Kürt medrese geleneğinin dönüşümü: Hizbullah ve Diyanet

Tarikat şeyhlerinin medreselere el atmasıyla birlikte, medreselerdeki eğitim anlayışı temelden değişti. Dini eğitimle birlikte yürütülen pozitif eğitim metodu terk edildi. Bunun yerine daha çok dini içerikli eğitimlere ağırlık verildi.

MEDRESELER

Yüzyıllardır Kürt coğrafyasında dini eğitimin yanı sıra ana dilin, edebiyatın ve sivil toplumsal örgütlenmenin en köklü taşıyıcısı olan medrese geleneği, tarihinin en kritik dönüşüm süreçlerinden birini yaşıyor. Melayê Cizîrî’den Ehmedê Xanî’ye uzanan devasa bir entelektüel mirasın ocağı sayılan bu kurumlar, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın merkezi müdahaleleri, Hizbullah’ın geçmişteki araçsallaştırma stratejileri ve tarikatların dönüştürücü etkisiyle karşı karşıya. Son kırk yılda yaşanan siyasal ve toplumsal kırılmalar, asırlık geleneği özgün eğitim içeriğinden ve Kürtçe niteliğinden kopararak ciddi bir kimlik erozyonuna sürüklüyor.

Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentlerde yüzyıllardır varlığını sürdüren medreseler, sadece birer dini eğitim kurumu değiller. Kürdistan’ın dilini, edebiyatını ve yerel toplumsal dokusunu ayakta tutan sivil merkezler işlevi de gördü. Ancak son kırk yıllık süreçte, bu geleneksel yapının etrafında iki baskın aktör belirleyici hale geldi. Bir yanda 1979’da Amed’de ortaya çıkıp zamanla silahlı bir yapıya evrilen Hizbullah, diğer yanda ise tek parti döneminden bu yana bölgedeki dini hayatı idari ve ideolojik olarak merkezi sınırlar içine çekmeye çalışan Diyanet İşleri Başkanlığı.

Günümüzde bu iki ana eksenin yanı sıra tarikatların da devreye girmesiyle birlikte medrese ağı, tarihsel işlevini ve toplumsal bağımsızlığını yitirme tehlikesiyle yüz yüze. Bir zamanlar felsefeden astronomiye, edebiyattan mantığa kadar geniş bir alanda alimler yetiştiren bu medreseler, bugün Kürtçenin müfredattan fiilen kaldırılması ve eğitim içeriğinin sığlaşması nedeniyle büyük bir riskle karşı karşıya. Bilim ve düşünce üreten bağımsız yapısını yitirerek kabuk değiştiren Kürt medrese geleneğinin dünü, bugünü ve geleceği ise derin bir belirsizliğe sürükleniyor.

KÜRT MEDRESELERİ

Kürt medreseleri, Osmanlı döneminden itibaren bölgede kurulan ve merkezi otoriteden bağımsız biçimde, doğrudan halkın kendi imkanlarıyla ayakta tuttuğu eğitim kurumlarıdır. İcazet (diploma) alan öğrenciler, "feqî" konumundan "mele" statüsüne geçerek köy ve kasabalarda görev üstlenir. Melelerin barınma, geçim gibi tüm ihtiyaçları da yine halk tarafından karşılanır. Medreseler devletten bağımsız, halk tarafından örgütlenmiş birer sivil toplum kurumu gibi işlev görür.

Medreselerde tefsir, hadis ve fıkıh gibi eğitimlerin yanı sıra tıp, tarih, astronomi, matematik, dil bilgisi ve edebiyat gibi alanlarda da akademik düzeyde eğitim verilir. Kürt meleleri, halkla iç içe yaşayan; dini bilginin yanı sıra Kürt tarihi, edebiyatı ve kültürü üzerine de eser veren bir sosyal tabakayı oluşturdu. Bu nedenle medreseler hem dini hem kültürel bir sürekliliğin de taşıyıcısı oldu.

Bunun en somut örneklerinden biri, medreselerde perşembe günleri öğleden sonraları düzenlenen ve 17-18’inci yüzyıl alimi Melayê Cizîrî'nin Kürtçe Divan'ından makamla şiirlerin okunduğu "Dîwan okuma" geleneğiydi. Bu uygulama, Kuzey Kürdistan’daki Kürt medreselerinin en ayırt edici özelliklerinden biri olarak günümüze kadar taşındı.

