adeta bir kaplumbağanın sabırlı ve ağır adımlarıyla ilerliyordu. Bense zihnimdeki sabırsızlığa yenik düşerek ayakkabılarımı çıkardım ve kendimi suyun akıntısına bıraktım. İşte o an doğa sabırsızlığımın bedelini kesti: Akıntının sert dalgası, elimdeki ayakkabının tekini kapıp götürdü. Öfkeyle diğer tekini de hırçın sulara ben fırlattım.
Bu fevri karar, soğuk ve karlı tepeyi üç saat boyunca çıplak ayakla yürümemle sonuçlanan zorlu bir sınava dönüştü. Gerillaların kendi ayakkabılarını teklif eden ısrarlı inceliklerini reddettim; zira kendi hatasının yükünü omuzlamak insanın kendine borcudur. Yalnızca ayağımdaki kar çorabıyla birlikte üst üste giydiğim beş kat çorapla yürümeye devam ettim. Bu olay, Xinêrê coğrafyasının hafızama kazıdığı ilk silinmez anı oldu.
Birkaç hafta içinde bu sabırsızlık hikayemin gerillalar arasında fısıldanıp meşhur bir anlatıya dönüştüğünü fark ettim. Ardından, alan komutanının önerisiyle yönümüzü doğrudan Şehid Şerif Bölgesi’ne çevirdik.

Mekan yalnızca topraktan, kayadan veya sınır çizgilerinden ibaret köreltici bir maddesellik değildir; insanın tin (ruh) ile kurduğu ilk ve en yalın bağdır. Kêlaşin ile Şekif Dağı’nın arasına sıkışmış o zozanlar, ilk bakışta coğrafi bir sıkışmışlığı yahut fiziksel bir sınırlandırmayı çağrıştırsa da hakikatte insanın iç dünyasına açılan engin bir özgürlük yelpazesidir. Maddenin daraldığı, yolların çetinleştiği yerlerde ruh, kendini çevreleyen bağlardan sıyrılarak özgürlüğün en saf haliyle buluşur. Bu dağlar, coğrafi bir yükselti olmanın ötesinde, zamana direnç gösteren ve üzerindeki her ayak izini devasa bir hafıza aynasında saklayan kutsal birer tanıktır.

İnsan, o patikalarda yürürken yalnızca bir yolcu değildir; doğayla ve o doğayı kanıyla yoğuran tarihsel hafızayla diyaloga geçen bir arayışçıdır. Yol boyunca durup bir taşın soğukluğuna, tek bir ağacın yaprağına veyahut kayaların arasından süzülen suyun sesine kulak vermek, aslında varoluşun sessiz dilini çözme çabasıdır. Şahitliğini zamana kabul ettirmiş bu doğa parçaları, dille ifade edilemeyen hakikatleri anlatır. Her taş, direnişin sarsılmaz iradesini; her ağaç, zamana meydan okuyan köklü bir belleği; akan her su ise adanmışlığın berraklığını taşır.
Doğanın dilini çözmek, bu coğrafyada geçmişle şimdiki zaman arasındaki perdeyi kaldırmak demektir.
Şehid Şerif Bölgesi’ne doğru yolculuğumuzda Berbizînê Tepesi’ni, Kêlaşîn zozanlarını ve Lolan’ın engin topraklarını aşacaktık. Lolan ve Kêlaşîn’in baharı, yeryüzünde anlama dair ne varsa yeniden tanımlayacak kadar eşsizdi. Kêlaşîn’in zirvesine yakın, binlerce kuşun ve kekliğin yuva yaptığı o büyüleyici mekandan geçerken zaman durmuştu ve duygu dünyam büyülenmişti. Kısa bir soluklanmanın ardından patikalar bizi yeniden çağırdı.