MEDRESELERDEN YETİŞEN İSİMLER

Kürt medrese geleneği, İslam dünyasının farklı alanlarında iz bırakmış çok sayıda alim, şair ve mutasavvıf yetiştirdi. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:

Melayê Cizîrî: 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında Cizir’de (Cizre) doğan Melayê Cizîrî (asıl adıyla Şeyh Ahmed el-Cezerî), 2000 beyitlik Kürtçe Divan'ıyla tanınan, tasavvufta vahdet-i vücûd konularını işleyen bir alim ve mutasavvıftı. 

Ehmedê Xanî: Bazîd’de (Doğubayazıt) doğan ve yaşamının büyük bölümünü orada geçiren Ehmedê Xanî, dönemin alışılmış tercihinin aksine eserlerini Kürtçe kaleme aldı. "Mem û Zîn", "Nûbihara Biçûkan" ve "Eqîdeya Îmanê" gibi eserleriyle Kürt dili ve edebiyatına kalıcı katkılar sundu. 

Feqiyê Teyran: 17’nci yüzyılda Wan'da yaşamış, destan ve masal türünde eserler vermiş bir medrese çıkışlı bir şair ve alimdi.

Molla Halil Siirdî: Arapça ve Kürtçe kaleme aldığı 24’e yakın eseriyle tefsir, fıkıh ve hadis alanında bölgenin önde gelen alimlerinden biri oldu.

Ali Hariri ve Melayê Batê gibi isimler de benzer biçimde hem medrese eğitiminden geçmiş hem de Kürtçe dini ve edebi metinler üreterek bu geleneğin devamlılığına katkı sunan isimler arasında yer alıyor.

CUMHURİYET, BASKI VE DİYANET'İN SAHAYA ETKİSİ

Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden dönemde, Kürtlerin siyasi ve askeri direnişleri, 1925'teki Şeyh Said İsyanı, 1930'daki Ağrı Direnişi ve 1937-38'de Dersim'de yaşananların ardından bastırıldı. Bu süreçte Şark Islahat Planı, Takrir-i Sükûn Kanunu ve Mecburi İskân Kanunu gibi düzenlemeler bölgede sertçe uygulandı. On binlerce kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda yerleşim yeri boşaltıldı ya da yakıldı.

Devletin resmi eğitim kurumları üzerinden yürüttüğü Türkleştirme politikalarına karşın, medreseler kırsal kesimde Kürtçe din eğitimini sürdürmeyi başardı. 1960'lı ve 1970'li yıllardan itibaren devletin bu direnç noktasına yönelik yaklaşımı değişti. Doğrudan baskı yerine, dinin kurumsallaşması üzerinden daha "sivil" görünümlü bir asimilasyon hattı izlenmeye başlandı. Bu çerçevede Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kürdistan’daki etkinliği artırıldı. Merkezi yerlerdeki camilerde yerel Kürt melelerinin yerini kademeli olarak devlet atamalı imamlar aldı ve imamlara maaş bağlandı. Bu da geleneksel olarak halkın kendi imkanlarıyla ayakta tuttuğu dayanışma ağlarını zayıflattı.

Bu dönüşümün güncel bir yansıması, diyanetin dil politikalarında da görülüyor. 2023 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın cuma ve bayram hutbelerini Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi iş birliğiyle Türkçe, Arapça, Almanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca ve Rusça olmak üzere sekiz dilde e-Devlet Kapısı üzerinden yayınlayacağını duyurmasının ardından, bu dil listesinde Kürtçenin yer almaması, Kürt siyasetçiler ve sivil toplum çevrelerince eleştirilmişti. Kurumun, konuşulan bir başka büyük dili görmezden geldiği ifade edilmişti.