Uzaktan bakıldığında Şekif Dağı, bu coğrafyanın mağrur bir nişanesi gibi duruyordu; Lolan ise bir kadının özenle örülmüş saçları kadar zarif, çekici ve derin. Toplam on saat süren bu yürüyüş, aslında yıllardır özlemini çektiğim o içsel yolculuğun ta kendisiydi sanki. Yanımdaki dört erkek gerillayla tüm yol boyunca sadece iki kez mola verdik. Yorgunluğun ve yolun koyuluğunda birbirimize, "Yanımızda şöyle tavşan kanı demlenmiş bir çay ve Amed’in o örgü peyniri olsaydı..." diye fısıldayarak hüzünlü bir tebessümü paylaştık.
Lolan Köprüsü’nün üzerinden geçerken köpüren ve beyaza bürünerek akan o su, artık sıradan bir hidrolojik akıntı değildi. Görünüşte ak, köpüklü ve berrak olan bu su, tinsel bir kavrayışın eşiğinde, adanmış yaşamların ve toprağa düşenlerin al kanıyla taşan bir hafıza ırmağına dönüşmüştü yüreğimde. Felsefi anlamda su hem yaşamın kaynağı hem de zamanın akışıdır. Ancak Lolan’ın suları, zamanı ileriye doğru değil, ölümsüzlüğe doğru taşır. O köprünün üzerinde durmak, fanilik ile sonsuzluk arasındaki bir köprüde durmaktır. Akıp giden suyun sesi, bedenen aramızdan ayrılan fakat tinsel varlıklarıyla coğrafyaya mührünü vuranların sonsuz yankısıydı.

Yolda suya kapılanlarımız, yorgunluk ağırlaştığında birbirimizin çantasını tereddütsüz sırtlayanlarımız oldu. Doğanın sertliğine, yoldaşların ruhun en ince teline dokunan ezgileri eşlik ederken nihayet menzilimize vardık.
Aradan haftalar geçince bu defa yönümüzü direnişin yaşandığı Şehid Asya Tüneli’ne çevirdik. Tarihin ve mekanın en çetin sınavından geçen Şehit Asya’nın direniş tünellerine doğru giden yolculuk, yalnızca mesafe katetmek değil, insan ruhunun derinliklerine inen, yürek kaldırmayan bir hakikat arayışıydı. İmkansızlıkların ortasında, imkanı yeniden üreten bir iradenin tünellerinde altı çizilen şey, mekanın karanlığı ile ruhun aydınlığı arasındaki amansız çelişkiydi. Yerin metrelerce altında, tünelden yüz metre uzakta olan altı yaşamın ve adanmışlığın aziz naaşlarına dokunmak, insanın fani bedeninin ötesindeki duygu dünyasıyla yüzleşmesidir. O naaşlar, bir bitişin değil, sonsuzluğa atılmış bir imzanın simgesidir.