HİZBULLAH'IN DOĞUŞU: MEDRESELERİN ARAÇSALLAŞTIRILMASI

Kürdistan’da Hizbullah'ın kökleri, 1979-1980 yıllarında Amed’de Abdulvahap Ekinci'ye ait Vahdet Kitabevi'nde yapılan toplantılara uzanıyor. Bu toplantıları örgütleyen iki isimden Fidan Güngör, 1981'de Menzil Kitabevi'ni, Hüseyin Velioğlu ise 1982'de İlim Kitabevi'ni kurdu. Örgüt, 1987 yılına kadar bu iki kitabevi etrafında şekillendi. Ancak Velioğlu'nun aynı yıl İlim Kitabevi'ni Êlîh’e (Batman) taşıyıp silahlı saldırıları esas alan bir çizgiye yönelmesiyle örgüt ikiye bölündü. Şiddete karşı olduğu belirtilen Güngör kaçırıldı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. İlim ile Menzil grupları arasındaki çatışmalarda yaklaşık 200 kişi öldü.

Velioğlu liderliğindeki bu yapılanma, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından yoğunlaşan bir örgütlenme faaliyetiyle, Êlîh merkezli olarak "seyda" diye bilinen din bilginleri ve şeyhler üzerinden köy camilerine ve medreselere uzandı. Diğer bir ifadeyle bu kontra örgüt, kendi kadrolarını oluştururken geleneksel dini otorite ağlarını, cami ve medrese çevrelerini doğrudan bir örgütlenme zemini olarak kullandı. Örgüt, bu döneminde başta PKK olmak üzere Kürt siyasi hareketine yönelik saldırıları esas aldı. Zamanla emniyet mensupları ile örgütün "ahlaksız" olarak nitelendirdiği kişiler de hedef haline geldi.

MEDRESELERDE HİZBULLAH'IN STRATEJİSİ

Hizbullah, aslında militan devşirmeyi 1980'lerin ortasına kadar medrese ağları üzerinden denedi, fakat medrese ağlarını şiddet üretme noktasına evriltemedi. Çünkü medreselerin yapısı buna uygun değildi. Medrese seydaları söylemde çok radikaldi, ama iş somut olarak şiddet üretmeye ve "İslâmi devrim" yapmaya geldiğinde, Velioğlu, medreseleri mobilize edemeyeceğini anladı.

Bunu anladığı andan itibaren ise kolayca örgütleyebileceği gençliğe odaklandı. Genellikle 15-25 yaş arasındaki, kentleşmenin yarattığı altüst oluş ortamında sosyalleşme olanakları arayan gençlerin bir kesimini camiler üzerinden yoğun bir şekilde örgütlemeye başladı.

HİZBULLAH'IN GERİCİLİK SEFERBERLİĞİ

Hizbullah, Amed ve Êlîh il merkezleri ile ilçelerinde, hatta köylerinde çok etkin bir seferberlik başlattı. Bu seferberliğin ana merkezlerini camiler oluşturuyordu. Camilerde gündüzleri çocuklara eğitim verilirken, geceleri de yetişkinlere eğitim veriliyordu. Her ne kadar Hizbullah bunu bir okuma yazma seferberliği olarak tanıtsa da bu faaliyetler aslında Hizbullah'ın siyasi ideolojisinin Kürdistan halkına benimsetilmesinden başka bir şey değildi.

Bu faaliyetler sonucunda birçok ilçe ve köyde halkın büyük bölümü Hizbullah’ın düşüncesini benimsemeye başladı. Hizbullah İlim Grubu, konudan habersiz işçileri, köylüleri, esnafı, memurları, öğrencileri ve hatta çocukları, "eğitim seferberliği" olarak adlandırılan bu faaliyetlerle kendi ideolojik çizgisine yönlendirmeyi, ardından da dini hassasiyetlerini kullanarak gerekli gördüğü durumlar için hazır hale getirmeyi amaçlıyordu.

Hizbullah'ın bu şiddet eğilimi, kuruluş çalışmalarında yer alan birçok ismin daha sonra örgütten ayrılmasına yol açtı.

HİZBULLAH VE MEDRESELER: ÇATIŞMA VE DÖNÜŞÜM

Kürt İslâm’ının medreseler, cemaatler ve tarikatlar gibi nefeslenme alanları vardı. Hizbullah bu tarikatlara hiç giremedi. Sadece medrese geleneğinden gelenlerin bir kısmı üzerinde etkili olabildi. Fakat 90'lı yıllarda şiddet pratiklerine başvurmasının ardından bu damarı da tamamen kaybetti.