Dışardaki altı gerilla, otonom gerillalarıydı ve eylem gruplarında yer alıyorlardı. Her biri farklı zaman ve mekanlarda şehid düşmüştü. Diğer gerilla ise tünel direnişi sırasında şehadete ulaşmıştı.
O tünellerin derinliklerinde, savaşın ve direnişin izleri arasında gerçekleştirilen röportaj ve dinlenen tanıklıklar, kelimelerin sınırlarını aşan bir tin yüküydü. Dinlenilen her cümle, yalnızca yaşanmış bir olayın aktarılması değildi; insanın varoluşsal sınırlarını, fedakarlık kavramının felsefi derinliğini ve inancın teslimiyete ve ihanete galip gelişini fısıldadı. İnsanın ruhunda beliren ve dille tarifi mümkün olmayan o duygu, aslında trajik olanla yüce olanın kesişim noktasıydı. O nokta; hüzün ile gururun, ölüm ile ölümsüzlüğün, dar geçitler ile sonsuz gökyüzünün tek bir histe eridiği yerdi.
İnsan hayatı, tanıklık ettiği anların ağırlığıyla biçimlenir. O gün, gerillaların naaşlarının topraktan çıkarılıp huzurla uyuyacakları Şehid Şerif Şehitliği’ne taşınmalarına tanıklık ederken, zamanın ve mekanın ötesine geçen hakikati bir kez daha idrak ettim. Gerillaların omuzlarında yükselen her bir naaş, yalnızca geçmişe duyulan saygının değil, geleceğe bırakılan bir mirasın simgesiydi.
Bir gazeteci olarak o anın yarattığı sessizlikte derin bir kabullenişle sarsıldım: Bu dünyadaki yolculuğumuz bir gün nihayete erecek ve her birimiz vakti geldiğinde bu topraklara veda edeceğiz. Ancak o an gözlerimin önünde beliren kararlılık ve gerillaların mücadelesine duyduğum inanç, ölümün bile bu kavgayı sonlandıramayacağını gösterdi. Çünkü onların özgürlük arayışı tek bir ömre sığmayacak kadar köklü, bayrağı devralacak eller var olduğu sürece de kesintisiz devam edecek bir hakikattir.
Aylar geçip mevsim sonbahara döndüğünde, Apocu Hareket’in şehit düşen gerillalara gösterdiği o hürmetkar, derin ve felsefi yaklaşım dikkatimi bütünüyle rehin aldı. Yılların acımasız savaş koşullarında kahramanca şehit düşen birçok değer, imkansızlıklar nedeniyle dağların koynuna, arazinin muhtelif yerlerine defnedilmişti. Ateşkesin sağladığı imkanları bir vesileye dönüştüren gerillalar, arazideki yoldaşlarının naaşlarını tek tek çıkararak Şehid Şerif Şehitliği’ne getiriyor ve orayı adeta kutsal bir hafıza mekanına dönüştürüyordu.
Kimilerinin sicil kaydı bile yoktu; fakat gerilla için önemli olan isimler değil, o şehadetlerin taşıdığı hakikate sahip çıkmak ve onları hak ettikleri sonsuzluk uykusuna uğurlamaktı. Savaşın yıkıcılığı yüzünden bakımsız kalan şehitlik görüntüsü gerillalarda derin bir sızı yaratsa da buldukları her fırsatta orayı yeniden var etme çabası içine girişmişlerdi. Taşları düzeltiyor, ağaçlara can suyu veriyor, etrafını tel örgüyle korumaya alıyor ve mezar taşlarını hürmetle yıkıyorlardı.
Şehitlerden aldıkları o büyük tinsel güçle, işe muazzam bir moral ve adanmışlıkla katılıyorlardı. Bir gazeteci olarak bu tinsel restorasyona, bu vefa eylemine tanıklık etmek ruhuma tarif edilemez bir huzur ve varoluşsal bir anlam kattı.
Çünkü şehitler, varlığımızın mühürleri, bu toprakların en eşsiz fedaileridir. Onlar, bu ülkenin en berrak, en zeki çocuklarıydı. Hepsinin bambaşka, konforlu hayatlar kurma imkanı varken ülkeye ve hakikate olan borçlarını ödemek adına dağların en çetin mücadelesini seçtiler. Bize düşen ise bu görkemli direnişin sesini insanlığa duyurmak ve onların anısına son nefesimize kadar bağlı kalmaktır.
Özgürlük patikalarındaki bu uzun yürüyüşümüz henüz bitmedi. Karşılaştığımız her gerillayla geçmişi ve geleceği konuşuyor, paylaşmamak kaydıyla o sırlı anıları dinliyor ve tartışıyoruz. Ateş çemberinin etrafında diz dize oturup kimi zaman dağları çınlatan kahkahalar atıyor, kimi zaman da duyguların düğümlendiği o ince çizgide sessizce hüzünleniyoruz. Trajik olduğu kadar komik, komik olduğu kadar gerçekliğin sınırlarını zorlayan hikayelere tanık oluyoruz.
Bazen anıların dile gelmesi için üstelediğimiz halde bazı duyguların dışa vurulamadığını, kelimelerin eşiğinde durduğunu görüyoruz. Çünkü bu da onların sırrı. Gerillanın yüreğinde sakladığı o tinsel sırlara tam anlamıyla erişebilmek belki de hiçbir zaman kolay olmayacak…
Özetle; Qendil’den Xinêrê’ye, Lolan’ın coşkun sularından toprağın bağrındaki direniş tünellerine uzanan bu patikalar, adımlanan birer coğrafi hat olmanın çok ötesinde, insanın kendi varoluşsal hakikatiyle buluştuğu tinsel mabet alanlarıdır. Taşın sabrında, suyun hafızasında ve bir mezar taşını yıkayan nasırlı ellerin zarafetinde beliren bu büyük adanmışlık, fani bedenleri aşarak zamana vurulmuş ölümsüz bir mühre dönüşmüştür.
Sözün tükendiği, kelimelerin hüznün ve gururun eşiğinde tıkandığı o sırlı anlarda anladım ki bu dağlarda saklı tutulan şey yalnızca yaşanmış bir tarih değil, insanlığın özgürlük arayışına adanmış en saf ruhtur. Bizlere düşen, kelimelerin çaresiz kaldığı bu kutsal mirasa sessiz bir hürmetle eğilmek ve patikalara kazınan o silinmez izleri, sonsuzluğa taşınan birer vicdan meşalesi olarak ruhumuzda taşımaktır.