Hizbullah, bölgedeki dini yapıları harmanlayarak Kürdistan'ın il, ilçe, köy ve hatta mezralarına kadar uzanan geniş bir İslami davet ve tebliğ faaliyeti yürüttü. Cami, medrese ve okul ağırlıklı bu çalışma; medrese, üniversite, lise ve ortaokul öğrencilerinin yanı sıra işçiler, esnaf, memurlar ve köylüler dahil olmak üzere halkın hemen her kesimini içine alan geniş kapsamlı bir örgütlenme faaliyetiydi.

MEDRESELERİN İÇERİK VE KİMLİK KAYBI

Kürt medreseleri, Diyanet'e bağlı Kur'an kursu kimliği altında faaliyet gösterirken, geleneksel eğitim içeriklerini büyük ölçüde kaybetti. Medreselerde özellikle son yüz yıldır Arap alfabesi okutuluyordu. Doğru dürüst tefsir ve hadis ilmi dahi verilmiyordu. Dolayısıyla Melayê Cizîrî'yi ortaya çıkaran ilmi birikim de Melayê Cizîrî'yi okuyup yorumlayabilecek ilim de gelişmiyor. Müderrisler Arapçayı çok iyi biliyordu; ancak günlük konuşma düzeyinin ötesinde Kürtçe bilmiyordu, çünkü Kürtçe üzerine çalışma yapılmıyordu.

Yasaklı oldukları için resmi gelir kaynaklarından yoksun kalan ve diploma niteliğindeki icazetleri mezunları için yasal iş olanaklarına dönüştüremeyen medreseler, ilmi faaliyet yürütmek yerine bütün enerjilerini ayakta kalmak için harcıyor. Dini, felsefi ve edebi ilimleri çalışmaya güçleri ve zamanları giderek tükenen medreselerin esas gelenekleri ciddi bir erozyonla karşı karşıya.

MEDRESELERİN DİNİ İÇERİKLİ DERGAHA DÖNÜŞÜMÜ

Tarikat şeyhlerinin medreselere el atmasıyla birlikte, medreselerdeki eğitim anlayışı temelden değişti. Dini eğitimle birlikte yürütülen pozitif eğitim metodu terk edildi. Bunun yerine daha çok dini içerikli eğitimlere ağırlık verildi. Ezberci ve sadece dini yönü baskın bir eğitim sistemi, Kürt medreselerine sokuldu.

Bu ikili medrese eğitim anlayışı, Kürtlerde ulusal bilinç ve duygu açısından farklılaşmalara yol açtı. Dini eğilim öne çıkarken, ulusal eğilim arka planda kaldı.

Osmanlı döneminde başlayan ve Cumhuriyet döneminde devam eden bu süreçte, medreseler giderek tarikat dergahlarına dönüştü. Medreseler eğitim kurumu olmaktan çıkarılıp zikir ve ritüel merkezleri haline geldi. Geleneksel eğitim metodu terk edildi. Düşünce üretmeyen, ezberci, sadece dini yönü baskın eğitim sistemi hakim oldu. Bu durum, Kürt medreselerinin asıl işlevi olan özgür düşünce ve bilim üretim merkezi olma vasfını büyük ölçüde yitirmesine yol açtı.

KÜRTÇENİN MEDRESELERDEN ÇIKARILMASI

Kürt medreselerinin en temel özelliği olan Kürtçe eğitim, Cumhuriyet döneminde Kürtçenin yasaklanmasıyla ve derslerin Arapça ile Türkçe verilmesiyle tamamen ortadan kaldırıldı. Medrese hocaları, "Kürtçe alfabeyi bilmiyorlar ve okumaya alışmamışlar" durumuna düşürüldü. Arapça okuyabiliyorlar, ancak Kürtçe okuyamıyorlar, çünkü medreselerde Kürtçe eğitim verilmiyor.

MEDRESE GELENEĞİNİN GELECEĞİ

Kürt medreselerinin geleceği, bu kurumların yeniden özgün kimliklerine kavuşturulmasına, Kürtçe eğitimin yeniden başlatılmasına, pozitif ilimlerin müfredata dahil edilmesine, tarikat ve devlet etkisinden arındırılmasına ve toplumsal bağımsızlığının yeniden tesis edilmesine bağlıdır. Aksi halde bu tarihsel miras, tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.